Olağanüstü Hal Sevdası Yazdır E-posta
Yazar Öner Bulut   
Cuma, 10 Ekim 2008

http://www.evrensel.net/resim/ertkar/0010/001016.jpgHakkari Şemdinli’de mukim Aktütün Sınır Karakolu’na terör örgütünce yapılan hain ve zalimane saldırının duygusallığı henüz atlatılamamışken, olayın sorumlularını ve olaydaki ihmalleri araştırması gereken kurum olan Genelkurmay, yine bunları yapmak yerine hükümetten ilginç taleplerde bulunmayı yeğledi.

Arama, el koyma, yakalama, gözaltı, kimlik sorma gibi Ceza Muhakemesi konularında, özgürlük lehine yapılan iyileştirmelerin, terörle mücadelede zafiyet var bahanesi ile asker lehine değiştirilmesi, bir bakıma eskiye, yani OHAL günlerine dönülerek, askeri kolluk kuvvetlerine geniş yetkiler sağlanması Genelkurmayın taleplerinden birkaçı.

OHAL Yaraya Merhem Olmamıştı

Terör nedeniyle, dile kolay tam on beş yıl boyunca bu ülkede OLAĞANÜSTÜ HAL uygulandı.

AİHS’nin “özgürlük ve güvenlik hakkını” teminat altına alan 5. maddesinin askıya alındığı ve uygulanmadığı on beş yıl boyunca, ülkenin OHAL bölgesinde yaşayan vatandaşları, diğer vatandaşlarından farklı uygulamalara tabi tutuldu.

Temel hakları ve özgürlükleri kısıtlandı; sebep gösterilmeden üstleri, arabaları, işyerleri ve evleri arandı; mallarına el konuldu; köylerinden çıkarıldı(1), sürgün edildi(2); bazen sokağa çıkmaları dahi yasaklandı; en temel haklarından toplantı ve gösteri yapma hakları ellerinden alındı; dernekleri kapatıldı; gazeteleri, dergileri toplatıldı. Yani devlet eliyle korkutuldu, sindirildi, farklılaştırıldı. Kendini ifade etmesi(3), yani insan olması engellendi.

Peki, tüm bu ayırımcı uygulamalardan sonuç alınabildi mi? Uygulamanın esas hedefi olan/olması gereken terörizm bitirilebildi mi?

OHAL uygulamasının gerçek hedefi belki terörizmdi, ama esas mağdurları o yörede yaşayan halk oldu.

Hem de ne mağduriyet.

İnsanlar ellerinde avuçlarındakileri kaybettikleri ile kalmadılar, yaşadıkları bölgeye yapılması muhtemel yatırım fırsatlarından da yararlanamadılar. Bırakın özel müteşebbisleri, sosyalliği ile övünç duyan yüce devletimiz bile bölgeye yatırım yapmadı/yapamadı.

Bir neslin yaşamı OHAL ile şekillendirildi. Çocuklar, gece dışarı çıkma yasakları ile sokaklarından geçen tankların, tepelerinde uçan helikopterlerin ve evlerinin hemen yakınlarında patlayan mermilerin sesleri ile büyüdüler. Gençler “muhtemel terörist” damgası yediler, bazıları sebepsiz yere gözaltına alındılar, günlerce gözaltında tutuldular ve maalesef işkence gördüler(4), öldüler, kayboldular. Yaşlılar ise kaybettikleri oğullarının arkasından ağıtlar yaktılar, gözyaşları döktüler.

Hiçbiri sesini çıkaramadı, hak talep edemedi, özgürlüğünü isteyemedi. Çünkü korkuyorlardı.

Tüm bu mağduriyetlere rağmen terör bir türlü bitirilemedi, bitirilmediği gibi nispeten azaltılamadı bile; aksine iyice şiddetlendi ve hem nitelik hem de nicelik olarak çeşitlendi, hatta o bölgeyi aşarak büyük kentlere sıçradı, yayıldı.

AB’ ye Elveda mı?

O dönemki OHAL uygulaması, Türkiye’nin batıdaki demokrasi dersinin, (müteaddit aralıklarla yapılan darbelerden sonra) en zorlu konusuydu. Nesiller boyu süren Avrupa Birliği üyeliği çabamızı engelleyen en büyük sorundu. Ama bu soruna dokunmuyor, kimseyi de dokundurtmuyorduk. Ne de olsa bu Kürt konusu ve terörle mücadele, ülke olarak tabusal alanımızdı ve dış mihrakların bu konuda bize dayatmalarda bulunması, sadece ulusal onurumuzu zedelemiyor, ulusal egemenliğimizi de zaafa uğratıyordu.

Çağdaş ve demokratik uluslararası platformlarda yüzümüzü yere eğdiren bu büyük kamburdan neyse ki altı yıl önce kurtulmuştuk ya da öyle olduğuna inandırıldık.

Altı yıl önce başlayan ve günümüze değin süren bu demokratikleşme ve özgürleşme sürecinde, Türkiye insan hakları konusunda önemli atılımlar yaptı, mevzuatını (özellikle Ceza Hukuku mevzuatını) AB mevzuatı ile kısmen ve şeklen (maalesef uygulayıcılardan kaynaklanan köhne zihniyet problemleri devam ediyor) uyumlaştırdı. Türkiye’nin bu çabasını daha fazla görmezden gelemeyen AB de, bu çabayı ödüllendirdi ve nesiller boyu süren AB’ ye üyelik tutkumuzu -başbakanın tanımıyla muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma çabamızı-, tam üyelik adaylığı ile taçlandırdı.

Artık müreffeh bir gelecek için geri dönüşü olmayan ve asla tembellik ya da hovardalık kabul etmeyecek bir yola girmiştik, demokratikleşme, hak ve özgürlükler alanlarında koşar adım ilerliyorduk. Zaten bu bizim yükümlülüğümüzdü, yani demokratikleşmemiz gerekiyordu, her türlü ayrımcılıkları kaldırmamız gerekiyordu, girmeyi umduğumuz batılı devletler kulübünün kuralları bunu emrediyordu.

Peki, ülke olarak bugün geldiğimiz noktada neredeyiz?

Hala OHAL benzeri uygulamaları tartışıyoruz. Hem de yıllar yılı denediğimiz ve koskoca bir hiç ile korkulardan başka bir sonuç alamadığımız bir uygulamayı tartışıyoruz.

Bu tartışmalar üzerine, hükümet çeşitli organları ile birkaç gündür, demokrasiden ve demokrasi adına elde ettiğimiz kazanımlardan asla taviz verilmeyeceğini tekrarlıyor, hemen hemen aynı cümlelerle. Ve o aynı cümleler, aynı zamanda şunları da söylüyor: Terörle mücadele konusunda kolluk kuvvetlerimiz bugüne kadar bizden ne talep ettiyse biz karşıladık ve bundan sonra bizden ne talep ederlerse, biz o talepleri yerine getirme konusunda bir an bile düşünmeyiz.

Benim aklım karıştı. Hangi cümleye inanmamız gerekir?

___________

(1) Resmi açıklamalara göre 3428, İHD verilerine göre 3688 köy ve mezra boşaltılmıştır.

(2) Resmi açıklamalara göre yaklaşık 500 bin kişi, İHD verilerine göre 3 milyondan fazla kişi zorunlu göçe tabi tutuldu.

(3) İHD verilerine göre, 1999 yılında 166 kişi hakkında, 2000 yılında 468 kişi hakkında, 2001 yılında 3473 kişi hakkında ve 2002 yılında 2498 kişi hakkında, düşüncelerini açıkladığı için dava açılmıştır.

(4) İHD verilerine göre 1999 yılında 594 kişi, 2000 yılında 594 kişi, 2001 yılında 862 kişi ve 2002 yılında 876 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kalmıştır.

 

Son Güncelleme ( Perşembe, 09 Ekim 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans