|
İktisadî düşünce tarihine baktığımızda çağdaşlarımızdan her dönem ne kadar geri kaldığımızı görüp de dehşete düşmemek imkânsız. 18. yy’da Adam SMITH modern iktisadın temellerini attığı kitabını yazdığında, batıda uygulanan ekonomik yöntemlere ve kullanılan terminolojiye baktığımızda aramızdaki farkın kapanmasının çok zor olduğunu üzülerek görüyoruz. Zira aynı dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda mülkiyet rejiminden bahsedilememektedir bile. Belki 19 yy. ıslahatları bu konuda bir teşebbüstür ama bilhassa toprak mülkiyeti hususunda hâlâ sahip olduğumuz kolektivist düşünceye bakıldığında çok da ilerleyemediğimizi gene üzülerek görüyoruz. Türkiye’de Osmanlı’dan kalan özel mülkiyet üzerinde devlet vesayeti rejimi, bu gün AİHM önünde en büyük sıkıntımız olan kamulaştırma davalarının hukuki sebebidir. “Sınırlı devlet” fikrinin hâlâ idrak edilememesine sebep olan bu vesayetçi anlayış, iktisadî faaliyetin gerçek müşevvikleri ve müşirlerinin anlaşılamamasına yol açmış ve “karma ekonomi” denen köksüz, hastalıklı bir tür melez ekonomi anlayışının hayatımızı istila etmesine sebep olmuştur. Nüanslarıyla beraber Türkiye’de başlıca üç tip iktisat anlayışının varlığından bahsedilebilir: Karma ekonomi/ ana akım, sosyalizm ve liberalizm. 
Osmanlı’nın monarşik mülkiyet rejimi, Türkiye Cumhuriyetinde bürokratik mülkiyet olarak şekil değiştirmiştir. Bundan dolayı da cumhuriyetin türeme burjuvaları aslında, riske edilmiş özel mülkiyetten kaynaklanan bir sermaye ile değil, cumhuriyet bürokrasisinin kayırması ve ulufesiyle oluşturulmuştur. Özel mülkiyetin bir tür devlete isyan gibi addedildiği bir toplumda gerçek anlamda piyasa da teşekkül etmediğinden ekonomik faaliyetler, devletle alışveriş etmek veya devletin doğrudan emrinde çalışmak şeklinde gelişebilmiştir. Bugün hâlâ “işe girmek” , sadece devlette memuru olmak demektir halkın nazarında. Mülkiyetin devletin lütfuna bağlı olduğu bir memlekette , onu sınırlandırmayı düşünmek demek neredeyse ihanete varan bir kopma anlamına gelmektedir. Karma ekonominin bağımlı mülkiyet ve komutadan oluşan iki kısmı, Türk halkının geleneksel dayanışma güdüsünden alabildiğine beslenmektedir. Görünüşte mülkiyete doğrudan bir müdahale olmaması, insanlarda tasarruf edebilmek, miras bırakabilmek yeterliliği duygusunu oluşturmakta bunların asgari yeterliliği ile gerisini devlete bırakabilmek duygusu, kadercilikle sorumluluğu adeta Tanrı’nın gölgesi olan devlete bırakabilmek rahatlığına dönüşmekte. Bunun yanı sıra karma ekonomi başından beri saydığımız özellikleriyle, vesayete eğilimli, , homojeniteyi ve otoriteyi güvenli sayan çoğunluğu teşkil eden taşra muhafazakârları ve bunun yanında servetini büyük ölçüde devletle alışverişe borçlu olan daha dar bir kesimde yaygın şekilde kabul gördüğünden “ana akım” olarak anılmayı hak etmektedir. Karma ekonominin taraftarlarının, sanırım iktisatla ilgili ciddi ideolojik yapılanmalarının olmayışı ve gene sanırım okuma alışkanlığının bulunmaması ortak özellikleridir. Bu ana akım içinde her ne kadar sosyalizmle akraba da olsa sosyal demokrasiyi de sayabiliriz. Sosyalizmin en büyük handikapı, toplumun manevi değerlerini küçümseyen, onarlı “üstyapı kurumu” diyerek hafife alan Marksizmden neşet etmesidir. Bunun dışında zaten karma ekonominin dayandığı kolektivizmi içinde barındırmasıyla bir ölçüde hayata geçirilmiştir. Oysa sosyalistler bunu yeterli görmemekte, bütün farklılıkları yok eden sihirli bir sınıfsal formül olarak sosyalizmi topluma egemen kılmak istemektedirler. Karma ekonomi, gerek servet üretiminin özel mülkiyet olan üretim araçlarıyla ve ticaretle sağlandığı bilincinden ayrılamamak gerekse toplumda yaygın bölüşüm ve dayanışmada devletin gücünü kullanabilmenin rahatlığıyla sosyalizm kadar doğrudan ve sert müdahale etmez. Türkiye’de sosyalistler, iktisat ve toplumsal düzen hakkında uzun yıllar en okumuş kesim olarak kaldılar ve bunun entelektüel üstünlüğünü gayet güzel kullandılar. Çeviriler yapmaları ve ortalamanın üstünde terminoloji kullanmaları onları Türk toplumun bir tür büyücü veya entelektüel ruhban sınıfı haline getirdi. Ham bahsettikleri şeyleri eleştirecek insanların hemen hemen hiç olmaması hem toplumun kaderiyle ilgili kimsenin anlayamadığı “bilimsel kehanetleri” hem de toplumun dayanışma duygularını gıdıklamalarıyla neredeyse eleştirilmez bir entelektüel dikta kurdular. Bunu öyle benimsediler ki muhaliflerine karşı “faşist”, “katil”, “liboş” gibi hakaret ve ithamları hiçbir sıkıntı duymadan sarf edebildiler. Bu saldırgan tutumları, şiddete eğilimleri, sözlerinin içeriklerini kendilerinin bile anlayamaması, mutaassıp dindarlar gibi sürekli kendi kutsal kitapları Kapital’den nakiller yapıp bireyi reddetmekle övünmeleri ve bireysel aklı küçümsemeleri ile hem henüz kozmopolit yapıları içine sindirememiş bir toplumda, “Müslüman mahallesinde salyangoz satan adam” konumuna düştüler hem de korku uyandırdılar. Karma ekonominin, “taraf” olmaktan korkutulmuş, biat kültürüyle yaşayan, kaderci ve nispeten altruist bir toplumda “orta yol” gibi görünmesi ile her zaman marjinal kaldılar. Sürekli şiddet sembollerini kullanmaları, sıradan vatandaşın derdine akılcı ve ahlâkî görünen hiç bir çözüm üretememeleri ve ideolojilerinin ancak zor yoluyla uygulanabileceği geçeği, ayrıca SSCB’nin çöküşü ve elbette liberal literatürün hızla tanınması ile sosyalistler gülünç duruma düştüler. Türkiye’de tarihi çok yeni olan, henüz anlaşılamamış ve hem karma ekonomi hem sosyalizm taraftarlarınca üzerine ısrarla saldırılan bir diğer iktisadî akım liberalizmdir. Ne yazık ki fikrî geleneği eskiye dayanan bu akım Türk toplumsal yapısında henüz kendine ciddi biryer edinememiştir. Sosyalizmin bireye saygısızlığındaki sertlik nasıl Türk halkını ürkütmüşse, liberalizmin dayandığı metodolojik bireycilik de ir o kadar yabancı gelmiştir. Bilhassa kolektivist iki akımın akıl ve ahlâk dışı saldırılarıyla bireyi savunmak, hak tanımaz bir bencilliği savunmak gibi anlaşılmaya başlamış ve bunun en kötü sonucu da ekonominin tabiatının tanıtılmasında önümüze katı önyargı duvarlarının çıkması olmuştur. Ekonomik faaliyetin, bireyin mensup olduğu toplumun “kurumlarıyla” ilgisinin açıklanması gayretler, ya sosyalist ağırlıklı antioryantalist bir kolektivizmle veya resmî ideolojinin fikrî tahakkümüyle engellenmiştir. Liberalizmin batı sömürgeciliğinin ideolojisi gibi etiketlenmesi, zaten basın yayında ciddi bir egemenliği olan sosyalist kamp için çok kolay olmuştur. Bu sun’i karalama, sürekli dayanışma, kendini feda etme ile motive edilen Türk toplumunda derhal kabul görmüştür. Liberalizm, “Başkalarının bizi sömürmek için bize empoze ettiği ama kendilerinin kullanmadığı” bir tür sahtekârlık olarak tanıtılmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara rağmen liberal literatür son yirmi yılda inanılmaz bir hızla Türkçe’ye kazandırılmaya başlanmış ve artık üyesi olduğumuz modern dünya ile ortak değerler geliştirmemiz gerektiği fikri, kolektivist kampın bütün içe kapanmacı, zenofobik propagandalarına rağmen fikir toprağımızda köklenebilmiştir. Hâlâ toplumun geniş kesimlerince tanınmamış olmasına rağmen LDT’nin partilerden bağımsız, ilkeli duruşu, çevirilerle ve düzenli toplantılarla yürüttüğü entelektüel faaliyetleri, liberalizm üzerindeki sosyalist çamurun temizlenmesini ve sosyalizmle kıyaslanmayacak kadar derin ve ciddi bir fikir okulu olduğunu kamuoyuna göstermiştir. liberalizm maalesef vesayetçi bürokratik anlayışın gölgesi altındadır. “Gerektiği kadar” anlayışıyla hükümetlerce uygulanan uygulanan liberal ilkeler, bütünlük arz ettikleri diğer ilkelerden ayrıldıkları için kendilerinden beklenen neticeleri getirememektedirler. Meselâ yirminci yüzyılın son çeyreğinde İngiltere’yi batmaktan kurtaran özelleştirme gayretleri Türkiye’nin en büyük KİT’i olan Özelleştirme İdaresinin komutasında yürütülmekte ve gene karma ekonomici veya sosyalist, kolektivist kampın akıl dışı saldırılarıyla sürekli kesintiye uğramaktadır. Sevindirici bir gelişme, yavaş da olsa yaşanmaktadır ki bu da liberal düşüncenin, kolektivist okullar gibi toplum mühendisliği ütopyaları ile değil, ekonominin ve toplumun tabiatıyla ilgilendiğinin anlaşılmaya başlamasıdır. Geliştirilecek çözümlerin bunlara aykırı olmaması gerektiği fikri ısrarla vurgulandığı takdirde altruizmin ve kolektivizmin yok edicilik zehriyle kafası bulanmış toplumumuzun, bireye saygıyı bir değer olarak hayatına yerleştirmemesi için hiçbir sebep yoktur. Ayrıca AB ile ilişkilerde liberal ilkeler doğrultusunda yapılan eleştirilerin kamuoyunda daha fazla duyulması, liberal okulun çözüm üretme gücünün anlaşılmasını da sağlayacaktır. Belki ekonomideki devlet/ sosyalizm tamamıyla ortadan kalkmayacaktır ama umuyorum ki liberallerin ilkeli ve kararlı duruşları kamuoyu vicdanında bir gün hak ettiği yeri bulacaktır. |