Özgürlük ve Çoğulculuk Açısından Alevilik Sorunu
Yazar Bilal Sambur   
Perşembe, 31 Aralık 2009
[Bilal Sambur’un Liberal Gençlik Kongresi’ndeki Konuşma Metnidir]
 
http://img44.imageshack.us/img44/6710/bsambur.jpg

      Alevilik açılımı bağlamında yapılan çalıştaylar, Alevilik  sorununu konuşmamızı ve bu sorun hakkında   farklı düşünceleri dinlememizi sağlamaktadır. Yapılan tartışmaları ve konuşmaları, Alevilik konusunda  şimdiye kadar sahip olunan kısır döngülerden çıkmak için bir fırsat olarak değerlendirmemiz icap etmektedir. Çalıştaylar nedeniyle yapılan çalışmalar ve tartışmalar, Alevi sorunlarının netleşmesini sağlayacağı gibi, Alevilik konusunda yeni fikir ve söylemlerinde  gelişimine imkan sağlayacaktır. Alevilik içi tartışmalara ve Aleviliğin ne olduğuna odaklanmak yerine cem evlerinin statüsü, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumu, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması, tekke ve zaviyeler kanununda yapılması gereken değişiklikler gibi ana konularda çoğulculuk ve din özgürlüğü çerçevesinde tartışmaları yürütme imkanı elde etmiş bulunuyoruz.

     Son doksan yıldır uygulanan tek dilli, tel ırklı, tek dinli, tek ideolojili ve tek mezhepli homojen bir millet yaratma çabası, toplumda var olan farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmasından dolayı bütün toplumu değiştirmeyi hedeflemiştir. Her türlü dini, etnik, kültürel ve mezhep  farklılığının bastırılması ve ötekileştirilmesi sonucunda geniş toplum kesimleri  mağdur duruma düşürülmüşlerdir. Aleviler, dindarlar, Kürtler ve Gayri Müslim azınlıklar mağdur edilen geniş toplum kesimlerinin başında gelmektedirler. Dini, kültürel ve etnik her türlü farklılığı inkar ve asimile etmek suretiyle imparatorluktan yeni bir millet yaratma projesi, Alevilik ve Kürt sorunu gibi iki temel sorunun doğmasına neden olmuştur. Alevi ve Kürt sorunlarının kaynağı, tek bir etnisite ve inanç temelinde imparatorluktan homojen bir millet yaratma çabasıdır. Devlet üzerinde tek bir etnisite ve inanç tekelinin kurulması, devletin  milli kimlik inşa etmeyi kendi temel görevi sayması, Alevi ve Kürt sorununun asli nedenidir.

       Son doksan yıllık süreçte dini, kültürel ve etnik farklılıklar, inkar ve asimile  edilmiş ya da toplumsal alandan dışlanarak bireysel hayatla sınırlandırılmaya  çalışılmıştır. Asimilasyoncu ve inkar politikaları çoğulculuğu ve özgürlüğü ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Alevi  ve Kürt sorununda, çoğulculuğu tanıyan, onların kendi farklılıklarını geliştirmelerine ve kurumsallaşmalarına  olanak veren bir yaklaşımın benimsenmesi lazımdır.      

       Bu bağlamda Kürt sorunu ve Alevi sorununun çözüm yoluna konması  birbirinden bağımsız düşünülemez. Bütün bu toplumsal kesimlerin farklı kimlik ve kültürleri inkar edilmiş,  varlıkları tanınmadığı gibi, temel hak ve özgürlükleri de tanınmamıştır. Toplumdaki dini, dilsel ve etnik farklılıkların inkar edilmesi, bunların ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Aleviler ve Kürtler gibi değişik kültürel, etnik  ve dini gruplar,  bütün bastırılmışlıklarına rağmen, varlıklarını devam ettirmişler ve günümüzde kendilerini daha görünür kılmaya başlamışlardır. Temel hak ve hürriyetleri baskı altına alınmış Kürtler ve Aleviler gibi kesimlerin taleplerinden diğer toplum kesimlerinin ürkmemesi ve  farklı olana karşı olan baskılara onay vermemeleri gerekmemektedir.Sünni-Alevi, Kürt-Türk gibi toplumsal kesimlerin birbirlerinin sorunlarına sahip çıkması, özgürlükçü bir çerçevede birbirlerinin taleplerini savunmaları, aralarında var olan psiko-sosyal mesafenin ve uzaklığın azalmasını sağlayacaktır. Devletin asimilasyoncu ve inkarcı çizgisini savunmak ve onaylamak yerine, toplumda Alevi sorununu anlayan ve tanıyan sivil ve çoğulcu bir dilin benimsenmesi lazımdır. Farklı toplumsal kesimlerin, birbirlerinin hak ve özgürlüklerini savunması ve onaylamaması, statükonun da  hak ve özgürlükleri pervasızca ihlal etme cesaretini kıracaktır. Alevi ve Sünni kesimlerin karşılıklı önyargıları,  birbirlerinin hak ve özgürlük taleplerini önemsememeye hatta hak ve özgürlük ihlallerini destekleyen tutumlar takınmalarına neden olabilmektedir. Çoğunluğun, azınlıkta olanların hak ve özgürlük taleplerini görmezlikten gelmesi ve önemsememesi hatta baltalaması, çoğulcu ve özgürlükçü bir perspektifle bağdaşmamaktadır. Alevilik ve Sünnilik hakkındaki önyargılar, Alevi ve Sünni bireylerin bizzat kendilerine yönelik hale gelebilmektedir.

