|
Geri bir memlekete olmanın ölçüsü olarak genellikle teknoloji ve ekonomi esas alınır. İşte “Millî gelirimizi şu kadar değil!”, “Efendim sanayi malları imalatımız düşük!” falan gibi sözüm ona çok hikmetli sayısız makro ekonomik hikmet yumurtlanır. Oysa geri memleket demek medeniyetten nasiplenmemiş memleket demektir. Medeniyet ne demektir? Medeniyet teknolojik üstünlük, ekonomik “kalkınmışlık” falan değildir! Medeniyet insanın, doğduğu andan itibaren sahip olduğu temel haklarına gösterilen itinanın ölçüsü demektir. Bütün “ilerleme” bundandır. İnsanın fikirlerinin gerek şiddetten gerekse gasptan –ki bunlar devletten de gelebilir- muhafaza edilmesi yönünde mutabakatın temin edilmediği ülkelerde ekonomik faaliyetlerin müşevvikleri tahrip edilmiş demektir. Geri memleketler, ferdin haklarının, diğer fertlerce çiğnenmesine izin vermeyecek kadar medenî olmakla beraber, bu hakların devletçe gasp edilebildiğinin fark edilemediği, bu açıdan temel hakların soyut özelliğinin idrak edilemediği memleketlerdir. Geri memleketlerde mülkiyetin ihlali, tarla tecavüzü, adi hırsızlık, gasp gibi suçlar veçhesinden fark edilir ama meselâ bu tip ihlallerin ırza tasallut, telif haklarının ihlali, fikir eserlerinin yasaklanması gibi konuları içerdiği/ içerebileceği hiç düşünülmez. Bu açılardan bakıldığında geri memleketlerde devletler de hukukun, bu “geri” biçimiyle hükmederler. Geri bir memleketin insanları için devlet, tarla tecavüzünü, gaspı vs.yi engelleyen, müeyyidelendiren bunların dışındaki konularda da istediğini yapabilen yaptırabilen bir “babadır”.
Temel hakların en somut biçimleriyle anlaşıldığı ülkelerde bu yüzden devletin “zor kullanma” işinin sınırlarını belirlemek zordur. Bu zorluk yüzünden de temel hakların daha soyut şekillerine yönelik devlet müdahaleleri engellenemez. Böyle ülkelerde devlet , hakların ancak somut biçimleriyle veya sonuçlarıyla ilgilendiği için ifade hürriyetine dahil bütün haklar ve özgürlükler zımnî olarak “anlamsız” kabul edilirler. Temel hakların somut biçimleriyle sınırlı bu hukuk ilgisi, aynı zamanda hukukî pozitvizimden de ciddi destek alır. Geri bir memlekette “kanun”, yasama organının herhangi bir tasarrufu anlamına gelir. Hakların korunmasına yönelik hassasiyetin hemen hemen hiç olmadığı bir memlekette bu dahi fazlasıyla soyut bir ölçüt olabilir. Konuyu gündelik hayatla ilişkilendirirsek, temel haklara saygı konusuna dikkat edilmeksizin yasama organına verilen ve daha sonra 1961 Anayasası ile sulandırılan millî irade/ hâkimiyet kavramı, teorik anlamda asla tartışılmamış ve tek parti rejiminin, darbelerle sürekli kılınan bürokratik oligarşisince “değişmez” bir tanıma oturtulmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, “hakları” olup olmadığı hiçbir şekilde tartışılamayan “millî iradeyi” paylaşma durumunu kullanan bürokratik organların kendilerini tartışma üstü bir konuma yerleştirmeleri, hak ihlallerinden sorumlu tutulamaz bir hale gelmeleridir. Bu anlayışın hâkim olduğu bir yerde, işi temel hakların muhafazasından ve vatandaşların emniyetini sağlamaktan başka bir şey olmayan sınırlandırılmış bir “hukuk devletinin” yeşermesi, olgunlaşması mümkün değildir. Sınırlandırılmış devlet demek, faaliyetlerinde, kendisine ait bir zorlama gücü bulunmayan ve bu yüzden zor kullanımına her zaman açık/ korumasız haldeki fertlerin haklarını, kendisinin dahi gücünden/ zorundan korumak üzere daima uyanık ve hareketlerinde sınırlara dikkat eden devlet demektir. Böyle bir devlet, yeni vatandaş tipleri yaratmak fikrine kesinlikle sıcak bakamaz. Dolayısıyla, vergileriyle varlığını sürdürdüğü vatandaşlarının fikirlerine saygıyı en başta kendisi gözetir. Bu saygıyı da yapısında barındırdığı hukuk organlarıyla teminat altına alır. Geri bir memlekette ise devlet, böyle bir itinadan fersah fersah uzaktadır. Medenî bir memlekette devlet, temel işlerinin, vatandaşa karşı görevleri olduğunu düşünen memurlarla çalışırken, bizimki gibi memleketlerde memurlar varlıklarının vatandaş için bir nimet olduğu fikriyle hareket ederler. Medenî memleketlerde fertler devletin varlık sebebiyken, geri memleketlerde devlet hayatın kaynağı ve merkezidir. Dolayısıyla medenî bir memlekette, “sınırlama” kavramı, soyut, uzak ve iyimser bir hayal olmanın ötesinde ciddi bir olgu halindedir. Türkiye, anayasasında bir “hukuk devleti” olmak iddiasını taşımasına rağmen medenî bir memleket değildir. Çünkü Türkiye’de devlet, millî irade karşısında alternatif bir irade, bir egemenlik odağı halindedir. Son AYM kararı bunun inkâr edilemez bir örneğidir. Bu karar devletin organları üzerinde hukuk sınırlamasının olmadığının en belirgin delilidir. Millî irade dahi, temel haklarla sınırlandırılabilirken, devletin yüksek yargı bürokrasisinin –ki bu inanılması zor bir içten çelişkili tanımlamadır ve fakat gerçektir- herhangi bir sınırlamaya uymayacağını alenen göstermesi, hakkı olmayan bir “içtihatta” bulunması –ki sanırım okuması yazması olan her Türk vatandaşı Anayasa’ının meşhur 148. maddesini anlayabilir- üstelik bunun “derhal” hukuki bir müeyyideye uğramaması, dehşet verici bir vakadır. Eğer “Anayasal düzeni yıkmak” diye bir suç var ise, mevcut anayasanın açık hükmüne açık şekilde muhalefet etmek, onu yıkmaya teşebbüs etmek demek değilse nedir? Bu durum, “ferdin temel haklarını korumak” idealinin anlamsız kabul edilmesi falan gibi içselleştirilmiş bir gerilik değildir. Bu bir yetki aşımı, sınır ihlalidir. Eğer devlet, ferdin haklarına yönelik tecavüzlerin koruyucusu iken kendisi bu hakları ortadan kaldırmaya başlamışsa ve “sınırlandırılamıyorsa”, böyle bir memlekette “hukuktan” bahsedilebilir mi? Evet, Komünist Çin’de, Kuzey Kore’de, Küba’da vs.de de mahkemeler ve hatta anayasalar vardır, ama bu onların hukuk devleti ve hatta “meşru” devletler sayılmasına yeter mi? Türkiye’nin geriliği, devletin, zor kullanıcıların üzerindeki soyut kuralları idrak etmeyi hâlâ önemsememesidir. Kadın nüfusunun yarıdan fazlasın başını örttüğü bir memlekette açık bir anayasa ihlali olan AYM kararının hiçbir sivil tepkiyle karşılanmaması, bürokratik tahakkümün zımnî gerekçesini oluşturmakta. Yasama organının tasarruflarının yok sayılabildiği bir memlekette, failler müeyyide görmezse, hukuktan bahsetmenin de anlamı kalmaz. Yarın aynı failler sokakta giydiğimiz ayakkabı marksı ile ilgili de keyfi “içtihatlarda” bulunurlarsa “Yüksek yargı kararı kesindir!” demek acaba meseleyi çözer mi? Türkiye bir medenileşme mecraına girmiştir. Bu yolda en başta yapılması gereken de “kutsalların” ne olduğu konusunda devlet organlarını ciddi şekilde uyarmak ve sınırlandırmaktır. Kutsalları belirlemenin devletin işi olduğu kanaati değiştirilmedikçe seçimlerin de demokrasinin de hayatımızın, haklarımızın teminat altında olduğu kanaati de anlamsızdır. |
|
|
TEPKİSİZLEŞTİK
Yazan:: kerem demirli (Misafir) Tarih: 16-06-2008 17:30