|

Aslında filmi en başa sararsak, görünen o ki, yanlış olan Tayyip Erdoğan’ın, Başbuğ’un açıklamaları sonrası aldığı tavır ve “durduğu yer” değil, yanlış olan, benim ona ilişkin düşüncelerim ve bu düşüncelerin doğurduğu beklentilerdi. Yani, nasıl ki terör olayları artınca Bahçeli zehir zemberek açıklamalar yaparak oy oranını artırmaya çalışıyor ve ben bunu MHP’nin tarihsel misyonunu ve “durduğu yer”i göz önüne alarak “doğal” ve “anlaşılır” buluyor ve kızmıyorsam, Erdoğan’ın bu tavrına da kızmamalı ve zaten onun, baştan beri aslında “bu” olduğu anlamam gerekiyordu. Evet, anladım, ama galiba biraz geç oldu ve yaşadığım hayal kırıklığı beni çileden çıkardı. Kısacası bu son olayla “takke düştü ve kel göründü”. Böylece yıllardır içimi kemiren “acaba” sorusu yerini” hım doğru”ya bıraktı. Daha net bir ifadeyle aslında Tayyip Erdoğan, benim şimdiye kadar sandığım – ya da daha doğru bir ifadeyle sanmak istediğim – kişi değildi. Reel durumda ki çaresizliğim onu, onun olduğu kişi değil de benim onu olmasını istediğim kişi yapmıştı zihnimde. Ama şu an zihnimdeki fotoğrafı son on yılda olmadığı kadar netleşti. En başa dönersek: Aslında Erdoğan, ta en başta gurubuyla yola çıkarken “milli görüş” gömleğini hiç çıkarmamıştı. Yaşadıkları değişim tamamen, ama tamamen üslup ve yöntemle ilgili bir değişiklikti. Yani sahip oldukları fikirleri hiç değiştirmeyecek ve “kendilerine Müslüman” olmaya devam edecek, ama Erbakan gibi yaparak da ordunun hışmına uğramayacaklardı. Yani bir “gizli ajanda”ları vardı gerçektende, ama o “irticai planlar” içeren bir proje değil, kendi tabanının sorunlarını çözmek ve TÜSİAD’a rakip bir “İslami sermaye” oluşturmaktı. Yani değişim “özde değil sözde”ydi. Ama bir sorun vardı. Kısmi de olsa aydınların – en azından demokrat duyarlılığa sahip aydınların – desteğini almak ve her şeye rağmen yaşanabilecek –yani verecekleri onca taviz, yapacakları onca riyakârlık ve yumuşak başlılığa rağmen – muhtemel askeri darbeleri engellemek. Bununda en güzel yolu AB rüzgârıydı. Gerçekten de Ak Parti, asla ve asla AB’ye girilmemeyi ama müzakere süreci sayesinde askerden – en azından darbeci kısmından – kurtulmayı en başta planlamıştı. Yapacakları onca hata ise, ilk yıllarındaki arzuları dikkate alınarak ya, “aslında bir şeyler yapmak istiyorlar ama çok engel var önlerinde, hele bir onları temizlensinler de öyle devam ederler” denilerek ya da, “yetersizler ama başka da bir alternatif yok bakarsın ilk yıllarındaki havaya tekrar dönerler” denilerek geçiştirilecek ve onlara karşı hep bir ümit beslenecekti. Peki, bu düşünce başarıya ulaştı mı? Evet, hem ordunun darbeci kısmı saf dışı bırakıldı hem de önlerine çıkan her engelde demokratik duyarlılığa sahip aydınlar onların yanında saf tuttu.
Tabanının dışında kalan gurupların sorunlarını çözmekte baştan beri samimi değillerdi. Alevi açılımı başlamadan bittiği gibi, Kürt sorununda da ilk yıllarda siyasi adım atıyor gibi görünüp, sonradan işi “ekonomik ve askeri” önlemlere döktüler. Ak Partinin samimi olmadığını söyleyenlere karşı yaptığım savunmalar aklıma gelince hayal kırıklığım daha da artıyor. Ak Partiyle ilgili fotoğrafı daha ancak yeni netleştirebildim. Ama sorun sadece aptal olmamda değildi. Hem aptal hem de “ya bu adamların dindar bir yönü var, vicdanları harekete geçer ve samimi davranırlar” türünden düşünecek kadar da saf olmamdı sorun. İlk depremi Şemdinli’de yaşattıklarında bende uyanan, “galiba orduya karşı tavır almak için biraz erken” düşüncesiydi. Ancak orduya tavır almak istemedikleri, sadece darbeci yanının saf dışı bırakılıp, kalanıyla yakın ilişkiler kurulmak istendiği sonra meydana çıktı. Bunda amaç, tabanının “ordu kulu” kesiminin sırtını okşamak ve sözde orduyu dönüştürmeye çalışmaktı. Devlet yatağında ona yer olmadığını, muhtıraya maruz kalınca gördüler ancak zekâ seviyeleri bunun dönemsel bir şey olmadığı ve ilkesel bir şey olduğunu, devlet yatağına girmenin sonradan değil doğuştan olduğunu ve o yatağa girmelerinin asla mümkün olmayacağını görmelerine yetmedi. Muhtıraya neden karşı çıktılar ve dik durdular? Çünkü halk “ordu kulu” olduğu kadar kendisine kömür dağıtan siyasilerin de “kulu”ydu. Yani hem o hem o olsun diyordu. Kendimizi kandırmayalım. Halk daha başından beri orduyu siyasilerin atacağı yanlış adımlara karşı bir sübap vazifesinde gördü. Müdahale sonrası ona öfkelenmelerinin ve çabucak defolmasını istemelerinin sebebi ise ordunun, ekonomiyi iyi yönetememesi ve “kaynak transferleri” konusunda siyasiler kadar başarılı olamamasıydı. Gözümüz aydın yeni Demirel yolda Sonra bir şeyler olmaya başladı. Sonradan öğreneceğimiz üzere Ergenekon ülkede bir şeyleri karıştırdıkça milliyetçi damar kabarmaya, bu damar kabarmaya başladıkça da Ak Parti milliyetçiliğe savrulmaya başladı. Diyarbakır’daki “Kürt sorunu”, İstanbul’a dönüşte ne olduysa “pkk sorunu”na dönüşmüş ve Ay’a ve Yıldız’a kurban olunmaya başlanmıştı. Ne zaman sopa yemeye başlasalar, bir anda demokrasi, hukuk ve insan haklarını dillendirilmeye, ne zaman da rahata erseler aslında özgürlükler konusunda yeterince yol alındığından ve “iyi de nereye kadar özgürlük”ten dem vurmaya başlamışlardı. Yani dün dündü bugün de bugün. Meclisin tatile girme arifesinde biranda polis selahiyetleri kanunu geçirildi. Reformlar bıçak gibi kesildi. Peki, neden gidişat değişmişti? İşte bendeki temel yanılgı buydu. Değişen hiçbir şey yoktu Ak Parti zaten en başından beri böyleydi ve ”Demirel” yüzünü artık saklayamıyordu. Mide bulandırıcı yön Ak Partinin bugun ki tavrı değildi yani onlar en başından beri böyleydi Sonun başlangıcı Kesin olarak gördüğüm bir şey varsa o da, Ak Partinin – ta baştan beri üstlenmek istemediği, sadece üstlenmek zorunda kaldığı – tarihi misyonunun sona ermiş olduğudur. Evet, belki bunu zaten hiç istememişlerdi ama hedeflerine ulaşmak için bu “gömlek” şarttı. Özgürlükler konusunda tek bir cümle kurmamaları, ordudan çok orducu kesilmelerinin ve mide bulandıracak kadar pervasız ve haysiyetsiz olmalarının sebebi ise sürekli olarak “mağdur rolü” oynayabilecekleri gelişmelerin olması ve bu sayede oylarını sürekli olarak artırmalarıdır. Elbette ki, “Ergenekon”cu, “mükemmel bir organizasyon”cu ya da ulusalcı zırvaların dillendirdiği ne… ne… türünden kendinden menkul “analiz”lere girecek ve böylece vicdan fukaralığı yapacak ya da “inşallah yeni bir dava açılır da kapanırlar” diyecek onlara olan kızgınlığın bedelini ülkeme ödetecek değilim. Ancak, bundan böyle, onların aslında demokratik adımları atmak istediği ancak fırsat bulamadığı, ya da içlerindeki “devlet tecrübelile”rin ağırlığı nedeniyle “bir şeyleri”, “bir şeyler” uğruna ertelediklerini ya da “kim bilir nasıl köşeye sıkıştırıldılar ki “böyle” yapmak zorunda kaldılar” türünden aklama yollarına başvurmayacağım. Çünkü, siyasal olaylara bakışta insanı bazen bilgiden ve hatta tecrübeden daha çok yönlendirebilen “güven hissi” bende – çok daha erken olması gerekirdi ama nihayet bu günlerde – tamamen kayboldu. Bundan önce yaşattıkları onca depremi bir şekilde öteleyip onlara güven duymayı – yani böyle bir ahmaklığı – her seferinde başarabildim. Ama bu kez söz konusu olan, 17 tane gencin – bana göre meşru olmasa da – vatan müdafaası nedeniyle değil, aptalca bir ihmal nedeniyle öldüğü iddiasıdır. Bu durumda öncelikle yapılacak, sadece ama sadece bu iddianın bir an önce araştırılmasını sağlamak ve konunun diğer ayrıntılarının – yani bilgilerin nasıl sızdığı ya da Taraf’ın gerçek niyetinin ve “durduğu yer”in – başka bir zamana ertelenmesiydi. Ama bu yapılmadı ve Bülent Arınç dışında hepsi paşasının bilmem neleri oldular. Tabi arınçın tutumu yapılan hatanın dengelenmesinden ibaretti ve “geçti Bor’un pazarı sür eşeğin Niğde’ye” sözünü atalarımız, eminim ki bu tür durumlar için kullanmıştı. Eğer tarihi tecrübeler tesadüflerin değil, bilinçli tercihlerin bir sonucu ise, Ak Parti devri kapanmıştır. Çünkü Türkiye seçmeninin mezhebi – eğer alternatif bir oluşum gördüyse – Ak Partiyi yeniden iktidara getirecek kadar geniş değil. Bu pervasızlığı ve ikiyüzlülüğü maruz görecek kadar algılama fukarası değil. Yok, öyleyse zaten sözün bittiği yerdeyiz demektir. |
|
|