     Alevilik sorunu, Aleviler ve Sünniler arasında olan bir sorun değildir. Alevilerin din ve inanç özgürlüklerinin gasp edilmesinin nedeni Sünni toplumsal kesimler değil, bütün toplumu tek tipleştirmeyi hedefleyen resmi bir ideolojiye ve  otoriter laisizme sahip devlettir. Alevi sorununu yaratan devlettir. Alevi ve Sünniler, birbirlerini ötekileştirip suçlamak yerine, devletten  kendi hak ve özgürlüklerine  saygı göstermesini ve devletin hukukla sınırlanmasını talep etmelidirler.

     Resmi devlet paradigması, Aleviler başta olmak üzere  değişik toplumsal kesimlerin hak ve özgürlük taleplerini karşılamada başarısız olmuştur. Toplumsal kesimlerin karşılanmayan hak ve özgürlük talepleri, günümüzde ilgili çevreler tarafından yoğun bir şekilde gündeme getirilmektedir. Şimdiye kadar bastırılmış ve dışlanmış toplumsal kesimler, kendilerini görünür kılmaya başlamışlardır.

     Günümüzde dört ana toplumsal kesimin kendilerini daha görünür kıldığını,  hak ve özgürlük taleplerini  yoğun bir şekilde gündeme getirdiğini görüyoruz: Kürtler, Aleviler, dindarlar ve gayri Müslim azınlıklar. Aleviler,  eskisi gibi kendilerini gizlemek  ya da  statükonun himayesine sığınmak yerine,   Alevi kimliği bağlamında  bir takım hak ve özgürlük taleplerini dillendirmeye başlamışlardır. Alevilerin,    kolektivist ideolojilerin pasif savunucusu olmak yerine,  kendileri için  hak ve özgürlük isteyen bireyler olarak gündeme gelmeleri olumlu bir gelişmedir. Alevi  sorununu, Alevilerin varlık sorunu olarak görüyorum. Varlık sorunu, ancak Alevilerin kendilerini hayatın her alanında  görünür kılmaları ve ifade etmeleriyle çözüm yoluna konulabilecek bir sorundur.

     Doksanlı  yıllardan itibaren Aleviler, kültür ve kimliklerini  farklı bir inanç grubu olarak ortaya koymaya başlamışlardır.Uzun bir süre  sessiz kalarak var olabileceklerini  düşünen Aleviler, doksanlı yıllardan sonra  yoğun bir şekilde sessizliklerini bozmuşlardır. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin  altmışlı yıllarına kadar Alevi nüfusun büyük bölümü kırsal alanda  yaşamış, kendisini gizleyen kapalı bir toplum olarak var olmaya çalışmıştır. Ancak köyden kente göç eden ve yurt dışına çıkan Aleviler,  kendilerini  gizlemek yerine, varlıklarını değişik şekillerde  tezahür ettirmeye başlamışlardır. Basın-yayın organları,  cem evleri ve diğer  örgütleriyle bugün Alevi olgusunu hayatımızın her alanında hissetmekteyiz. Büyük bir sosyal değişim yaşayan Aleviler, kendi kültürel kodlarına dayanarak  bu değişim durumuyla başa çıkmaya çalışmaktadırlar.Aleviliğin kendisini görünür kıldığı ve ortaya koyduğu günümüzde devletin tek tipleştirici paradigması ya da Sünni çoğunluğun  teolojisi çerçevesinde, Aleviliğe heterodoks bir inanç olarak bakmak yeterli değildir. Devletin tek tipleştirici pozitivist anlayışının dışında, Alevileri farklı bir inanç topluluğu ve kültürü olarak gören sivil bir algılayışa ihtiyaç vardır.

     Toplum olarak,  giderek kendi içimizdeki farklılıkları daha iyi tanıma noktasına gelmiş bulunuyoruz. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde dışlanan, Sünni çoğunluk tarafından kendilerine genellikle şüphe ve önyargılarla bakılan Alevi gerçeğiyle daha çok yüzleşiyoruz. Alevilerin günümüzde  sosyal hayatta kendilerini   görünür kılmaları,  kendi içimizdeki farklı bir inanç ve kültürel   gerçeklikle karşılaşmamıza imkan sağlamaktadır. Toplum olarak Alevi olgusunun farkına daha çok varmakla birlikte, Alevilik sorununun yeni ortaya çıkan ya da yaratılan bir sorun olmadığının farkına varmak da çok önemli bir husustur. Kökleri Osmanlı dönemine uzanan ve Cumhuriyet döneminde de  devam eden Alevi sorunu, yeni boyutlar kazanmış ve  sistematik bir şekilde hep var olmuştur. Sorunun tarihsel gelişimini anlamak  önemlidir, ancak Osmanlı dönemini sürekli olarak gündemde tutarak Cumhuriyet döneminde yaşanılanları    ihmal etmek,  sorunun bugünkü niteliğini ve boyutlarını anlamamaya hatta sorunun karartılması gibi bir sonuca neden olabilir. Alevi sorununu,  geçmişe dayalı olarak tartışmak bize Alevilerin sorunlarını anlamaya katkı sağlamamaktadır. Alevilerin sorunlarının çözüm yoluna konulması için  bugüne ve geleceğe bakan, özgürlük ve çoğulculuğa  dayanan ve insanı esas  alan bir perspektiften hareket etmek lazımdır.

      Çoğulculuk ve tanıma açısından Alevilik sorununa bakanların çok azınlıkta olduğu görülmektedir.Toplumdaki dini, etnik ve kültürel farklılıkların tanınması, çoğu çevre tarafından toplumda birlik ve bütünlüğü bozan bir anlayış, devlet açısından ise milli birliği tehdit eden bir yaklaşım olarak görülmektedir. Milli birliği bozacağı endişesiyle  içimizdeki farklılıkları inkar etmenin, onları yok saymanın ya da asimile etmeye çalışmanın bir anlamı yoktur. Bu farklılıkları inkar etmek yerine,  farklı inanç ve kültür kimliklerinin tanınmasını, onların hak ve özgürlüklerle donatılmasını savunmak  daha sağlıklıdır.

     Her şeyden önce Alevilik sorunu şeklinde sahici bir sorunumuzun var olduğu kabul edilmelidir. Alevi sorunu, sahici ve can yakıcı bir sorundur. Son seksen yıldaki en vahşi katliamlar, bu sorun etrafında gerçekleşmiştir. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Madımak katliamları, Alevi sorununun acılarla örülü olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Alevilere yönelik olarak gerçekleşen kıyım ve katliamlar, Alevilerin  hep devlet ve Sünniler tarafından yok edilecekleri şeklinde bir güvensizlik  içinde yaşamalarına neden olmuştur. Bugün bile bilinçaltlarında yaşamından endişe eden Alevilerin sayısı hiç de az değildir.Alevilerin yaşamlarından duydukları bu korkuyu anlamak ve önemsemek lazımdır. Aleviler başta olmak üzere bütün bireylerin temel hakkı olan yaşam hakkı güvence altına alınmalı ve  Alevilerin bu  konudaki endişe ve korkuları giderilmelidir. Bu bağlamda Maraş, Çorum, Sivas ve Madımak katliamlarının resmi ve gayri resmi sorumluları ortaya çıkarılmalı ve yargılanmalıdır. Asıl sorumluların yargılanması ve cezalandırılması, Alevilerin korku ve endişelerini gidereceği gibi, bütün toplumu  da   vicdanen rahatlatacaktır.

      Alevi sorunu, bugün itibariyle bir güvenlik sorunu değildir. Sosyal, siyasi ve hukuki bir sorun niteliğinde olan Alevi sorununun sivil ve demokratik yollardan çözülmesi gerekmektedir. Alevi sorununun görmezden gelinmesi, ihmal edilmesi, potansiyel olarak bu sorunun  ciddi bir güvenlik sorununa dönüşme tehlikesini beraberinde getirmektedir.Alevi sorunu, geleneksel devlet politikası olan dışlama ve tedip  mantığıyla çözülemez. Alevi sorununu yaratan  bizzat bu dışlayıcılık ve baskıcılıktır. Alevi sorunu,  özgürlüğü ve hukuku esas alan,  farklılıkları kabul eden demokratik ve diyalojik yollarla çözülmelidir.

     Alevilik sorunu hakkında   yapılan tartışmalar ve konuşmalar, çoğu zaman boğucu ve sığlaştırıcı bir sonuç doğurmaktadır. Alevilik gibi  gerçekçi bir soruna özgürlük, çoğulculuk ve hukuk açısından yaklaşmak  hepimize nefes aldıracağı gibi, ufkumuzun da genişlemesini ve zenginleşmesini sağlayacaktır. Aleviliğin  din mi ya da mezhep mi olduğu tartışması, sığlaştırıcı bir tartışma konusudur.Bunun yerine Aleviler için daha fazla özgürlük talep eden bütüncül  bir özgürlük anlayış sergilemek, daha verimli ve yararlı bir tutum olacaktır. Alevi sorunu, her şeyden önce bir özgürlük sorunudur, bundan dolayı Alevi sorunu, daha fazla özgürlüğü talep eden bir perspektifle gündeme getirilmelidir. Aleviliğe teolojik bir sorun olarak bakmak hiçbir işe yaramamaktadır. Sorun, teolojik değil, hukuk ve özgürlüklerle ilgilidir. Kendilerine Alevi diyen insanların inanç ve kültür kimliklerinin tanınmamış olması, onların kendilerini bastırmalarına, gizlemelerine, ifade edememelerine ve birçok açıdan mağdur olmalarına yol açmıştır. Özgürlük perspektifi, her şeyden önce bu mağduriyet halinin ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir.

      Alevilik hakkında şimdiye kadar herkes  kendi  sübjektif Alevilik anlayışını ortaya koydu, kendi Aleviliğini tanımladı ve kendisine özgü bir Alevilik kategorizasyonu oluşturdu. Bu kategorileri başlıca şu şekilde ifade edebiliriz:

-Aleviliği Türklük ile ele alan kategori,

-Aleviliği solculuk ile ele alan kategori,

-Aleviliği İslam ile ele alan kategori,

-Aleviliği Kürtlük ile alan kategori,

-Aleviliği Kemalizm’le ele alan kategori.

     Aleviliği bazıları toplumsal bir başkaldırının ideolojisi olarak anlarken bazıları onu İslam’ın ayrı bir yorumu olarak tanımlamaktadır. Alevilik bu merkezlerde kategorilendirildiği gibi, onun farklı tanımları da yapılmaktadır. Alevilikle ilgili bazı tanımları şu şekilde ifade edebiliriz:

-Alevilik, ilericilik ve çağdaşlıktır.

-Alevilik, gerçek laiklik anlayışıdır.

-Alevilik, en ileri hümanizmdir.

-Alevilik, ezilenlerin devrimci ideolojisidir.

-Alevilik, İslam’ın fanatizmden uzak hoşgörüyü esas alan bir yorumudur.

-Alevilik, Yezid’e karşı Ali’nin yanında olmaktır.

-Alevilik, Mevlanaların, Yunusların ve Hacı Bektaşların felsefesidir.

-Alevilik, yobaz Arapların din anlayışını reddeden sevgiye dayalı  Anadolu Türk Müslümanlığıdır.

-Alevilik, gerçek İslam’dır.

-Alevilik, Sünniliğin dışında olan bir dini gelenek, felsefe, kültür ve folklordur.

     Aleviliği bu kategoriler ve tanımlar üzerinden tartışmak ve konuşmak, birçok polemiğe ve kısır çekişmeye neden olmaktadır. Bu tanım ve kategorilendirmelerin büyük bölümünün,  Alevilerin problemlerini, hak ve özgürlük taleplerini   anlamamıza katkısı çok azdır. Her şeyden bu kategorilerden hiçbiri kutsal ve metafiziksel niteliğe sahip kategoriler ve tanımlamalar değildirler. Bu kategoriler ve tanımlamaların hepsi  kurgulanmışlardır.Asıl olan Aleviliği tek bir kategoriye hapsetmek ve onu tekil bir kimliğe indirgemek değil, Aleviliği bütün inanç ve kültürler gibi çoğulculaşma yeteneğine sahip bir olgu olarak anlamaktır. Bu kategorilere hapsolmak yerine bu kategorilerin ötesinde Alevilere nasıl ulaşabileceğimiz  üzerinde durmamız gerekmektedir. Dışarıdan  Aleviliği kategorize ve tanımlamaya çalışmak, Alevileri donuk ve standart bir anlayışa hapsetmek anlamına geldiği gibi, Alevi dini tecrübesinin kendi içinde çeşitlenip gelişmesini de engellemektedir. Her inanç gibi Alevilik de  dinamik  bir karaktere sahip olup kendi içinde homojenliği değil, çoğulculuğu ve farklılaşmayı içermektedir. Aleviliğin çoğulculaşma ve farklılaşma yeteneği, Alevi sorununu bir özgürlük sorununa dönüştürmektedir.

     Alevilik konusunda en büyük problemin, büyük ölçüde Aleviliği tanımlama ve kategorize etme saplantısından kaynaklandığı kanaatindeyim. Aleviliği herhangi bir kategoriye ve tanıma sıkıştırmadan, Aleviliği   kendi içinde birçok tanımlanmayı ve kategoriyi barındıran  açık bir alan olarak anlamanın  daha  sağlıklı olacağını düşünüyorum. Alevilik nedir sorusuyla başlamak yanlış bir sorudur, çünkü bu soru daha başında bir tanım ve  kategoriyi dayatmaktadır. Dışarıdan yapılan her tanımlama, Aleviliğe müdahale anlamı taşıyacaktır ve sorunu derinleştirecektir. Aleviliğin ne olduğuna Aleviler karar vermeli ve Alevilikle ilgili düşüncelerini serbestçe ifade etmelidirler. Kesin, objektif ve standart bir Alevi tanımının yapılması mümkün olmadığı gibi, kesin bir Alevi tanımına ihtiyaç da yoktur. Alevilik nedir? sorusu yerine,  Aleviler  ne istiyorlar? diye   başlamak daha sağlıklıdır. Bu soru, Aleviliği kategorize etmeden   doktrin yerine bireye vurgu yapmaktadır. Bu anlamda Aleviliğin tanımlanması şeklinde  bir sorun yoktur, ancak  kendilerine Alevi diyen insanların  sorunları ve problemleri, hak ve özgürlük talepleri vardır. Alevilik sorunu,  Alevi insanların sorunudur. Alevilik sorunu deyince anlaşılması gereken Alevilik değil, Alevilerdir. Alevilerin varlığını tanımak, onların sorunlarını anlamaya çalışmak, onların yaşam tarzlarını onaylamak ve kabul etmek değildir. Alevilerin kimliklerinden dolayı iddia ettikleri hak ve özgürlükleri savunmak,  Alevilerin farklı olma hak ve özgürlüğünü savunmak demektir.

      Alevilik sorunu, Alevilerin sorunudur demek,   genelleyici ve toptancı bir  şekilde Aleviliği tanımlayan  ve kategorize eden tavrın eleştirisini kendi içinde barındırmaktadır. Alevi sorununu Alevilerin sorunu olarak anlamak,  insan olarak Alevilerden hareketle onların sorunlarını anlamaya  çalışmak, Aleviliği tanımlamak yerine tanımayı esas alan bir bakışı içselleştirmek, farklı olan bir inancın mensuplarıyla duygu ve düşünce düzeyinde  insani, ahlaki, vicdani  etkileşime ve iletişime  geçebilme  şeklinde özgür ve olgun bir tavır göstermek demektir.Aleviliğin tanımlanmasından ziyade Alevilerin varlığının tanınması ve taleplerinin karşılanması gerekmektedir.

      Her müdahale de, sorunu çözmek yerine derinleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır.Devlet, Aleviliğe hamur gibi şekil verilecek, yeniden dizayn edilecek bir şey olarak bakmaktan vazgeçmelidir. Alevileri Sünnileştirmek, laikleştirmek ya da Kemalistleştirmek gibi Alevileri laik, Sünni ya da solcu gibi davranmak zorunda bırakmak ya da  onları bu şekillerde hissetmeye zorlamak din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır. Devlet,  şu ya da bu şekilde Aleviliği   tanımlamamalı, Aleviler, kendi Alevi kimliklerini kendileri tanımlamalıdır.Alevilik, devletin ihtiyaç ve arzularına göre değil, Alevilerin ihtiyaç ve talepleri ışığında gelişmeli ve çeşitlenmelidir.Devlet, Alevilikten elini çekmesi gerektiği gibi,  bütün kimliklerden ve mezheplerden de elini çekmelidir. Devletin kontrolünde bir Aleviliğin ihdası çözüm değil, sorundur. Toplum mühendisliği çerçevesinde Aleviliği dizayn etmeye çalışmak ve Alevilere  seküler ya da dini roller belirlemeye çalışmak, özgürlükle ve çoğulculukla bağdaşmamaktadır.Alevilik, hiçbir toplum mühendisliği projesinin bir unsuru olarak görülmemelidir.Din ya da ideoloji adına devletin  toplum mühendisliğine soyunması,  özgürlükler ve çoğulculuk için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

      Aleviler ve devlet arasındaki ilişki,  devletten bir şeyler koparma, tavizler elde etme, mevziler elde etme, birtakım bağış ve yardımlar almaya indirgenemez. Alevilerin ihtiyaç duydukları para, bağış ve hibe değil, hak ve özgürlüklerdir. İhtiyaç duyulan, Alevilerin devletin dilencileri değil, özgür ve hak sahibi bireyler olmasıdır. Alevilik ve Aleviler, toplumda var olan bir olumsuzluk ya da aşılması gereken bir gerilik ya da engel olarak görülemezler. Alevilerin  yaşam alanı hiçbir şekilde minimize edilmemeli, Aleviliği ehilleştirme adına ona müdahale  edilmelidir. Aleviler, istedikleri inancı hiçbir  müdahaleyle karşılaşmadan özgürce benimseyebilmeli,  maksimum düzeyde inançlarını toplumsal alanda  yaşayabilmelidirler.Temel hak ve özgürlükler alanına devletin  hiçbir şekilde müdahale etmemesi, Aleviler için büyük  bir hak ve özgürlük alanının açılmasını sağlayacaktır.

      Türkiye’de devlet, Sünniliği bürokratik din kurumları aracılığıyla kendi kontrolüne almış bir  din yöneticisi konumundadır. Bazı Alevi kesimleri, Aleviliğin de devletin himayesinde olmasını istemektedirler.Sünniliğin devletin kontrol ve desteğinde olması yanlış olduğu gibi, devletin Aleviliği  yönetmesi ve kontrol etmesi de yanlıştır.Önemli olan Aleviliği devletleştirmek değil,  dinin devlet kontrolünden çıkmasını ve devletin dinden elini çekmesini talep etmektir. Alevilerin şikayet ettiği zorunlu din dersleri ve Diyanet kurumu, direkt olarak Alevi kimliğini ve kültürünü asimile edecek tehditler olarak anlaşıldığından dolayı, sıklıkla bunlar gündeme getirilmektedir. Ancak asıl sorun bunların ötesindedir. Temel sorun devletin dini kendi kontrolünde tutmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Devlet kontrollü din anlayışı, sadece Alevileri değil,  bütün dini kesimleri tehdit etmektedir.

     Aleviler, dışarıdan devlet dahil hiçbir gücün müdahalesine uğramadan kendi inanç tercihlerini kendileri belirlemelidirler. Devletin kendisine uygun resmi bir Alevilik icat etmeye kalkışmaması gerekmekte ya da  resmi ideoloji çerçevesinde  Aleviliği  sekülerleştirmemelidir. Resmi ideoloji yanlıları, Sünniliğe muhaliftir diye Aleviliği çağdaşlık ve laisizmle özdeşleştirmektedirler. Çağdaşlık, farklılıkları devlet gücüyle ortadan kaldıran ve herkese tek bir resmi ideolojiyi empoze eden anlayış değil, farklılıkları tanımayı ve onlarla yaşamaya esas alan özgürlükçü anlayıştır. Seküler ya da dini hiçbir görüş adına Aleviliğe müdahale edilmemeli ve tanımlanmamalıdır. Alevilerin kendi inançlarını nasıl tanımlayacakları ve onun muhtevasının nasıl doldurulacağı onların sorunudur. Önemli olan, Alevilerin inanç ve vicdan özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

      Aleviliğin devletleştirilmesi yanlış olduğu gibi, Aleviliğin Sünnileştirilmesi de yanlıştır. Aleviliğin Sünnileştirilmeye ihtiyacı olmadığı gibi, Sünni insanlar da Alevileri Sünnileştirme gereksiniminde değildirler. Bırakalım  kendilerine Alevi  ya da Sünni diyen insanlar, diledikleri gibi yaşasınlar. Sünnilik ya da devlet adına hiç kimsenin Alevi için doğru inancın ne olduğunu belirleme ve dayatma   hakkı bulunmamaktadır. Alevi bireyler resmi ideolojiye sığınıp kendi inançlarını diğer insanlara  çağdaşlık ve laiklik adına dayatamayacakları gibi, hiçbir güç de onlara belirli bir inancı dayatamaz.

     Osmanlı  ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşanan  acı tarih, Alevilerin sürekli olarak asimile edilmek korkusu yaşamalarına neden olmuştur.Alevilerin asimilasyon korkusu ciddiye alınmalıdır. Sünnileştirme korkusuna neden olacak hiçbir müdahale Alevilere yapılmamalıdır. Bu bağlamda Alevi köylerine talep olmadan cami yapılması, buralara din görevlisi  atanması, Alevi klasiklerinin bastırılması gibi uygulamalardan vazgeçilmelidir. Alevi talepleri içinde cem evinin statüsü merkezi öneme sahiptir. Cem evinin Alevilerin ibadet yeri olarak kabul edilmemesi, din ve vicdan özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Devlet cem evinin ibadethane olup olmadığını tanımlama hakkına sahip değildir. Cem evi dahil bütün mabetler aynı statüye ve konuma sahip olmalıdırlar.Hiçbir ibadet yeri, diğerine tercih edilmemelidir.

     Alevilerin ihtiyaç duyduğu şey devletleşmek ya da Sünnileşmek değil, Alevi olarak inanç ve kültürünü özgürce yaşamaktır.Özgürce inancını yaşamak, geliştirmek ve kurumsallaştırmak her Alevinin doğal hakkıdır.Aleviliğe müdahale yanlış olduğu gibi onun çoğunluk inancının içinde asimile edilmesi de din ve vicdan özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Müdahaleci ve asimilasyoncu yaklaşımların aksine, Alevilerin inanç ve kültürlerini  bireysel ve toplumsal hayatta yaşamalarına engel olan her türlü engel kaldırılmalı, onlara maksimum düzeyde din ve vicdan özgürlüğü sağlanmalıdır.

      Alevileri İslam adına yapmak istemedikleri ibadetleri yapmaya ya da benimsemedikleri inançları kabule zorlamaya gerek yoktur. Özerk bir kimlik olarak Aleviliğin tanınması temel Alevi talebi olarak görebiliriz. Herhangi bir inanç grubu içine sokmadan Aleviliğin tek başına  bir inanç ve kültür olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Aleviliğin, İslam’ın içinde olup olmadığı tartışmalarıyla Aleviliğin tanınmaması, özgürlük ve çoğulculukla bağdaşmamaktadır. Alevi kimliğinin, hiçbir baskı ve zorlama ile karşılaşmadan dinsel ve kültürel örgütlenmesini yapması, kendini ifade etmesi ve geliştirmesi gerekmektedir.İslam’la kurulacak ilişkinin niteliğinin nasıl olacağı Alevi olan insanların belirleyeceği bir husustur. İslam, hiçbir şekilde, Alevi kimliğini inkar etmeyi meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştürülmemelidir.Aleviliğin İslam içi ya da dışı olduğuna bakılmadan Alevi bireylerin tanım ve muhtevasını belirledikleri  şekilde Aleviliğin tanınması gerekmektedir.Bir inanç grubunu, benimsemediği inançları kabul etmeye ve yapmak istemedikleri ibadetleri yapmaya çağırmak, onları kendi vicdanlarına karşı çıkmaya ve onlara bir inancı dayatma anlamına gelmektedir. Alevilik sorunu, ciddi bir vicdan özgürlüğü sorunudur. Bu bağlamda Alevi köylerine talep olmadığı halde cami yapılması ve zorunlu din dersi uygulamalarından bir an önce vazgeçilmesi gerekmektedir. İnsanlar çocuklarına istedikleri din eğitimini vermelidirler. Devlet, din eğitimi vermemeli ve bunu topluma bırakmalıdır. Aleviler, mevcut uygulamada din derslerinden muaf tutulmalı, din dersleri bir an önce seçmeli hale getirilmeli, ve muhtevaları objektif, eleştirel ve çoğulcu açılardan yenilenmelidir.

