Rand'ın Etiği Bireyi Özgürleştirebilir mi? Yazdır E-posta
Yazar Efe Baştürk   
Salı, 26 Ağustos 2008

Objektivist Felsefenin Toplumsal Açıdan Eleştirisi Üzerine

  “Her şey Ayn Rand’la başlar”..http://jpetrie.myweb.uga.edu/rand3.gif

Bu söz, liberal felsefeyle uğraşan pek çok kişinin duymaya aşina olduğu ve zaman içerisinde kabul ettiği bir ifade.

“Her şey Ayn Rand’la başlar” derken ifade edilmek istenen şey; Ayn Rand çizgisinin, ilk başta güçlü analojiler ve söylemleri nedeniyle bireyin fikirsel dünyasında derin bir etki yarattığını ancak ne var ki bu etkinin, fikirlerin pratik dünyaya eklemlendirilmesiyle bir hayal kırıklığı, şaşkınlık ve bir süre sonra fikirsel olarak “temelsiz” ve irrasyonel olduğunu söylemektir. Bu, bugünlerde pek çok liberal felsefeye mensup bireylerde çokça rastlanmaktadır(bu satırların yazarı da aynı kanaattedir).

Ayn Rand’ın çizgisi, siyasal bir yaklaşım olmaktan hayli ötededir. Keza kendisi, objektivist ahlak olarak nitelendirdiği felsefesini bir ahlak felsefesi problemi çerçevesinde ele almış ve objektivizmi siyasal bir felsefe yerine etik değer olarak görme eğiliminde olmuştur. Dolayısıyla, Ayn Rand’ı ve objektivizmini, pratik olarak inceleyerek yargıda bulunmak, şu aşamada, haksız ve yanlış olacaktır.

Rand, bireylerin dışarısında bulunan ahlaki somut değerleri ayrı birer veri olarak kabul etmez. Bireyler, Rand’a göre, etraflarında bulunan farklı yaşam tercihlerinden birine uymak zorunda değillerdir. Rand’a göre doğru soru; “bireyler hangi ahlaki sistemi kabul etmeliler” değil, “bireylerin herhangi bir ahlaki sisteme ihtiyaçları var mı” şeklinde olandır.

Rand, felsefede dönüm noktası yaratan bu ifadesi ile, pek çoğumuzun aksini bir an için de olsa düşünme eğiliminde dahi olmadığı bir konuda deyim yerindeyse putları yıkmaktadır. Bu ifadeye göre, Rand, ahlaki sistemlerin bireylerin üzerinde olduğunu değil, bireylerin, kendi yaradılışlarına göre onları özgürce şekillendirdiklerini ve kuralları bakımından ahlaki sistemlerin tamamen insan kaynaklı olduğunu gözler önüne sermiştir. Rand’a göre özgürlüğün en önemli sac ayaklarından bir tanesi, ahlaki rölativizmdir. Bu nokta, Rand’ın, ahlaki veya başka sebeplerle özgürlükçü düşünceye saldıran tüm kolektivist düşüncelere bugüne dek verilmiş en tutarlı ve çarpıcı cevaplardan bir tanesidir. 

Rand, mistiklerin ortaya koymuş olduğu, “Tanrı iradesi”ni bir iyilik standardı olarak ele alma gayesi ile, modern toplumda görülen “toplumsal çıkar” kavramını birbirine eş tutmuştur. Rand’a göre her ikisi de, bireyin kendisinin tasarlamadığı birer “iyi” standardı empoze etmektedir. Rand’a göre toplum, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verecek veyahut iyi konusunda bir standart saptayacak konumda değildir. Çünkü “toplum” denilen şey, belli sayıda insanın oluşturduğu bir şey olduğundan, kendiliğinden varolan bir gerçek değildir, bu nedenle toplum, tek başına ele alınması mümkün olmayan bir şeye işaret etmektedir. Toplum diye bir şey yoksa, ve onu belli sayıda insan oluşturuyorsa, dolayısıyla toplumun standardı aslında bu standardı belirleme konusunda yetkili ve hakim birtakım kişilerin kontrolünde olacaktır. Bu sayede toplumsal çıkar denilen şey, Rand’ın ifadesine göre, bazı insanların ahlaki açıdan diğer insanları kendilerine hizmet etmeye zorladıkları bir durumdur.

Ahlakın bir değer olduğu su götürmez bir gerçeklik iken, Rand, bu konuda da ezber bozacak bir değerlendirme yapıyor ve “değer”i, genel ahlak kuramı çerçevesinde değil, bilakis, sübjektiflik çerçevesinde ele alıyor. Rand’a göre “değer”; insanın korumak veya kazanmak için çalıştığı şeydir. Sadece yaşayan bir varlık bir amaca sahip olabilir ve kendisinden kaynaklanan bu amaca erişmek için kapasitesini kullanma imkanına sahip olabilir. Kapasitesini kullanabilme bir emek olayıdır ve insanın emeği nasıl ki kendisine aitse, emek sonucu ortaya çıkardığı sonuç da “kendisine” ait olacaktır. Şu halde, “değer” dediğimiz şey, insan eyleminden veya amacından bağımsız değildir.

