| Hukuk Niçin Beşerî Olmalıdır? |
|
|
| Yazar Afşar Çelik | |
| Salı, 22 Temmuz 2008 | |
|
Bu türetme slogan, taşra muhafazakârlığını kullanan sığ siyasal İslâmcılığın bir hediyesidir. Anlamı “ İnsan hayatı üzerinde Allah’ın hâkimiyeti yerine kul yapımı kanunların hâkim olamayacağıdır.” Allah’ın bir ve eşsiz olduğuna inanan bir Müslüman için yukarıdaki anlam son derece tabiidir. Elbette bir mü’min için evreni yaratan Allah’ın kanunları yaratılışın temelidir ve bu kurallar mükemmeldir. Buraya kadar herhangi bir sorun görünmemektedir. Öyleyse neden insanlar doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’e dayalı bir hayat sürmemektedirler? Söz gelimi miras dağıtımında, hırsızlıkta veya zinanın cezalandırılmasında açık hükümler var olduğu söylenirken neden başka usuller tatbik edilmektedir? Uygulanmaya hazır hükümler dururken insanlar neden kural türetmek için didinip durmaktadır? Allah’ın kanunlarından başkasına uymak şirk değil midir? Bütün bu soruların altında yatan temel kabul, dinin kolektif yaşanan bir kurum olduğudur. Bu bir ölçüde doğrudur. Bir dine inananlar onda kendilerine sağladığı mensubiyet şuurunu, kardeşlik duygusunu ve güveni bulurlar. Bir dini paylaşmak, hayatın anlamına dair belli değerleri paylaşmak, bize hayatın değerinin ve anlamının olduğu bilincini uyandırır. Bu son derece önemlidir, çünkü bunlar olmaksızın ahlâk büyük ölçüde anlamsızdır. Her şeyden önde kendi hayatının bir değeri ve anlamı olduğuna inanmayan insan için geri kalan her şey anlamsızdır, dolayısıyla da böyle bir fert için bir başkasına zarar vermemek gibi bir kaygı büyük ölçüde anlamsızdır. Ahlâkın bir “ zarar vermemek iradesi” olduğu kabul edilirse “ Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.” hükmünün ne demek istediği daha rahat anlaşılabilir. Zarar vermemek iradesi üzerinden değerlendirildiğinde, dinin bu iradeyi kazandırmak adına ferdî bir temele dayandığını söyleyebiliriz. Zira zarar vermemek iradesinin yani ahlâkın muhatabı ferttir. Bunun niçin böyle olduğu belki ilk bakışta anlaşılamayabilir çünkü sık sık Allah’ın yok ettiği kavimler örneğiyle “kolektif bir ahlâksızlık” endişesi içimizi kemirir durur. Fakat şu da unutulmamalıdır ki yok edildiği söylenen kavimler üzerinde uygulanan ceza Allah dışında kimsenin uygulayamayacağı bir cezadır ve bu durum da gerek o toplumların “kolektif ahlâksızlığı” konusunu gerekse Allah’ın bunlar üzerindeki hükmünü günlük hayatın dışında bir fevkalâdelik olarak değerlendirmemiz gerektiğini göstermektedir. Hükümlerimiz eğer günlük hayatımız için geçerli olacaksa o zaman bu hükümlerin ancak fertler üzerinde anlamlı olduklarını da hatırlamalıyız. Hakkındaki fikirlerimizden, mahkeme kararlarına kadar üzerinde konuştuğumuz yegâne varlık ferttir. Hukukun temellerinden olan “ suçların şahsîliği” ilkesi de bunun nihaî ifadesidir. Bunun yanı sıra din bir kabulle ortaya çıkar. Kabul etmeyenler için meselâ İslâm herhangi bir şekillendirici /sınırlandırıcı özellik içermez. Dinin kabule dayanması, aslolanın ferdin iradesi olduğunu gösterir. Aksi takdirde zorlama altında, dinin gereklerini yerine getirmemekten ve hatta dinden vazgeçmekten sorumsuzluk gibi bir şey söz konusu olmazdı. Burada meselenin fark edilmeyen diğer yüzü bahsedilen “sorumluluğun” yalnızca Allah’a karşı olmasıdır. Dinin özü, iyilikte ve kötülükte tek yargılayıcı muhatabın Allah olduğuna dair temel kabuldür. Dini, ferdin “hür” kabulünden ayırarak onu bir din etiketi altında şişelenmiş herhangi bir nesneler topluluğun bir parçası saymak İslâm aleminde siyasî totaliterizmlerden, felsefî durgunluğa kadar pek çok problemin temelidir. Dini doğrudan hukuk olarak uygulamağa kalktığımızda, ferdin yegâne vicdanî yargılayıcı olan Allah’ın yetkisini üzerimize almış oluruz. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için aşırılaştırılmış bir örnekle konuyu aydınlatabiliriz. Bir zamanlar MSP devamı partilerin ve bazı dinci ( bu kelimeyi, dini doğrudan siyasî ideoloji olarak kullanan herkesi anlatmakta kullanıyorum) okumuşlarca bir çözüm olarak sunulan “çok hukukluluk” halinde herkesin “mensup olduğu dine göre yargılanması” savunuluyordu. Düşünülmen şey şu idi: “Beşeri hukuka göre yargılanmak isteyen Müslümanların durumu ne olacaktı?” Çok hukuklulukla, dini doğrudan hukuk haline getirmeye çalışanlar, dinin ferdî kabul yönünü göz ardı ediyorlar ve belki de farkında olmayarak aynen milyonlarca kişiyi katleden Çin ve Sovyet “insan yaratma” projelerine benzer bir proje tahayyül ediyorlardı.: Homo islamicus. İşin bu yönünden ayrı olarak dinî hukuk sisteminde yorumlayıcıların hangisinin daha sorgulanamaz oldukları probleminin yanı sıra Allah’ın ayetlerinin günlük hayatın neredeyse sınırsız ve değişken problemleri karşısında “nereye kadar” yorumlanacağı gibi iki büyük sorun karşımızda durmaktadır. Siyasî İslâmcılara göre din fert için değil de “ümmet/cemaat” için tanımlandığından dini anlamak da “otoritenin” işi haline gelmektedir. Sıradan bir Müslüman fert için bütün mesuliyet, dini anlayanlara uymakla sınırlıdır. Dinin merkezine ferdi koyduğumuzda, ferdin sorumluluğu dinden anladığı kadarıyladır. Siaysî İslam ise yukarıdaki otoriter anlayışını “Arapça bilmeye”, “Kur’an’ı anlamaya” dayandırmaktadır. Buna göre tercümelerle Kur’an anlaşılmaz, hatta sıradan bir Arapça ile bile anlaşılmaz, onu “hakkıyla” anlamak için bir bütün olarak onun felsefesini bilmek, yüksek bir linguistik yeterliliğe sahip olmak gerekir. Kur’an ve din üstündeki bu otoriter ve aşırı tutumla bakıldığında dünyadaki “gerçek Müslüman” sayısı El -Ezher Üniversitesi profesörlerinden ibaret görünmektedir. Allah adına her meseleye bir çözüm getirmeye uğraşıldığında, uygulamadaki yanlışlıklardan kimin sorumlu tutulacağı da ayrı bir sorundur. Zira Allah’ın sözleriyle hükmettiğinizi söylemeye başladığınızda verdiğiniz her yanlış hüküm doğrudan Allah’ın sözlerine bühtan edilmesine sebep olacaktır. Dünyadaki “Müslüman korkusunun” altında yatan da budur. Böyle bir hukuk sisteminde “tadilat” nasıl yapılacaktır? Bu durumda Allah’ın sözlerini mi tadil etmekten bahsedilecektir? Bunun yanı sıra, farklılıkları bir arada tutabilecek “ tadil edilebilir” bir hukuk sisteminin yanında belli bir dinin mensuplarının kabulü ile sınırlı bir hukuk sistemi modern bir toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilir mi? Siyasî İslâmcıların “Müslümanı tanımlamak” zorbalığından vazegçip de “müslümanın tercihini tanımak” anlayışını benimsemeleri durumunda, farklılıkları kucaklayıcı bir hukuk konusundaki gerilimler azalacaktır. |
|
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 21 Temmuz 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