      Alevi sorunu, doğal olarak kendisiyle beraber  laiklik konusundaki resmi anlayışın sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Çağdaşlık ve uygarlaşma adına yeni bir toplum yaratma hedefinde olan, devlete dini hayata müdahale hakkı ve imkanı tanıyan, devletin ihtiyaç ve idealleri doğrultusunda  dini kimlikleri şekillendiren otoriter laisizm yerine,  din özgürlüğü ve çoğulculuğa ölçü alan  liberal laiklik anlayışının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Ülkemizde laisizm hep var oldu, ancak din özgürlüğü ve çoğulculuğa dayalı laiklik hiç olmadı. Sahici laiklik, dinin devleti yönetmesine imkan vermediği gibi, devletin dini yönetmesine de imkan vermemektedir. Laiklik, farklı inanç ve dinlere mensup insanların, özgürce ve çoğulcu bir şekilde bir arada yaşamalarına imkan tanımaktadır.

      Laisizme dönüşen laikliğin, farklılıklara tahammülü olmayıp laiklik adı altında resmi ideolojiye ayrıcalık yaratırken Alevilik dahil bütün inançları mağdur durumuna düşürmekte ve ötekileştirmektedir.Dini hayatta Alevilik dahil bütün inanç farklılıklarını kabul eden, herkesin kendisini özgün inanç kimliğiyle  ifade etmesine imkan veren otoriter değil, liberal bir laiklik anlayışına ihtiyaç vardır. Resmi laisizmin aksine liberal laiklik, dini devletin kontrolüne sokmadığı gibi, devleti de hiçbir inanç ve mezhebin kontrolüne sokmamaktadır. Liberal laiklik, devlete dini tanımlama ve muhtevasını belirleme hakkı vermemektedir. Kısacası, devlet hiçbir şekilde dinin mabet ve teolojisine  karışmamalıdır. Laiklik, devletin bütün inançlar karşısında tarafsızlığı olarak anlaşılmalı, din özgürlüğü ve çoğulculuğu esas almalıdır.

      Her Alevi, kendi nevi şahsına münhasır bir insandır. Alevilik adı altında bütün Alevilere herkes için geçerli kolektif bir kimlik dayatılamaz ve tek bir Alevi anlayışının bütün Aleviler için  tek doğru olduğu söylenemez. Her Alevi, kendi özgünlüğü içerisinde istediği Alevi anlayışını benimseme, değiştirme, onda değişiklikler yapma ve ondan vazgeçme özgürlüğüne sahiptir. Hiçbir Alevi, sahip olduğu inançtan dolayı, hiçbir hak mahrumiyetine uğrayamaz, dışlanamaz ve yaşam hakkı tehlikeye sokulamaz.

      Bir Alevinin anlayışı diğer bir Alevinin anlayışından daha üstün ve özgürlüğü hak eder olarak değerlendirilemeyeceği gibi Alevilik de  diğer herhangi bir inançtan daha üstün bir konuma getirilemez. Çünkü her Alevinin kendisi için benimsediği Alevi inancı onun için değerli olduğu gibi, Alevilik dışında inançları benimseyen insanlar için de onların inançları değerlidir ve önemlidir. Başkalarına zarar vermediği sürece, bütün inançlara maksimum düzeyde özgürlük verilmelidir.

      Alevilerin, varoluşları konusunda ciddi bir  meşruiyet arayışları vardır. Bu arayış Alevileri,   resmi ideoloji ve laikliğin savunucusu rollerine ya da  çağdaş yaşam biçiminin temsilcisi olmak şeklinde  kendilerine yeni roller biçme ya da kimliklerini devlet kimliğiyle özdeşleştirme yoluna gitmelerine neden olabilmektedir.Alevilerin, laiklik bağlamında resmi ideolojik söylemleri değil, din özgürlüğü ve çoğulculuğa  dayalı bir laikliği savunmaları gerekmektedir. İslam ve  Sünniliğe duydukları sıcak olmayan duygu ve düşünceler yüzünden bazı Alevi çevrelerinde, laikliği, din ve Sünnilik düşmanlığı olarak gören anlayışlara rastlamaktayız. Bu anlayışın aksine laikliğin, Alevileri, Sünnileri,  ateistleri, gayri Müslimleri ve diğer bütün inanç gruplarının bir arada özgürce ve çoğulcu bir anlayış içerisinde yaşamalarına imkan veren bir çerçeve olarak anlaşılması gerekmektedir.

