Günlük Hayatta Marx'ın Değer Çelişkisi Yazdır E-posta
Yazar Afşar Çelik   
Cuma, 15 Ağustos 2008

http://cepa.newschool.edu/het/schools/image/marxian.gif

Klâsik iktisatçıların zaten fark ettikleri, değer oluşumunda emeğin rolü, Marx tarafından akıl dışı bir mübalâğa ile yegâne belirleyici haline getirilmiştir.

Emek- değer hipotezinin – ki yanlışlamalara dayanamayan önermeler hipotez olmaktan ileri gidemez- daha ilk adımlarda karşılaştığı problemleri, çeşitli sarmal totolojilerle, kapalı bir devre haline getirerek aşılmış gibi gösteren Marx, tartışılmazlığını ve kutsiyetini bu tutumuna borçludur.

Marx,  değerin merkezine emeği yerleştirerek, mantığımıza değil ama hümanizmimize ve ahlâk anlayışımıza çengel atarak fikirlerine katılmadığımızı söylesek bile pek çoğumuzun sessiz sempatisini kendine çekmiştir. Bu sempati, onun mantıklı tartışılmasının, günlük hayatla test edilmesinin önündeki en büyük engeldir.

Zira çoğumuz, sağlığımız dahil pek çok şeyin iktisadî anlamda birer mal olduğunun söylenmesinden fevkalâde rahatsızlık duyar, bunun insanlık dışı, ahlâksızca olduğunu düşünürüz. “Serbest piyasaya evet ama vahşi kapitalizme hayır!” bildik cümlesinin kökeninde de bu “irkilme” yatar.

“Mal” genellikle mübadele edilebilen her şeyi ifade etmek için kullanıldığından daha ziyade tüketimle, duygusuz alışverişlerle ilişkilendirilen bir olgudur. Oysa mal sadece mübadele edilebilirlikle tanımlanamaz ve bazı mallar mübadele edilemeyecekleri halde mal olmaya devam ederler. Sağlığımız, hayatımız, sevgimiz, fikirlerimiz bu tür mallardandır.

İşin dil boyutuna bakacak olursak bu yanlış kavrayışa biraz ışık tutabiliriz. “Mal” kelimesi, “maliyet”, “mal olmak” şekillerinde kullanılırken “l” sesi inceltilerek okunur. Oysa “mal” kelimesi yalnız başına okunurken “l” üzerindeki inceltme kaldırılır. Dolayısıyla malın, “maliyet” ve “mal olma” kelimeleriyle ilgisi zihinde bir kopmaya uğrar. “ Halka mal olmuş sanatçı” derken, sanatçının halkın malı olduğunu düşünmek yerine “halka mensup” , “halka ait” çağrışımlarını esas alırız. Bir şeyin maliyetinden bahsederken de aslında onun “mal olmasının” bize yüklediği mükellefiyeti, bedeli anlatmak istiyoruzdur. Bu iki kelimede de “mal” kökü bulunmasına rağmen çağrışımların bu kadar farklı olmasının sebebi, iktisadi algılayışımızın, mantık üzerine değil de ilkel bir kolektivizmle beslenen bir duygusallık üzerine kurulmasıdır ki Marksizmin, kurumları yeterince gelişmemiş ve nispeten kapalı üçüncü dünya toplumlarında bu kadar revaçta olmasının altında yatan sebeplerden biri de sanırım budur.

“Mal” kelimesinin yanlış çağrışımlar ve kötü izlenimlerle, mantık kullanılmaksızın sarf edilmesi basit bir dil sorunundan çok daha vahim neticelere yol açmıştır.

Çünkü “belli bir maliyet gerektiren har şey” anlamına gelen “mal” kelimesi, bu anlamda kullanılmadığında, “ortaya çıkışı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı, olmasının da gerekmediği ama mübadele ettiğimiz şeyler” anlamına gelmeye başlamaktadır.

Bu iki anlam arasında kapanmaz bir uçurum vardır.Şöyle ki varlıkların ortaya çıkışlarının bir bedeli olduğunu düşündüğümüzde onların varoluşları kafamızda daha anlamlı, gerekli ve “değerli” olmaya başlar. Çünkü biliriz ki bir varlığın ortaya çıkışıyla başka bir varlık azalmakta veya ortadan kalkmaktadır. Hamilelikte anne hem vücudunun fazladan çalışmasıyla hem de bebeğin sağlığını korumak için ilâç alımında yaşadığı kısıtlamayla hastalıklara açık hale gelir. Her birimizin dünyaya gelişinde, aslında annelerimizin varlığı çok ciddi risklerle karşı karşıya kalır. Anneliğin iktisadi hesaplamanın konusu sayılması fikri şüphesiz hepimize son derece iğrenç görünse de maliyeti anlatmanın daha sivri ve batıcı bir örneği da sanırım yoktur.

Ortaya çıkışların umursamaksızın “kendiliğinden” var olduklarını düşündüğümüzde varlıkların “değeri” hakkındaki kıstaslarımızı yok ederiz. Oysa günlük hayatımızda “elde etmek ve korumak istediğimiz” varlıklar hep birer değerdirler. “değer” kelimesi sosyolojik anlamda daha ziyade davranış kriterleri için kullanılsa da davranışların “kıymetini” belirlemede kullanılan kriter olarak değer gene bir ölçü irimi olarak hizmet eder.

Küçükken yediği peynirli ekmeğin yarısını yere atan bir çocuk görmüş ve çok kızmıştım. Çünkü ailem bana ekmeğin mukaddes bir varlık olduğunu öğretmişti. Yaşım ilerledikçe bakkaldan alıverdiğimiz ekmeğin yapılması için ne kadar emek sarf edildiğini görerek bunun sebebini daha iyi anladım.

İktisadî anlamda mala bakış işte bu noktada ciddi bir yol ayırımına götürür bizi. Ekmeğini yere atan çocuk için ekmek zaten ver olması gereken, dolayısıyla var oluşuyla ilgili bir kaygı taşınmasına gerek olmayan bir varlıktır. O çocuk, ekmeği meydana getiren yaratıcı fikri, ziraî emeği ve fırıncılık sanatını ve bu sanatın endüstrisini aklına bile getirmez. Birileri onun için ekmeği bakkalda satmalıdır, o kadar!

Bu bakış, çoğumuza şu anda garip gelecek bile olsa, emek değer hipotezinin kurucusu Marx’ın bakışıdır. Oysa emeğe değer vererek emek ürünlerinin kutsallığını savunmuyor muydu Marx?

Marx malın ortaya çıkışında emeği sürekli vurgularken, emeğin, üzerinde çalıştığı üretim araçlarının ortaya çıkışının kökenlerini, bunların maliyetini göz ardı ediyordu. Oysa savunduğu endüstriyel işçi emeği, o emeğin üzerinde çalıştığı üretim araçları yaratılmaksızın hiçbir anlam ve değer ifade etmiyordu. Üretim araçlarının niteliksiz emeğin belli bir katının nitelikli emek halinde somutlaşması olduğunu söylerken zaten üretim araçlarının doğal olarak var olması gerektiğini söylüyordu. Fakat o üretim araçlarını yaratan kişilerin bilgilerinin ve tecrübelerinin maliyetini ve bu araçları yaratmalarını sağlayan müşevvikleri de görmezden geliyordu. İnsanlar neden bir torna tezgâhı yaratmak zorundaydı? Hangi tarihsel zorunluluk onları buna itmekteydi. “Daha iyisini yapmaya” onları iten hangi tarihsel zorunluluktu? İnsanlar geçmiş nesillerin bilgisini depolayıp otomatik olarak bilgi üreten makineler miydi?

Marx’ın üretim araçlarına bu bakışı, her ne kadar üründeki emek üzerine sürekli vurgu yapsa da kendiliğinden ürünü de değersiz kabul etmesine yol açıyordu. Aksi takdirde manifestoda eğitimin bedava verilmesini savunabilir miydi?

Marx bir yandan mallar içindeki emeği kutsamış, biryandan bunca emeğe “mal olan” malların bedava dağıtılması fikriyle onları değersizleştirmiştir.

Günlük hayattan bir örnekle açıklarsak, ülkemiz ilaç israfının dehşet verici boyutlara vardığı bir ülkedir. Dünya genelinde ilaç sarfı kalp-damar ve tansiyon ilaçları için yapılmaktayken ülkemizde antibiyotikler birinci sırayı almaktadır.

Bunun iki önemli boyutu vardır. Profesyonel açıdan, geçici hastalıkların tedavisinde kullanılan antibiyotiklerin rasyonel kullanımıyla ilgili artık yerleşmiş ilkeler olmasına rağmen bu ilâçların uygunsuz kullanımının yaygınlığı, bu ilaçların kullanıldığı hastalıkların hem kısa dönem hem uzun dönemli maliyetini arttırmaktadır. Kısa dönemli olarak , genellikle ayrım bırakılan antibiyotikler ısraf olmaktadır. Uzun dönemde yarım bırakılmış antibiyotik tedavisinin bir kötü e sonucu olarak antibiyotiklere karşı gelişen mikrobiyal direnç, aynı hastalıkların daha sonra çok daha pahalı antibiyotiklerle tedavisini gerektirmektedir.

Peki ilaç kullanımındaki bu israfın iktisadi bir sebebi var mıdır? Şüphesiz vardır ve o sebep sosyal devlet adına, vatandaşların sağlığının maliyetinin, onların üzerinden reel anlamda eczacıların üzerine yıkılmasıdır. Hasta kendi sağlığının sorumluluğunu maddi olarak taşımadığında, sağlığının maliyetinin kimin üzerine yıkıldığıyla ilgilenmemekte ve sağlık malını alabildiğine israf edebilmektedir. Oya maliyet ortadan kaybolmamakta sadece yer değiştirmektdir.

Çünkü her ne kadar “değer” kendiliğinden var ve algılanabilir gibi görünse de onu anlamlı kılan “fiyatı” ortadan kaldırdığınızda yani malı bedava kıldığınızda değer de kendiliğinden anlamını kaybader. Marx değere bu kadar önem verirken, maliyet unsurunu yok sayarak malların bedava dağıtımını savunması, günlük hayatımızda devletçi müdahalelere teşne olmamızın ve bundan kaynaklanan fakirliğimizi fark edemememizin en büyük sebebidir.

Gerçek hümanizm ancak iktisadî değerde maliyet unsurunun sürekli akılda tutulmasıyla hayatta kalabilir. Aksi takdirde darbelerde, yasaklamalarda, hayatımızın neden devletçe bedava sayılıp da harcanabildiğini hiç fark edemeden daha uzun yıllar demokrasi için ağıtlar yakar dururuz.

Son Güncelleme ( Perşembe, 14 Ağustos 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans