| Üniversiteler, Sivil Toplum ve İfade Hürriyeti |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Pazar, 10 Ağustos 2008 | |
|
Liberal Düşünce Topluluğu’nun geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği seminerlerinden bir tanesinde değerli dostumuz Kürşad Birinci, “Sivil Toplum” üzerine hayli enteresan ama aynı oranda deyim yerindeyse “cuk” oturan bir tahlilde bulunmuştu. Kürşad Birinci, sivil toplumu, insanların üniformalarını çıkarttığı yer olarak tarif etmişti kısaca. Sırf bu tanımdan hareket edersek bile, Türkiye’de sivil toplumun yeri ve konumunu kolayca idrak edebiliriz diye düşünüyorum. Son rektör atamaları sürecinde de bunu rahatlıkla gördük. Sivil Toplum çoğulculuğun ve tartışma kültürünün mevcut olduğu yerdir. Tahakkümün yerine fikir mübadelesinin, tekilciliğin yerine özgürlüğün olduğu yerdir. İktidarın keyfi müdahalesinden uzak olduğu için sivil toplum, yozlaşmanın minimal olduğu, gelişmenin ve özgürlüğün sağlandığı bir unsur olmaktadır. Bu açılardan dolayı sivil toplum ile üniversiteler arasında içeriksel bir benzerlik olduğu söylenebilir. Üniversitelerin toplumdaki yeri, konumu, niteliği ve önemi elbette tartışılmazdır ama tartışılması gereken nokta, üniversitelere dönük anlayışlar ile çağdaş değerler arasındaki farklılıklardır. Kısaca, tartışılması gereken konu, kimin rektör olduğu ya da kimin olması gerektiği değil, üniversitelerin standardize edilmiş evrensel değerler içerisinde nereye tekabül ettiğidir. Üniversiteler, en basit anlamıyla bilimin üretildiği yerdir. Bilim, tahakkümden ve yasaklardan arındırılmış bir ortamda sağlanabilir. Bu nedenle de bilimin ortaya çıkışında ilk olarak sağlanması gereken koşul “ifade hürriyeti”dir. Burada ifade hürriyeti kavramını biraz açmak istiyorum. İfade hürriyeti, en temel özgürlüktür. İfade hürriyeti olmadan bireyler fikirlerini ve yaratıcılıklarını ortaya koyamazlar (bilimi meydana getiren; bilim adamlarının yaratıcılıkları, kapasiteleri ve teşebbüsleri ise, ifade hürriyeti ile bilim arasındaki tartışılmaz bağ herhalde anlaşılmış olacaktır). Her birey diğerlerine göre “özgün”dür ve bu özgünlüğü ortaya çıkartabilecek ve bireylerin kendi kapasitelerinin farkına varabilmelerini sağlayacak olan tek şey ifade hürriyetidir. İfade hürriyeti, bir toplumda mevcut problemlerin ve bu problemlere tatbik ettirilebilecek çözüm önerilerinin tartışılmasında başat konumdadır. İfade hürriyetinin olmadığı bir toplumda insanlar tek bir merkezden koordine edilen doğru anlayışlarının kuşatması altında kalırlar. Bu kuşatma o kadar tehlikeli boyutlara ulaşabilir ki, sonuçta toplumda ortaya çıkan şey bilim değil, ilkel fanatik anlayışlar olur. İfade hürriyetinin bir toplumda korunması ise; fikirlerin sürekli yenilenmesine, tarafların eksikliklerini fark ederek kendilerini geliştirebilmelerine imkân sağlar. Bu koşullar sağlandığı takdirde ise bilim rahatlıkla ortaya konabilir. Dolayısıyla bir toplumda bilimin meydana gelmesini sağlayan yegâne unsur ifade hürriyetidir. Ancak ifade hürriyeti tek başına yeterli değildir, bilimin ortaya çıkışına yardımcı olan ifade hürriyetinin gerçekleştirilebileceği ortamın ve ilgili düzenlemelerin de mevcudiyetine ihtiyaç vardır. Bu düzenlemeler ya da ortamlar sivil toplum, hukukun hâkimiyeti, özel mülkiyet, siyasi muhalefetin legal oluşu gibi unsurlardır. Tüm bunlar, ifade hürriyeti ile ortaya çıkan ya da ifade hürriyetinin korunmasını sağlayan çeşitliliklerdir. Kısaca, bir toplumda bilimin ortaya çıkması için yalnızca bireysel ölçütlerde özgürlüğün sağlanması yeterli olmamakta, hukuki ve siyasi düzenlemeler de gerekli sayılmaktadır. Buraya kadar olan açıklamalardan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ifade hürriyetinin ilk olması gereken yer üniversitelerdir. Üniversiteler; kişilere tartışma kültürünün, yaratıcılığın, özgürlüğün yaşatılabildiği yerler olmalıdır. Üniversite; kişinin kendisinin farkına varabilmesini, neyi neden istediğini fark edebilmesini, muhakeme gücünü artırabilmesini sağlamalıdır. Üniversite, kişilere “tercih” yapabilmenin manevi hazzını ve yararlarını sunmalıdır. Tek tip toplum yaratma düşüncesinde olan her tür totaliter ve otoriter yaklaşımın önünde en büyük engel, özgür ortamın sağlandığı üniversiteler olmalıdır. Türkiye’de eksikliği en fazla hissedilen husus tam da budur. İfade hürriyetinin önünde yalnızca kısıtlayıcı engeller yoktur, aynı zamanda ifade hürriyetinin meydana gelmesini sağlayacak ortam da mevcut değildir. Örneğin Türkiye’de iktidarın yetkisi ve keyfi tutumlarından arındırılmış, ondan bağımsız tutulmuş bir özel mülkiyet alanı yoktur. Bunun son örneğinin türban konusunda da gördük. Bireysel hak ve özgürlüklerin korunması için sayısal çoğunluğa ihtiyaç duyulması, hatta onun bile yetersiz kalışı, Türkiye’de ifade hürriyetinin imkânsızlığını açıkça göstermektedir. Bu noktada oluşumuzun sebebi, hayatımızın her alanının kamu otoritesinin keyfi düzenlemelerine ve yetkisine açık oluşudur. Kamu otoritesi her yerde olduğundan, bizi ilgilendiren her tür şahsi konular siyasetin sahasına girmektedir. Yalnız bununla kalsa iyi, aynı zamanda toplumda görülen siyasi çatışmaların da kaynağı durumunda olmaktadır. Yalnızca bizi ilgilendiren konularda siyasetçilerin birbirileri ile kavgaya tutuşması ve hukukun(kanunun değil) buna seyirci kalması beni şaşırttığı kadar aynı zamanda üzmektedir Siyaset bir uzlaşı aracı olması itibariyle toplumsal problemlere barışçı çözümler üretme bakımından elzem bir husustur. Ancak barışçı diye de hayatın her alanının siyasetin yetki alanına bırakılması kabul edilir bir şey değildir. Öyleyse siyasetin yeri, konumu ne olacaktır? Siyasetin yukarıdaki tanımına göre, yani “toplumsal problemlere barışçı çözümler üretme” olarak adlandırılan yaklaşıma göre siyasetin sahası, kolektif sorunlar ile sınırlandırılmıştır. Kolektif sorunlar ile sınırlandırmanın önemi ise, siyasetin aktörlerinden bir tanesi olan iktidar mekanizmasının sahip olduğu kamu gücünü bireysel özgürlüklere karşı kullanabilme tehlikesi vardır. Bunun engellenmesi için iktidarın, daha genel anlamıyla kamu otoritesinin sahip olduğu güç ve kaynakların, yetki sahasının kolektif sorunlar ve kamusal alanla sınırlandırılması ve bireysel özgürlüklerin, ifade hürriyeti, özel mülkiyet, vs., siyasetin yetki ve müdahale alanından çıkarılması gerekmektedir. Son dönemde yaşanan rektör atamaları, bu tarz problemlerin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Üniversitelerin kendi içlerinde bağımsız olamamaları, kurumsal özgürlükten yoksun olmaları ve siyasetin(iktidarın) yetki sahasında olmaları sebebiyle, ideolojik çatışmaların sahası haline gelerek adeta bir arenaya dönüşmüşlerdir. Özgürlüğün ve ifade hürriyetinin daim olması gereken yerler olarak üniversiteler, siyasi iradenin baskı, boyunduruk ve keyfi müdahaleleri tehlikesi altında tahakkümü altına girmektedir. Ancak bu sorunları ortaya çıkaran iki şey vardır; bunlardan ilki, yukarıda da değindiğimiz gibi, siyasetin alanının olması gerekenin dışına çıkması; ikincisi ise, buna imkân veren yasal boşlukların olmasıdır. Sonuç olarak Türkiye’de üniversiteler benzersiz veya tek sorun alanını yansıtmamaktadırlar. Aslına bakılırsa bu haliyle üniversiteler, Türkiye’deki sivil toplumun kamu otoritesi karşısındaki durumunu yansıtan bir ayna görünümündedir. Rektör atamaları ne kadar tartışmalıysa, bunun sebebi, hayatın her alanının kolektivist müdahalelere açık oluşudur. Bunun sonucunda da hayatımızın her alanı, başkalarının dövüş arenası haline gelmektedir. Herkesin hayatı kendisine bırakılmadığı sürece bu ülkede daha çok rektör ataması krizi, türban sorunu, vs. olur.
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
|
| Son Güncelleme ( Cumartesi, 09 Ağustos 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