Yaşayan bir varlık hayatını iki faktöre bağlı kalacak şekilde sürdürür: dışarıdan alınan ihtiyaç duyulan madde ve bedenin bu maddeyi kullanabilmesine. Dolayısıyla da, bu varlık, dışarından aldığı her tür maddi-manevi herhangi bir şeyi, içerisindeki yapıya uygun kullanmak zorundadır. Yapısıyla bağdaşmayan herhangi bir şeyi kabul etmek, varlığın(Rand ona organizma diyor) yaşam faaliyetlerini sürdürmesine engel olacaktır. Sonuç olarak bir varlığın değer standardı onun hayatı olmaktadır. Varlık, hayatını sürdürmek için ne yaparsa iyi, varlığına zarar getirecek bir şey yaparsa kötü bir eylem yapmış olacaktır.

Buradan çıkartılan nihai sonuç(ki, eleştirilerimizin başlangıç noktası ile nedenlerini burada bulmak mümkün olacaktır), objektivist felsefeye göre, bireyin hayatını sürdürmesi konusunda lehine olacak her şey “iyi”, veya mubah, hayatını sürdürmesi konusunda aleyhine teşkil edecek bir şey ise “kötü” olmak durumundadır.

Objektivist felsefe, bencilliğin, özgürlüğün erdemli olduğunu varsayarak, bireyin toplumdaki yerini ve konumunu kendine bırakıyor. Bu, kendine bırakma işlemi, bireylerin ahlaki açıdan herhangi bir kolektiviteye bağlı kalmama zorunluluğuna tekabül ediyor.

Bu açıdan baktığımızda objektivizm, ahlak’ı, bireyin özgürce yorumlayabileceğini varsaymaktadır. Ahlakın, eylemlerin meşruiyet kaynağı olduğunu düşünürsek, o halde, herkes her şeyi yapma konusunda haklı sayılmayacak mıdır? Herkesin, kendisini her şeyi yapma konusunda aklı gördüğü bir toplum düzeninde herkesin yaşam garantisini sağlayacak olan şey nedir?

Objektivistlerin, anarko-kapitalistler veya bireyci anarşistler gibi sosyo-politik düzleme dair görüş ve fikirler konusunda – görülen o ki – pek bir istekleri yok, onlar daha çok konuyu ontoloji ve etik açısından değerlendirmekteler. Halbuki modern toplumlarda meşruiyetin kaynağı başlı başına ahlak değil. Ayrıca bugün içinde yaşadığımız toplumsal düzlemde sosyal ve siyasal hayatı ahlaki öğeler ve unsurlardan kesin çizgilerle net bir biçimde ayıramayız. Bizler, yaşadığımız toplumun içerisinde çeşitli eylemlerde bulunurken, yerleşik hukuk kurallarını da göz önüne alırız, en azından almaya eğilimliyizdir(Bu eğilim, geleneklerden tutun, gündelik faydalara kadar geniş bir yelpazede yer tutmaktadır). Eğer göz önüne almazsak, veya yerleşik hukuka uygun davranmazsak, sonuçlarının ne olacağını önceden kestirdiğimizden, ortaya çıkan neticelerin lehimize olmayacağının farkında oluruz, bu nedenle de, çoğu zaman asıl istediğimiz şey öyle olmasa da, kendimizi kolektif örgütlenmelerin kurallarına ve nizamlarına bırakmayı yeğleriz(bazen kendimizi somut birtakım kuralların koruması ve garantisi altında hissetmekten keyif bile alırız). Böylece, hukuka uygunluk ile toplumda güven içinde yaşama hakkına erişiriz.

Ancak, ne var ki, objektivizm, böyle bir durumu, bireyin özgürlüğü olarak değerlendirmeyecektir. Birey, kendi ahlaki gerekçeleri dışında kolektif bir örgütlenmenin kurallarına tabi olduğu için, vermiş olduğu kararların içsel değil, dışarının zorlamasıyla almış sayıldığından, birey artık kamusal çıkarın kölesinden başka bir şey olmayacaktır.  

Yerleşik kurallar ile gönüllülük içerisinde kurulmuş bir bağ özgürlük olarak neticelendirilmeyecekse, ve ayrıca bireylerin sahip olduğu özgürlük sınırsız kalamayacak, her durumda mutlak bir challenge ile karşılaşacaksa, o halde toplum içerisinde bireylerin birbirilerine zarar vermelerini alıkoyacak olan nedir? Kişi, kendi vücudunun tatminlerini sağlama konusunda tecavüzü ahlaken meşru olarak görürse, ne olacaktır? Yiyeceksiz kalan, ve aç şekilde hayatını devam ettiremeyecek olan bir kişi, yaşamını sürdürmek için ekmek çalmak isterse neyle suçlanacaktır? Rahat bir uyku çekip, organizmamızın faaliyetlerinde etkinlik sağlamak isterken dışarıda arabasının kornasına basan birisinin boğazını kesme hakkına sahip miyiz? Arabası, organizmamızın etkinliğine engel teşkil ediyorsa arabasını bombalama hakkımız var mı?

Toplum içinde bireylerin istikrarlı bir hayat sürdürmelerinin olanağı, her birinin kabul ettiği üst bir yerleşik kurallar manzumesinin herkese eşit bir şekilde muamele etmesini sağlayan tarafsız ve meşru bir yapıdır. Aksi takdirde, herkesin kendisini her şeyi yapmaya haklı gördüğü kaos ortamı hasıl olmak zorundadır. Ayrıca, bu tarz bir toplumda, birileri kendisini ahlaken ahlaksız olarak görmek isterse ne olacaktır? Ahlaksızlığı kendi açısından ahlaklı bulan kişiler nasıl engellenecektir?

Objektivizmin ontolojik olarak açıkladığı olgular, sosyal hayata tatbik ettirilmeye çalışıldığı anda pek çok karşıt görüşle karşılaşacaktır. Bunun sebebi, objektivizmin, bireyleri, içinde yaşadıkları toplumdan istedikleri an soyutlanabilirmiş gibi görmeleridir. Halbuki bireyler, amaçlarını, gayelerini, hedeflerini ancak bir toplum içerisinde gerçekleştirebilirler çünkü kimse her şeyi tek başına yapabilme yetisine sahip değildir. Bu nedenle de toplumun oluşumu, bireylerin istek ve gayelerinden uzak ya da bağımsız değildir. Kaldı ki, toplumun oluşumu, bireylerin özgürlüğünden bağımsız ya da toplumun varlığı bireylerin girişimciliğine ya da özgürlüğüne bir engel değildir. Aksine, refahın artmasına hizmet eden ve bireysel hayat standardının yükselmesine imkan sağlayan girişimcilik ve mübadele gibi unsurlar, ancak bir toplum yapısı içerisinde meydana gelebilir. Toplum, bireysel özgürlüğü tehdit eden kolektif organizma olarak anlaşılmak zorunda değildir. Toplum, kişilerin sahip oldukları özel mülkiyetlerini mübadele etmelerini, mal ve hizmetlerin de değiş-tokuş usulü çerçevesinde hızlı ve barışçıl biçimde transferini sağlayabilir. Dolayısıyla da, kendi menfaatlerine olan toplumun devamını sağlayacak olan kuralların hayata geçirilmesini isteyecek olanlar, yine bireylerin kendileri olacaktır. İnsanlar kural koyarlar, çünkü gelecekte başlarına ne gelebileceğini bilmezler. Kurallar ile, öngörülemeyeni garanti altına almış olurlar. Dolayısıyla da, toplum hayatını düzenleyen kurallar, bireylerin istikrarlı ve güven ortamında yaşamalarını sağlamaktadır. Kuralsızlık, zaten öngörülemeyen geleceği daha da belirsiz hale getirecek, herkes herkesten endişe etmeye başlayacaktır. Toplumsal kurallar, bireylerin korkudan kurtulma özgürlükleri olmaktadır.

Özetle; objektvist ahlak öğretisi, etik ve ontolojik açıdan felsefe tarihinde hak ettiği yeri ve konumu almakla beraber, siyasi düzlemde, özellikle günümüz sorunları ve ihtiyaçları değerlendirildiğinde, yeterince çözüm önerisi taşıyamamakta, bunun da sebebi, objektivizmin üzerine kurulduğu bireysel özgürlük ya da bencillik gibi değerlerin, günümüzde “salt” monist açıdan değerlendirilemeyecek olmasıdır. Objektivizm, bencilliğin erdemli halini göstermesi bakımından takdire şayan olmakla birlikte, fakat, bencilliği toplumsal olana indirgeyemeyerek, bireyi ve tüm bireysel öğeleri, toplumsal olandan izole etmektedir. Objektivizm, bireyin toplumsal halini ele alamayarak, konuyu dar bir çerçeveden ele almaktadır.

Bu sözler, objektivizmin, herkesi memnun edecek bir özelliğe sahip olması gerektiğini ima eden bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir(en azından bu satırların yazarı bu kanaattedir). Objektivizmin bu yönü, eleştirilmesi gereken bir yerdir, çünkü yetersiz veya mevcut sorunlar ve sorulara cevapsız kaldığı nokta, tam da burasıdır. Bu yazı, objektivizm gibi derin bir fikirsel zenginliğe sahip felsefeyi yerme amacında değildir. Tam aksine, amaç, objektivizme dönük yeni bakış açıları ve yaklaşımlar getirerek, onu, toplumsal hayata tatbik edebileceğimiz bir çizgiye çekebilmektir.   

Son Güncelleme ( Perşembe, 28 Ağustos 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans