 İfade hürriyeti, temel haklardan biridir. Yani muvakkaten değil daimi olarak varlığını muhafaza edecek, biz yaşadığımız müddetçe bizimle beraber var olacak en temel menfaatlerimizdendir. Peki bu hak hiçbir kayda ve şarta bağlı değil midir? Kayıt ve şartın niteliği hususunda mutabık kalınmazsa bu soruya, otoriterizmi davet edecek şekilde çok diktatörce cevaplar verilebilir. Temel haklar üzerindeki kayıt ve şartlar “negatif” olmak zorundadır. Bu kayıt ve şartlar da hakların kendisi gibi değişmez olmalıdır ki varlığımızı teminat altına alabilelim. Temel hakların tabi olduğu negatif kayıt ve şart şudur : Bu hakları kullanarak bir başkasının hakkına tecavüz etmemek. Zaten “suç” denen davranış da bundan gayrı bir şey değildir. Peki bu kayıt ve şartın nasıl tezahür edebileceğini nasıl anlarız?
Sanırım bu konuda da işi dallandırıp budaklandırmadan kayıt ve şart sınırlarını mümkün olduğunda dar tutmak için: Kişiye veya bir topluluğa hakaret veya haksız ithamda bulunmak ile şiddeti açıkça teşvik ve davet eden ifadeleri sınırlandırılması gereken ifadeler olarak düşünebiliriz. Hakaret, tahkir etmek, alçaltmak, kişiyi veya topluluğu, sahip olmadıkları kötülüklerle nitelemek veya sahip oldukları özellikleri hakir görmek demektir. Bu açıdan bakıldığında hakaret, karşımızdakinin varlığının, bir bütün olarak korunmaya değer olmadığını söylemek demektir. Hakaret bir açıklama biçimi değildir. Meselâ bir katile katil demek hakaret değildir, çünkü zaten onun varlığı bir katilin sahip olduğu özellikleri edinmiştir, kendi üzerinde taşımaktadır. Oysa bir masuma “katil” demek, onu haksız yere adam öldüren ve bu yüzden haklarından mahrum edilmesi gereken birinin yerine koymak anlamına gelir. Burada özellikle kötülük adına sivri bir örnek seçilmiştir. Bu örnek aynı zamanda bir ithamdır. İtham, “suçlama” demektir. Birini itham ettiğimizde, onun, bir başkasının temel haklarına tecavüz ettiği iddiasını öne sürüyoruz demektir. Bu yüzden savcılara eskiden “müddei” ( iddia sahibi, iddiacı, iddia eden) denmiştir. Bu hakaretten farklı olarak, ispatlanması gereken, izaha muhtaç bir nitelendirmedir. Bu yüzden özel bir meslek grubu tarafından temsil edilir. İtham hakaretten farklı olarak, gerçekliği ortaya çıkmadığı takdirde, itham sahibini, ithama denk olarak mükellefiyet altında bırakan bir cümledir. Mesela bir adama “salak” demek o adam salak olmadığı takdirde sizi bir otorite eliyle “salak” olmaya itmez, oysa komşunuzu hırsızlıkla itham ettiğinizde, iddianızı ispat edemezseniz, ciddi müeyyidelere uğrarsınız. Bu iki sınırlamada hüküm nasıl verilir, verilmelidir? Bir kelimenin itham olup olmadığını anlamak nispeten kolaydır, çünkü suç olan davranışlar net şekilde bilinmektedir. Zor olan hakareti ayırt etmektir. Burada yorum farkı devreye girebilmekle beraber toplumda genel olarak hakaret kabul edilen kelimelerden birinin kullanılıp kullanılmaması veya kişinin niteliği ile ilgili bir açıklama getirmeksizin, kelimenin dayanakları belirtilmeksizin kullanılması, hakareti düşündürebilir. Ama en nihayetinde “açıkça” kullanılmış bir hakaret sözcüğü yoksa ifadenin sınırlandırılması büyük ihtimalle hata olacaktır. Bütün bunların yanı sıra kelime haznesinin ötesinde bir de üslup sorunu var ki toplumların gelişmişliğine, değer yargılarına göre en tartışmalı husus budur gibime geliyor. Burada kullanılan kelimelerden bağımsız olarak yazarın tarafını net şekilde belli etmesi ve uzlaşmazlığı benimsemesi, insanlarda bir hakaret veya itham intibaının doğmasına yol açabilir. Üslup değerlendirmesi maalesef objektiflikten uzak kalmaya mahkûm bir meseledir. Yazarın muhatabını sarsması, hırpalaması, onun değerlerine yönelik uzlaşmaz eleştirilerde bulunması genellikle kolay kabul edilemez. Yazar, yazdıklarının fikrî temellerini gösterse dahi, üslup konusunda, egemen değer yargıları yargılayıcılığını koruyabilir. Meselâ 1968 öğrenci hareketlerinin içindeki sol şiddet, bu şiddetin failleri, yaptıkları işler, işledikleri suçlarla anıldıkları takdirde derhal egemen sol entelijansiya tarafından suçlanırsınız. Yaptığınız, bir katile katil demek bile olsa, egemen güçler sizin hakaret ettiğinizi öne sürecektir, sürmektedir de. Bunun bir başka örneği de siyasi Kürtçülük’tür. Siyasî Kürtçülük Marksist ideolojik temele dayanan çelişkili bir ırkçı söylemdir ve açık veya dolaylı olarak ayrılıkçı terörle bağlantılıdır. Siyasî Kürtçülük’ün açık mesajlarını esas alarak bu hareketi eleştirmek de egemen sol hümanist entelijansiyanın etkisiyle derhal ırkçılık, faşizm olarak damgalanabilmektedir. İnsan öldürerek sözlerini kabul ettirmek isteyenlerin yaptıklarını objektif olarak değerlendirebilmeniz Türkiye’de çok zordur. Peki yazar “uzlaşmak” zorunda mıdır? Gene sol entelektüel diktasının beyinlerimize şırınga ettiği görecelik zehrine göre aslında doğru diye bir şey bulunmadığından herkes uzlaşmak zorundadır. Uzlaşmak barış yanlısı olmak, uzlaşmamak barış sevmemek anlamına gelmektedir. Bu anlayış, ifade hürriyetinin önündeki en büyük ve korkunç engeldir. Çünkü insanların kelime dağarcıkları geliştirdikleri, kabul ettikleri değerler kümesine göre şekillenir. İnsanların şiddete başvurmaksızın kendilerini istedikleri dilde ifade etmelerine inanan bir liberalle, herkesin değerler kümesini bir sınıfsız toplumda aynîleştirmeye çalışan Marksistin kelime dağarcığı aynı olabilir mi? Burada hemen, Marksizmle aynı kanı taşıyan bütün kolektivist/otoriter/ totaliter ideolojileri aynı şekilde değerlendirdiğimi belirtmeliyim. Uzlaşmamak demek karşı tarafın değer kümesini dışlamak, kabul etmemek demektir. İfade hürriyetinin sınırları uzlaşma tutumuna göre mi yoksa tartışmada yukarıda bahsettiğimiz iki davranışın varlığına bakılarak mı belirlenmelidir. Meselâ bir liberal, içinde temel haklara dair bir kavram bulunmaması ve özel mülkiyeti yok etmek istemesi yüzünden Marksizmin ahlaksız veya ahlakdışı olduğunu söylediğinde hakaret etmiş olur mu? Böyle bir ifade kendi ahlâk kabulüne göre bir hükmü taşıdığı, insan toplumunun var olma sebebi bir değere dayandığı için herhangi bir Marksist metinle/ konuşmayla uzlaşmaya yanaşmayacaktır. Bu durumda metin veya konuşma uzlaşmaz üslubundan dolayı büyük ihtimalle hakaretamiz bir ifade olarak algılanacaktır. Görünen odur ki ifadelerin yalnızca kelime içerikleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira hakkında hiçbir objektif kanaat geliştirilemeyecek üslup meselesi ifade hürriyeti üzerinde yer yer egemen zihniyetlerin bürokrasiyi kullanarak keyfî kısıtlamalar getirmesine yol açabilmektedir. |