Suç, Cezalandırma Ve Delil Ehliyeti Yazdır E-posta

Yazan: Afşar Çelik, Tarih: 08-07-2008 21:25

Yayınlama yeri : Yazarlar, Afşar ÇELİK


http://home.ca.inter.net/~dmonet/cartoon/archive/o31.gif İktidar partisinin kapatılması davası sürecinde söylenenler hukuk felsefesi hususunda ve daha da genel olarak Atilla YAYLA’nın, medeniyet paradigması olarak ifade ettiği değerler açısından ne kadar geride olduğumuzu göstermekte.

İktidar partisini ne olursa olsun kapatmaya istekli olan grubun, bu davanın bir “ ceza  davası” olmadığı ama ceza muhakemeleri usulünce yürütülen bir dava olduğunu söylemesi meselenin vahametini hafifletmiyor.

Bu vahim meselenin ilk hatalı hareket noktası suçun tanımıdır. Eğer bildiğimiz hukuk, normatif bir keşif süreci ise mütemadiyen kendisine uymak hususunda dikkat gösterdiğimiz ilkeler ve kuralların yol göstericiliği ile yürütülmelidir. Bundan dolayı da infaz edilecek hükmün “ceza” olmadığı söylenen bir davanın neden bir ceza muhakemesi usulüne taabi kılındığı kesinlikle tevil edilemez bir çelişkidir.

Suç, başka fertlerin temel haklarını ihlal etme davranışıdır. Bir ferde yönelik bilinçli ve kasıtlı bir ihlal davranışı olmayan eylemler suç dışında başka terimlerle ifade edilir: Taksir, kabahat vs. Bunun yanı sıra ispat edildikleri takdirde, failinin temel haklarının kısıtlanması müeyyidesini gerektiren davranışlardır suçlar. Cezaların, ihlalin niteliğine uygun olması temel bir karinedir.

Suç tanımında üç önemli dayanak vardır:

Birincisi suçun, fertlere yönelik ve fert tarafından gösterilen bir davranış olmasıdır.. Bir toplu katliamı, bedii açıdan daha dehşet verici yapan kurbanların çokluğu ise de böyle bir davranışı suç olarak nitelendirmemize imkân veren şey, kurbanların iradeleri, kişilikleri ile ayrı ayrı anlamlı hayatlara sahip fertler olmasıdır. Çünkü her ne kadar insanlar toplu olarak yaşasa da hayatlarını ayrı ayrı yaşar ve hayatlarının sorumluluklarını ayrı ayrı taşırlar. Elbette son dönemde “hayvan hakları” grupları hayvanlar üzerindeki deneyler konusunda da bir duyarlılık grubu oluştursalar da şuan için ilgimiz insan toplumlarındaki davranışlara yöneliktir. Toplumun ayakta kalmasını sağlayan, “Herkesin bir diğerinin temel haklarına saygı duyacağı yönünde kendiliğinden oluşmuş bir mutabakat” ise bu mutabakatın bozulması ile toplumda güvenin kaybolması, bu güven kaybının özgürlüklerin ve hakların kısıtlanmasıyla tekrar sağlanmaya çalışılması gibi menfi sonuçları ile suç,   toplumsal dokuda genel bozulmanın bir tetikleyicisidir. Suçun ferde yönelik olması durumu göz ardı edildiğinde kolektivizmin hak ihalelerine dayalı çarpık dünya algısını yargılamamız imkânsızlaşır. İktidar partisinin kapatılmasını, her ne pahasına olursa olsun savunan “ulusalcı” grubun tamamının, dağıtımcı/tedarikçi devletten yana kolektivist bir ideolojiyi benimsemiş olmaları bu açıdan  dikkat çekicidir. Suçun ferde yönelik ve fertçe yapılan bir iş olması konusu göz ardı edilerek savcılık makamının katılmadığı/ uygun görmediği her dünya görüşünü bir suç saymak tutumunun felsefi dayanağı esas olarak ferdi, kollektivitenin birbirinden farksız atomları olarak gören Marksist kökenli ideolojilerdir. Bu anlayış bilhassa adına ulusalcı denen grupların ekonomiye bakışlarında su yüzüne çıkmaktadır.

İkincisi, suçun,  ferdin temel haklarına yönelik olmasıdır. Bu da failin, diğerinin hayat, mülkiyet ve hürriyet ( veya ifade hürriyeti) haklarını yok sayması anlamına gelmektedir. İşin özünde devletin bütün zor kullanma tekeline rağmen bu temel hakların korunması büyük ölçüde kendiliğinden oluşmuş bir toplumsal mutabakata dayanmaktadır. İnsanların adeta cinnet geçirdiği, yağmaların yaygınlaştığı bir hayalî felaket senaryosunda devletin zor kullanma yetkisinin aslında ne kadar cılız olduğu rahatlıkla ortaya çıkar.  Temel haklar düşüncesi de ancak soyut ferdin anlamlı kabul edildiği bir memlekette anlamlıdır. Ferdin,  hukukî akıl yürütmelerin temeli sayılmadığı bir memlekette, zor kullanıcı tekel, kendini kitlelerin manipülasyonuna ve kendisine itaatine teksif eder. Ferdin aklının, iradesinin temel  sayılmadığı bir memlekette, mülkiyet, hayat ve hürriyet sadece zor kullanıcının birer bağışı, lütfu olarak var olabilirler. Bu bağışın ve lütfun  şartı da zor kullanıcının tasarladığı  yeknesak kitlenin kayıtsız şartsız bir “tuğlası” olmaktır. Son zamanlarda anayasa değişikliğine karşı geliştirilen hoyratça muhalefetin felsefi kökeni de bu kolektivist anlayıştır.

Suçun üçüncü önemli dayanağı, onun bir “davranış” olmasıdır. Bu durumda da “suç” addedilen fiilin, az çok sonuçları kestirilmiş, belli bir amaca yönelik,  plânlı bir eylem olması  davranış şartlarının en az biri araştırılır. İnsan ve hayvan eylemlerini birbirinden ayıran şartlar bunlardır. Hayvanlar beslenmek için yaratılışlarındaki kodlara uygun şekilde otomatik olarak bir başka canlıyı öldürürken, bu eylemi “ suç” saymamamızın sebebi, eylemin yukarıdaki üç şartı taşımamasıdır. Suç üzerindeki incelemeler onun bir “davranış” olması esasına dayanır. Bir fiilin suç olup olmadığına yönelik incelemede, eylemin davranış şartlarının sağlanıp sağlanmadığı ispat edilmeğe çalışılır. Söz gelimi ölümle sonuçlanan bir fiilde, fiilin ölümle sonuçlanabileceğine dair bir bilginin olup olmadığı, ölüm sonucunu gerçekleştirmek amacının olup olmadığı ve bunun için belli bir plan yapılıp yapılmadığına bakılır. Kaldı ki bir plan dahilinde, belli aşamalar gözetilmeksizin de ferdin hayat hakkının elinden almak, “davranışın” suç sayılmasına yeter. Bu durumda mesela koyun anlaşmazlığı yüzünden köylüsünü silahlı bir kavgada öldüren adam, bu işi daha öne planlamamış bile olsa adam öldürmekten yargılanırken, alkollü araba kullanan ve yaptığı kazada ölüme sebebiyet veren biri, sadece suç davranışının ilk şartına uygun davrandığı için “ölüme sebebiyet vermekten” suçlanır. Ama en nihayetinde her iki failin de davranışları “suç” kapsamında değerlendirilir.

Bu durumda iktidar partisinin kapatılması diye ifade edilen ama mensuplarının büyük ölçüde ifade hürriyetlerini kısıtlayabilecek bir hükmün yani cezanın hangi “suçun” karşılığı olduğu ciddi şekilde sorgulanmalıdır.

Sonuçta parti mensupları, kendilerine ait bir ifade aracından mahrum edildiğine göre bir hak kısıtlamasına maruz kalabileceklerdir. Bu durumda da cezalandırılmışlar demektir. Parti kapatıldığı takdirde bir büyük kitle “topluca”  suçlu sayılmış olacaktır. Bu durumda bu kitlenin, “herhangi bir ferdin temel haklarını” ihlal etme davranışını topluca gösterdiği hükmüne varmalıyız. Adalet,  meydana gelmiş davranışların, âdil olup olmadıklarına hüküm vermek ise meydana gelmemiş olaylar ile ilgili “suç”lardan bahsetmek, henüz  herhangi bir ferdin temel haklarının ihlal edilmemesi ama ihlal edilmesi ihtimali üzerinden suçlama yaratmak demektir.

İşte bu noktada kapatma davasının ikinci hatalı hareket noktasına geliyoruz: Deliller.

Sayın başsavcının “Delilleri istersem Google’dan istersem gazetelerden toplarım” mealinde aktarılan sözlerinde de bu hata ortaya çıkmaktadır.

Delil herhangi bir “somut” davada, faillerin dava ile ilgilerini gösteren belirtiler veya nesnelerdir.

İktidar partisinin kapatılma davasında “suç” olarak gösterilen fiillerin gerçekten suç sayılıp sayılamayacağı tartışması aşılamamıştır ki bundan dolayı da sayın savcının “delil” addettiği nesne veya belirtilerin “delilliği” açıkça tartışmalıdır.

Sayın savcı, rejimin değiştirilmesinin işareti saydığı her şeyi delil olarak tavsif etmektedir. Burada suç tanımındaki keyfilik düşündürücü bir hal almaktadır.  Suç sayılması gereken şey,  herhangi bir zor kullanıcının toplum için “uygun gördüğü” herhangi bir rejimin değiştirilmesi midir, yoksa temel hakları askıya almak/ yok saymak için teşebbüse geçmek midir?

Görüldüğü kadarıyla iddianameye esas teşkil eden fikir ve bu fikre dayanak olarak sunulan deliller hep birinci suç tanımı etrafında kümelenmektedir. Zor kullanıcının benimsediği ve benimsetmeye çalıştığı değerler kümesini benimsememek suç sayılmakta ve bu suçla ilgili olarak “suçun şahsiliği”, “kanunsuz suçun olyacağı” gibi temel karineler tamamen göz ardı edilebilmektedir. Sözgelimi bir televizyon programında bir başörtülü kızın kimi sevip sevmediği ile ilgili bir soruya verdiği şartlı cevap dahi o sözü söylemeyenlerin “suçu” olarak tanımlanabilmektedir. Burada başörtülü kızın ifadesinin, herhangi bir ferdin ifade hürriyetinin kısıtlanmasını desteklemesi anlamına gelip gelmediğine bakılmamakta ama onun ifadesinin, suç sayılarak engellenmesi yönünde aslında suç sayılması gereken bir fiile girişildiği gözden kaçırılmaktadır. Burada “delil”, kimin işlediği belli olmayan, hangi kriterlere gör “suç” sayıldığı belli olmayan bir davranışı ispat etmek için iddia makamının “delil” saydığı her şey haline gelmektedir.

Suçla ilgili açıklayıcı nesne ve belirtilerin elde edilmesi ile ilgili çok açık kurallar varken kamuya açıklanmış meşru sözlerin “delil” olarak sunulması ceza usulü açısından uygun sayılabilir mi?

Sayın savcı burada büyük ölçüde kendi yorumu ile “suç” ihdas etmekte ve daha sonra bu “suç” tanımına uygun gördüğü şeyleri delil olarak nitelemektedir. Anayasayı meşru yasama organında, meşru vekillerle ve meşru yollarla değiştirmek hakkını bir suç olarak kabul ettiğinizde, söylediğiniz şey; siyasetin meşruiyet sınırlarının hukukla değil herhangi bir zor kullanıcının keyfi iradesi ile çizildiğidir. Nitekim “Her şey hukuktan ibaret değil!” gibi bazı gazete yorumlarının veya “ Burası anayasa yapılacak yer değil!”( Başörtüsü hakkındaki kısıtlamaları kaldıran anaysa değişikliği görüşmeleri,CHP Genel Başkanı), “Burası devlete kafa tutulacak yer değildir!”(  Merve Kavakçı olayı,DSP Eski Genel Başkanı) mealindeki ürkütücü ifadelerin temelinde de bu kabul yatmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında sayın savcının istediği her yeren toplayabileceği şeyler hukuk anlamında, suç ve fail ilişkisi gösteren nesne veya belirtiler olmaktan ziyade,  zanlının, sayın savcının kanaatlerine uymadığını gösteren “deliller” olabilir ki bu durumda suç da  “ Savcının üzerinde mutabık kalmadığı her şey” anlamına gelmektedir. Böyle olması halinde de objektif ve normatif bir suç tanımından tamamen sübjektif bir suç tanımına geçilir.

Bu açılardan da savcının iddianamesinin hukuka uygunluğu, “suç”  kavramının kullanımının yerindeliği ve sunulan “delillerin”, delil ehliyetini haiz olup olmadıkları yönünden ciddi şekilde tartışılmalıdır.

Hukuk devleti ile hukukçular devleti arasındaki farkı yaratan da hukukun normatif özüne en başta hukukçuların riayet edip etmediğidir. Hukuk profesyonellerinin, hukuk normlarından “bağımsız” olmaları halinde, herhangi bir diktatörden daha “âdil” olacaklarına dair bir teminatımız olsaydı zaten demokrasi gibi işletilmesi son derece zahmetli bir sisteme ihtiyacımız kalmazdı.
   

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

 


Yorumunuzu ekleyin
İsim
E-mail
Başlik  
Yorum
   Daha sonraki Yorumlar hakkında beni haberdar et
  Güvenlik sorusu,İki Sayının Toplamını Yazınız
7T5         68T      
  E    K    X     C9K
  L   9TH   4IK      
  L    E      T   7GH
  C         WX8      
   
   

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.5 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
Son Güncelleme ( Salı, 08 Temmuz 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
design by macroajans