      İnsanlar,  sadece tek bir dini alana  ya da seküler alana hapsedilemezler. Müslümanların hayatı, tamamen dinsel olmadığı gibi, Alevilerin yaşam tarzı da tamamen seküler değildir. Pratikte seküler ve dinsel olan, çoğu zaman  iç içe geçmiş bulunmaktadır. Aleviler için, sadece seküler bir hayat tanımlaması yapmak özgürlükçü ve çoğulcu bir tutum değildir. Alevilerin kendi hayatlarında nereye kadar seküler nereye kadar dindar olacaklarının  alanının belirlemek onlara bırakılmalıdır.Alevilik inancı, Alevilerin gündelik hayatında değişik şekillerde ve farklılaşarak yer almaya devam etmektedir.Alevilik içindeki çoğulculuğu  yok sayarak tek bir Alevi anlayışı ile Alevilerin dini ya da kültürel hayatlarını homojenleştirmeye  ya da sekülerleştirmeye çalışmak özgürlükle bağdaşmamaktadır.

      Devlet, dini kontrol etmek için kendi din kurumları aracılığıyla  Hanefilik ve Maturidiliğe dayalı resmi bir din anlayışını bütün toplum için  geçerli kılmak istemektedir. Hanefi-Maturidi ilmihali temelinde  Diyanet’in kurulması,  dini açıdan homojen bir ulus kurmanın bir parçası olarak düşünülmüştür.Diyanet’in kurulması ve Aleviliğin inkar edilmesiyle tek din ve tek mezhebe sahip tek devlet ve millet şeklinde homojen bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır.Diyanet İşlerinin temel amacı, toplumu dini açıdan devlet çizgisinde ve kontrolünde tutmaktır. Devletin müsaade ettiği sınırlar içerisinde Diyanet, dini hayatı yönetmekte ve kontrol etmektedir. Diyanet modeli, din özgürlüğünü ve çoğulculuğu değil, devletin kontrolünü merkeze alarak kurulmuş bir teşkilattır.Diyanet gibi Sünniliği devlet kontrolüne sokan bir kurumun içinde Aleviliğin temsil edilmesi, çok kötü devletçi modele Aleviliği eklemlemek, Aleviliği de Sünnilik gibi devlet kontrolüne sokmak demektir. Aleviliğin Diyanet içerisinde temsil edilmesi, Aleviliği devlet kontrolüne sokmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Alevi sorunu, hiçbir şekilde Aleviliği Diyanetleştirerek çözülecek bir sorun değildir. Her şeyden önce Aleviliğin  devletin kontrolünün dışında sivil bir inanç olarak tanınması gerekmektedir ve  din özgürlüğü bağlamında Alevilere verilmesi gereken eğitim, örgütlenme ve mabet dahil bütün hak ve özgürlükler tanınmalıdır.Dini kontrol ve yönetmeye dayalı mevcut model, bir an önce  terk edilmeli, devlet, din ve mezhepten elini çekerek bunları tamamen insanların kendi işi olarak görmelidir. 

     Aleviler, toplumda var olan birçok inanç grubundan biridirler. Özgür ve çoğulcu bir toplumun bir parçası olarak Alevi bireyler ve gruplar, sivil toplumun bir parçası olmalıdırlar. Alevileri, statükonun bir parçası haline getirerek onları demokrasi, çoğulculuk ve özgürlüğün karşısında olan bürokratik iktidarın uzantısı haline getirmek, Alevilik için en büyük tehlikedir.Militarizm ve totaliteryanizme sürekli olarak güvence veren statükoya sarılmak, Alevileri sivil bir aktör olmaktan çıkarmakta, onları geniş toplum kesimlerinin gözünde  demokrasi dışı aktörlerle işbirliği yapanlar konumuna getirmektedir.Alevilerin müttefiki  demokrasi karşıtı güçler değil,  sivil toplumdur.

     Sonuç  olarak Alevi sorununun çözülmesi için son seksen yılda yaratılan  ideolojik devletin,   farklılığı ortadan kaldıran, çağdaşlık adına yeni bir toplum kurgulamayı hedefleyen laisizmin ve  farklılıklara tahammülü olmayan otoriter millet anlayışının değişmesi gerekmektedir. Devletin  temel ideoloji kurumu olmaktan çıkarılması, laikliğin din özgürlüğü ve çoğulculuğa dayanması, farklılıkları ve değişik varoluşları benimseyen  sivil bir toplum yapısı, Alevilik sorununun gerçekçi anlamda çözüm yoluna koyacaktır. 

 


Doç.Dr. Bilal SAMBUR 

LDT Din ve Hürriyet Araştırmaları Merkezi Direktörü

Son Güncelleme ( Çarşamba, 30 Aralık 2009 )