Türkiye'de Sınıf Çatışması Yazdır E-posta
Yazar Afşar Çelik   
Çarşamba, 18 Haziran 2008

Marx şüphesiz bir şeyleri seziyordu, sınıflardan bahsederken.http://www.suelebeau.com/images/principal.gif
Yalnız bir türlü göremediği hakikat, “sınıf” diye nitelediği sosyal grupların, değişmez bilinçlere sahip olacak, kast benzeri değişmez zümreler olmadığıydı.

Oysa modern devletin gelişimiyle beraber gerçekten sınıflaşma teşekkül ediyordu.
Bu sınıflaşma da toplumun genelinin “doğal” şekilde uyduğu düzenliliklerden kendilerini kanunlarla ayıran bürokratların ortaya çıkmasıyla vukuu buluyordu.

Manga Carta ile sınırlı devlet fikrinin tohumlarını dimağına eken batı için bu durum “kanun önünde eşitlik” idealine bağlılıkla aşılabiliyordu. Şüphesiz bu değişim birden bire olmamıştı ama bürokrasinin en koyu şekilde tortulaştığı Avusturya’da belki hemen olmasa bile Von Humboldt devlet faaliyetinin sınırları ile ilgili düşünebiliyordu, yazabiliyordu.

Türkiye özelinde, geleneklere bağlılıktan dolayı eleştirmeye korktuğumuz fakat artık ciddi şekilde marazi bir hale gelen devlet telâkkimizi tartışmamızın zamanı geldi de geçiyor. 

Muhafazakâr kesim kabaca Osmanlı son dönem ıslahat metinlerinin hepsine ihanet gözüyle bakmakta. Onlara göre bu metinler imparatorluğun bölünmesine, devletin ve topraklarımızın kaybına sebep olmuş birer taviz belgesidir.

Oysa biraz ayrıntısıyla bakıldığında bu belgelerin, devletin, ferdi artık görmezden gelememesinin bir itirafı olduğu görülecektir.

Osmanlı ıslahtlarına kızan kesim mülkün devletten başkasına ait olmasını bir türlü idrak edememektedir.

Dolayısıyla mülkü tasarruf eden devletin hayatın her alanını da düzenlemesi, adeta Allah’a itaat etmek kadar mühim bir iştir. Hatta bu davranış, hikmeti, şartları düşünülmeksizin “ulul emre itaat” adıyla kabul görür.

Osmanlı ıslahatlarının “normal” gelişimi bir türlü sağlanamadığı için Türk modernleşmesinde bürokrasi, sınırlayıcı ilkelerin yokluğundan ötürü kanserleşerek büyümüştür.

Burada kanser metaforu, gelişimi birebir anlatmaktadır. Çünkü zaman içinde bürokrasi hem sayıca çok artmış, hem mevzuatıyla toplumdan ayrışarak topluma yabancılaşmış hem de sürekli müdahaleleriyle toplumsal hayata zarar verir hale gelmiştir.

Bürokrasi, büyük ölçüde kendi eseri olan mevzuatla zaman içinde, müdahale edilemez, değiştirilemez, dönüştürülemez bir kast, bir sınıf haline gelmiştir. Bu açıdan Marx’ın “sınıf” düşüncesine büyük ölçüde uyan bir yapı geliştirmiştir.

Öyle ki bu yapı gerçekten kendine ait bir bilinç geliştirmiş, bu bilinci “ Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” gibi hadsiz cümlelerle de pervasızca ifade edebilmiştir.

Son AYM kararı bu sınıf bilincinin bir başka pervasız ifadesidir. Bu sınıf bilinci öyle yerleşik ve katıdır ki asgari tarafsızlık ve usul şartlarının yerine getirmemiş olmaktan dolayı hiç bir vicdani sıkıntı duyulmamaktadır.

Görünen o dur ki Türkiye gerçek bir sınıf savaşı yaşamaktadır. Bu açık bir savaştır, çünkü kendilerine uymakla medeniyeti inşa ettiğimiz “sözlerin” güç karşısında anlamsız olduğu , medeniyeti kendisine emanet etiğimiz yargı kurumu tarafından tescil edilmiştir.

Yani mahkeme, “sözleri” sözlerin hizmet ettiği adalet ve sakınma ideallerine aykırı “yorumlayarak” gücünü kötüye kullanmıştır.

Bu durumda gücünün meşruiyetini koruduğundan hâlâ bahsedebilir miyiz? Bu durum, fikirleri, yüksek mahkeme hakimlerininkiyle uyuşmayan vatandaşlara karşı açık bir tehdittir.

Türkiye’de bürokrasi, yönetme erkinin millette değil kendinde olduğunu artık açık açık ifade eden bir sınıftır.

Eğer cumhuriyetin kuruluşundaki o “sınıfsız” topluma ulaşmak istiyorsak yapılacak iş piyasalara, maaşlara, fiyatlara müdahale etmek değil, sınıfların devlet zorlayıcılığı ile oluşmasına engel olmak ve aslında birer sözden ibaret olan “hukuk metinlerinin” medeniyetin temeli olduklarını en başta hukuk fakültesi öğrencilerine öğretebilmektir.

 

Son Güncelleme ( Cuma, 20 Haziran 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans