| Kapatma Davası Üzerine Notlar |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Çarşamba, 06 Ağustos 2008 | |
|
AKP’ye karşı açılan kapatma davası sonuçlandı. Karar, AKP’nin kapatılmaması yönünde gerçekleşti. Buna karşın AKP’ye, ne demekse, “ciddi bir ihtar” verildi ve hazine yardımı kesildi. Kararın ardından yapılan en enteresan yorum, söz konusu kararla Türk demokrasisinin zafer kazandığı şeklinde ileri sürülen görüş. bu kararı, demokrasinin zaferi olarak görenlere açık yüreklilikle soruyorum: yahu kuzum, siz hakikaten demokrasinin ne olduğunun, ne ifade ettiğinin ve dahası neleri gerektirdiğinin farkında mısınız? Demokrasiyi demokrasi yapan iki unsur vardır: bunlardan ilki plüralizm, diğeri ise rölativizmdir. Hiçbir hayat tarzının diğerine karşı üstünlüğünün olmadığının kabulü ve devletin herhangi bir hayat tarzını topluma dayatmasının reddi olarak özetlenebilecek görüşe göre; demokrasi, halkın serbest seçimler yoluyla yönetimini ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda toplumda var olan farklı hayat tarzlarının ve fikirlerin özgürlüğünü, temsil hakları konusunda eşit rekabetini ve devletin bu farklılıklar karşısında tarafsızlığını savunur. Demokrasinin bir diğer önemli özelliği, siyasal tarafsızlığın(political neutrality) sağlanmasıdır. Devlet, farklı hayat tarzlarından hiçbirini öncelik sırasına koyamaz, bunlar arasında seçim yapamaz. Seçim hürriyeti, yalnızca bu değerleri kabul edip yaşatacak olan toplumun hür bireylerine aittir ve devletin yapması gereken yegane şey, bu farklılıkların kendilerini ifade etmesine imkan tanıyacak gerekli yasal düzenlemeleri yapmak ve bunu sağlamaktır. Farklı hayat tarzlarının önceliği konusunda kamu otoritesinin atacağı her adım, geride kalan diğer hayat tarzlarının varlığının gayrı meşru ilan edilmesine veya kamu otoritesi tarafından baskı altına alınabileceğinin işareti sayılabilir. Anayasa mahkemesi, AKP’ye ilişkin verdiği kararında, başsavcının iddia ettiği gibi, AKP’nin “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğu hususunu kabul etti. Bu kararı verirken de, Anayasa’nın ilgili maddelerinden(md.24) yararlandı. Söz konusu kararın en önemli tarafı, başsavcının iddiasının mahkemece kabulü olmuştur ki bu, mahkemenin, başsavcının “laikliğin bir yaşam tarzı olduğu” şeklindeki iddiasına katıldığı, kısaca, Anayasa Mahkemesinin laikliği ayrı bir yaşam tarzı olarak kabul ettiği anlamına gelir. Böylece, siyasal tarafsızlığı uygulaması gereken Anayasa Mahkemesi, farklı hayat tarzları arasında “seçim” yapmış oldu. Laiklik, diğer hayat tarzlarına karşı önceliğe alınarak, kamu otoritesi tarafından koruma altına alınmış oldu (tabi bir de işin enteresan boyutu, kamu otoritesinin, sivil topluma ait bir unsur olan “yaşam tarzı” konusunda karar verme hakkına ve yetkisine sahip olduğu da açıkça görülmüş oldu. Sivil toplumun kamu otoritesinin boyunduruğunda olduğu bir ülkede demokrasiden bahsetmek zaten mümkün değilken bir de bunun zaferinden bahsetmek büyük bir çelişki olacaktır). Anayasa teorisine göre, Anayasada yer alan maddelerin birbirilerine hiyerarşik açıdan üstünlüğü olamaz. Bunun anlamı, her maddenin, birbirilerine karşı ilkesel ve hukuki açıdan eşit olduğu kanısıdır. O halde Anayasa Mahkemesi, karar verirken Anayasa’nın tümünü dikkate alarak karar vermek zorunda değil midir? Kararı verirken yalnızca “laiklik” vurgusu yapmak, laiklik ilkesini, Anayasa’nın geri kalan ilkelerine karşı görece üstün tuttuğunun kanıtı değil midir? Kaldı ki, Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden bahsederken demokratik, sosyal bir hukuk devleti de olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, karar verirken, laikliğin yanında Cumhuriyetin demokratik, sosyal ve hukuk devleti yönünü de göze almak zorundadır. Karara ilişkin dikkate değer bir diğer husus, başsavcı tarafından ortaya konan iddiaların büyük bölümünün dava dışı bırakılması, yani dava ile somut bir ilgisi olmadığının belirtilmesidir. Ortada bir dava varken ve davaya ilişkin iddiaların büyük bölümü “dava dışı” iken, verilen kararın hukuki yönü ne kadar ciddidir? Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, davanın iddialarının büyük bölümü dava dışı iken, yani fiili olarak hukuk ile ilgisi yokken, o halde, verilen karar da aynı oranda hukuk dışıdır. Sonuç olarak, AKP’ye karşı açılan kapatma davası demokrasinin zaferini değil; kamu otoritesinin sahip olduğu aşırı gücün keyfi iddialar ve kararlarla gayrı hukuki düzleme çekilebileceğinin kanıtını sunmuştur. Demokrasi zafer kazanmadı, zaten olmayan bir şey nasıl galip gelebilirdi ki?
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 06 Ağustos 2008 ) |
| < Önceki |
|---|


