Dersimiz: Darbe Kültürü Yazdır E-posta
Yazar Öner Bulut   
Pazar, 14 Eylül 2008

Haber: Sample Image

Bu eğitim-öğretim sezonunda, ilköğretim sekizinci sınıf “İnkılap Tarihi Ve Atatürkçülük” ders kitabına, “yakın tarihimiz” başlıklı bir bölüm eklendi ve tek partili siyasi hayat sonrası bazı önemli gelişmeler müfredata dahil edildi.

Müfredata dahil edilen yakın tarihimiz ile ilgili önemli olaylardan bazıları şunlar:

  •  Başbakan Adnan Menderes’in asılarak idam edildiği, 27 Mayıs 1960 darbesi.
  • Seçilmiş iktidarın hiçe sayıldığı 12 Mart 1971 muhtırası.
  • Binlerce kişinin fişlendiği, yargılandığı ve işkenceden geçirildiği, onlarca kişinin asılarak idam edildiği, 12 Eylül 1980 darbesi.
  • Yine binlerce kişinin fişlendiği, başörtülü öğrencilerin üniversitelerden kovulduğu, bir senaryo ürünü olduğu Ergenekon davası ile şimdi şimdi ispatlanan, 28 Şubat 1997 darbesi.

Demokrasi tarihimiz açısından yüz karası bu olayların, ilköğretim müfredatına dahil edilmesi, yeni nesle demokrasi, insan hak ve hürriyetleri bilincinin aşılanması açısından çok önemli bir proje olabilir(di).

Olabilirdi diyorum, çünkü İnkilap Tarihi Ve Atatürkçülük ders kitabının, darbelere ayrılan ilgili satırlarına bakıldığında, amacın hiç de bu kadar iyi niyetli olmadığını üzülerek ve hatta kahrolarak görüyorum.

Gelin, darbeler için kitapta yazılı olan satırlara birlikte bakalım.

Ayrıntı:

27 Mayıs 1960 darbesi:1950'lerin ikinci yarısından itibaren yabancı kredilerin azalması ve tarımda verimsiz bir dönemin başlamasıyla artan muhalefet karşısında Demokrat Parti hükümeti, muhalefeti etkisiz hale getirmeye çalıştı. Artan ekonomik ve siyasi sıkıntılar 27 Mayıs 1960'ta askeri müdahaleye yol açtı.”

Kitapta, meşru ve serbest seçimler vasıtasıyla seçilen ve fakat hukuksuz bir darbe sonucu hem yönetim yetkisini kaybeden, hem de asılmak suretiyle idam edilerek, yaşam hakkına haince saldırılan, başbakan Adnan Menderes’ten ve bu elim cinayet olayından hiç bahsedilmemiş, demokrasi serüvenimizin hemen başındaki bu lanetlenesi olay, sanki hiç yaşanmamış gibi davranılmıştır.

Bu satırlar arasında, “darbe” kelimesinin kullanılmaması da diğer bir ilgi çekici durumdur. Dönemin askeri bürokratları tarafından gerçekleştirilen darbe, sanki ekonomik ve siyasi sıkıntıların artması, darbe yapmak için bir gerekçeymişçesine anlatılmış ve “askeri müdahale” olarak adlandırılmak suretiyle hafifletilmeye ve mazur gösterilmeye çalışılmıştır.

12 Mart 1971 muhtırası: 1961 Anayasası ile yeni bir döneme giren o yıllardaki Türkiye'de, politikacıların siyasi, sosyal ve ekonomik sıkıntılara çözüm getirmeyen çekişmeleri, toplumsal gerginliği artırdı... Tüm bu gelişmeler Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) 1971'de ülkedeki çatışma ortamına son vermek için hükümete bir muhtıra vermesine yol açtı.

Ne yalan söyleyeyim, bu satırlarda yazılanlar, ilköğretim sekizinci sınıf öğrencilerini bile kandırmaya yetecek düzeyde değil.

Satırları okurken, genç beyinlere, eğitim ve öğretim araç olarak kullanılmak suretiyle, halk tarafından seçilen sivil yöneticilerin hain, ülkeyi düşünmeyen, çözüm bulma kapasitesinden yoksun kişiler olduğu; fakat askeri bürokratların ülkenin ekonomik ve siyasi bekasını düşünen, herhangi olumsuz bir durumda sivil yöneticileri alaşağı etme yetkisi olan, istediği zaman yönetime el koymaya legal muktedir ve her konuda çözüm sahibi kişiler olduğu fikirlerinin empoze edilmeye çalışıldığını hissettim.

12 Eylül 1980 darbesi: Demirel'in başkanlığındaki hükümet, Başbakanlık Müsteşarı ve DPT Müsteşar vekili Turgut Özal'ın hazırladığı ekonomik istikrar programını 24 Ocak 1980'de uygulamaya koydu. Ancak uygulama, ülkede yaşanan sıkıntıya çözüm olmadığı gibi huzursuzluklara da neden oldu... 1980 12 Eylül'üne gelindiğinde, TSK geçici bir süre için yönetime el koydu. Bütün ülkede sıkıyönetim ilan edildi.

Yine “darbe” kelimesi es geçilmiş, “yönetime el koyma” tamlaması tercih edilmiş, askeri bürokrasinin “yönetime el koyması!” da tamamen haklı gerekçelere! dayandırılmış, yaşatılan darbe hukuksuzluğuna, ekonomik istikrarsızlık ve bu istikrarsızlığın arkasından getirdiği toplumsal huzursuzluk hali kılıf yapılmaya çalışılmıştır. Ama o ekonomik krizin ve toplumsal huzursuzlukların hangi çevrelerce ne amaçla yapıldığı ve darbenin ertesi günü, darbe öncesi iç savaş ortamının nasıl bir anda kesildiği sorgulanmamıştır.

Bu satırlar, sanki ekonomik program yapma ve ülkeyi yönetme yetkisi sivil yöneticiler de değil de askeri bürokrasideymiş gibi kaleme alınmış.

Darbe sonrası uzun süre devam eden hukuksuzluklar ortamı da görmezden gelinmiş, işkenceler, fişlemeler ve idamlar Milli Eğitimin sansür mekanizmasına takılmıştır.

28 Şubat 1997 darbesi: 1996'da hükümet Refah Partisi ile DYP arasında kuruldu. Laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin artması üzerine Milli Güvenlik Kurulu, 28 Şubat 1997 tarihinde hükümeti uyardı.

Okuyan herkesin kahkahalar ile güldüğünü duyar gibiyim.

Özellikle “MGK, hükümeti uyardı” cümlesi benim bile çok hoşuma gitti. Meğersem Milli Eğitim çatısı altında, bu kadar yaratıcı fikirli bürokratlar da yok değilmiş.  

Şaka bir yana, burada öyle bir anlatım şekli tercih edilmiş ki, okuyan öğrenciler nezdinde-beyninde, Milli Güvenlik Kurulu’nun hükümete uyarı yapma yetkisi varmış izlenimi yaratılmaya-kodlanmaya çabalanmış.

Sekizinci sınıfa gelene kadar, devletin resmi ideolojisi ile yoğrulup şekillendirilen, insan hak ve özgürlükleri ile evrensel demokrasi konusunda derinlemesine hiçbir eğitime tabi tutulmayan öğrencilere, darbenin bu şekilde anlatılması halinde, hiç kuşku yok ki o öğrenciler, esas yönetim yetkisinin kendilerinde ve serbest seçimler yolu ile kendilerinin vekalet verdiği sivil yöneticilerde değil de, askeri bürokraside ve Milli Güvenlik Kurulunda olduğuna kanaat getirecektir. O öğrencilerde, ülkenin iç ve dış politikalarını “Bakanlar Kurulu” değil de “Milli Güvenlik Kurulu” belirler fikri oluşacaktır.

Yine üzülerek görüyoruz ki, bu satırlarda, 28 Şubat darbesi neticesinde vuku bulan insan hakları ihlalleri anlatılmamış, genç beyinlere “demokrasi kültürü” yerine “darbecilik kültürü” aşılanmaya çalışılmış.

Sorgulama:

Peki bu darbeleri, ilköğretimde bu şekilde öğrenen öğrenciler, büyüyüp, yakın tarihimizi kendileri araştırmaya ve soruşturmaya başladıklarında, aslında zamanında kendilerine devlet eliyle yalan söylendiğini anladıklarında ne yapacaklar? Bu kişilerin devlete olan güven kayıpları nasıl geri tesis edilecek? Ya da yakın tarihimizin bu ayıplı olaylarını bu şekilde öğrenerek, gerçeklerin ve doğruların bu olduğuna kanaat getiren genç beyinlerin, yarın bir gün devletin üst kademelerindeki görevlerinde yapmaları muhtemel hak ihlalleri nasıl engellenecek? Bu şekilde bir eğitim alan öğrencilerin, ÖSS’de veya deneme sınavında çıkan “Türkiye Cumhuriyeti devletini savaşa sokma yetkisi hangi kurumdadır” sorusuna “TBMM” değil de “Milli Güvenlik Kurulu” cevabını vermeleri Milli Eğitim Banklığı tarafından hangi mantıklı gerekçeler ile açıklanacaktır? (Bu da ne demek şimdi demeyin. Bu son acıklı vakaya tarafımca bizzat şahit olunmuştur)

Tespit:

Milli Eğitim Bakanlığının bu ders kitabı ve içeriği konusunda henüz bir açıklama yapmaması üzücüdür. Esas üzücü olan nokta, her platformda demokrasiyi savunur gözüken, darbeleri yeren, insan hakları ve hürriyetlerini yücelten AKP hükümetinin bir bakanının, bu konuyu görmezden gelerek, bu kitabı eğitim-öğretim hayatına sunmasıdır. Ama kendi haklarını savunmayarak, 12 Eylül aktörlerinin resmi darbe söylemlerini, web sitesine koymaktan çekinmeyen bir meclise sahip bu tepkisiz ülkenin, hükümetine ve bakanına da bu konuda fazlaca yüklenmek de doğru değil sanırım.

Sonsöz:

DARBELERİN, ilköğretim öğrencilerine bu şekilde anlatılmasından hicap duyuyorum. 

Son Güncelleme ( Cumartesi, 13 Eylül 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans