| Eğlenen Yönetir! (mi?) |
|
|
| Yazar Afşar Çelik | |
| Çarşamba, 25 Haziran 2008 | |
|
Bahçeşehir Üniversitesi “değişik toplumlarda, halk kitleleriyle seçkinlerin değerleri arasındaki uyumu tesbit etmek” amacıyla bir araştırma yürütüyormuş. Nazlı Ilıcak’ın 13 Haziran 2008 tarihli Sabah’taki yazısında okudum. Benim ilgimi özellikle çeken şu iki sonuç oldu: "Parlamento ve seçimlerle uğraşmak zorunda kalmayan güçlü bir lider iyi olurdu" düşüncesini paylaşanların oranı, halkta % 59, parlamentoda % 42, medyada % 19. Hani her 27 Mayıs’ta bazılarımız, halkın ciddi desteğini almış meşru vekillerin nasıl pervasızca katledileildiğini düşünüp de üzülürüz ya meğerse işin özü o çok güvendiğimiz halkımızın güce tapınmasıymış! Parlamento ve seçimlele uğraişmayacak “güçlü” bir lider meğer ne iyi olurmuş da bizim haberimiz yokmuş? İşlerin güç yolu ile halli medeniyetsizlik delilidir. Bu, işleri gereği gibi, usulünce yapmak yerine kısa yoldan halletmek bayağılığının, ilkelliğinin ifadesidir. Hukuk fakültelerinde sadece kanunlar okutulmaz, kanunların nasıl icra edileceğine dair “usul” dersleri de okutulur. Bunun yanı sıra demokrasiyi diğer rejimlerden ayıran da sadece usule bağlanmış olmasıdır. Yani? Yanisi o ki demokraside “yönetecek” adamların başa gelmesi için üzerinde meşruiyet mutabakatının sağlandığı, hukuka uygunluğu gözetilen bir takım kaidlere riayet edilir ki yaptığımız işlerin niteliğinin insanca olduğunu bilebilelim, çakal, fil, zürafa, geyik vs sürülerinden bir farkımız olduğu ortaya çıksın! Ama necip halkımızın bunlar pek umurunda değilmiş göründüğü kadarıyla. Hayatını kendi temsilcileri vasıtasıyla biçimlendirmek yerine güdülmeyi istiyor. Daha parlamentonun ne işe yaradığıyla ilgili kafasında bir fikir blunmayan bir “kitle” ile hükûmetler hangi “meşruiyet” iddiasını güderek kendilerini tehdit eden zorbalıklara karşı durabilirler? Görünen o ki tek meşruiyet kıstası sayılan “millî irade” öyle pek de “temsil”, “rıza” falan umursamıyor. Elinde sopası olan her zorbaya boyun eğmekte mahzur görmüyor…İşin garip tarafı parlamenterler arasında bile bu garabeti tasdik edenler neredeyse yarıya yakın! "Kararları hükûmet değil uzmanlar alsın": Halk: evet % 70; Medya: evet % 21; Parlamento: evet % 14. Kararların, seçilmiş meşru temsilciler tarafından alınması, önceden alacakları kararların niteliğini siyaset piyasasında halka arz etmiş ve yeterli talebe ulaşmış “programları” ile başa gelen iktidarların hele bir de hukuk ile sınırlanarak yapacaklarının önceden bilinmesi, yaptıklarının her seçim döneminde bir kere daha halkın tasdikine sunulması demektir ki bu da milletin, hükûmet kararlarının her aşamasında işin içinde olması anlamına gelir. Kararları hükûmetlerin almamasını istemek demek işin içinde olmamayı istemek demektir. Hayatımızla ilgili kararları bizden başkasının almasını istemek demek güdülmeyi istemek demektir ki bu da daha önce bahsettiğimiz temsil ve rıza gibi kavramlarla kendilerinden ayrıldığımız çakal, zürafa, fil veya koyun sürüleriyle aynı şekilde yaşamak istediğimiz anlamına gelir! Ağaç kovuğundan yeni çıkmış, hiç devlet falan kurmamış, asırlarca güdülüp de yeni “bağımsız” kalmış bir kabile olsak bu sonuç anlaşılabilir. Oysa cumhurbaşkanlığı forsumuzda on altı yıldız var! Bu yıldızlar, bir değil, iki değil, beş değil, tam on altı defa hem de imparatorluk seviyesinde devlet tecrübesi yaşadığımızı gösteriyor! Bu yıldızlar, devletlerin niteliği demokratik olmasa dahi , organizasyona, “usule” yabancı olmadığımızı, medeniyeti tanıdığımızı, hukuku bildiğimizi gösteriyor! Gelinen noktada şu iki soruya verilen cevaplar, bütün bu tecrübelerin ne kadar gersinde kaldığımızı dehşetle gösteriyor! “Halkımız Eğleniyor” başlıklı bir yazıyı okumamıştım, şimdi okudum, kimse kusura bakmasın nesine kızıldığını da anlamadım? Plajdaki bankları kırıp odun eden, kadınlara lâf atan, donla denize giren halkımızı savunalım da aynı halkın “Kararları hükûmetler değil uzmanlar alsın!” demesini nasıl savunacağız? Sakın bu ikisi birbirinin mütemmim cüzü olmasın?
|
|
| Son Güncelleme ( Salı, 24 Haziran 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


