Ya Emperyalizm Yoksa? Yazdır E-posta
Yazar Afşar Çelik   
Cumartesi, 10 Mayıs 2008

Emperyalizmin çeşitli tanımları var. Genellikle “güçlü” devletlerin güçsüzleri kontrol etmesi ve yayılmacılığı gibi iki ana unsur üzerinde duruluyor.

Buradaki “kontrol”, başlarda siyasi anlamda hükmetme olarak görülürken yenilerde “piyasaların gücüyle kontrol” etmek anlamında kullanılıyor.

Nitekim ABD’nin Irak ve Afganistan operasyonları birinci anlamın hâlâ cari olduğunun delili olarak gösteriliyor. Bunun yanı sıra Dünya Bankası ve IMF’nin hükümetlerle ilişkileri de ikinci anlamı delillendirmede kullanılıyor.

Burada gözden kaçan iki husus ise bu gün tartışmasız doğru hatta var olduğu kabul edilen “emperyalizm” kavramının mantıkî kökeni olup olmadığı konusunda adeta köşe taşları.

Bunlar , “güç” ve “kontrol” kavramları…Merkantilizm döneminin güç anlayışı, doğal kaynakları ele geçirmek ve korumak için güçlü ordulara sahip olmak demektir ki “sömürgecilik” dendiğinde genellikle aklımıza gelen, bu dönem, budur. Merkantilizm döneminin özelliği tek yönlü bir meta akışıdır. Sömürgeci için sömürge, kaynakları kadar değerli olan bir toprak parçasıdır. Sömürge halkıyla tek ilişki, sahip-köle ilişkisidir. Bu açıdan sömürgecilik ilişkisinde rızaya yer yoktur. Günümüz gelişmiş ekonomilerinin kaynağının bu sömürü olduğu fikri tartışmasız şekilde kabul görmektedir.

Günümüzün yaygın neo-marksist/kolelktivist akımına göre ise güç artık şekil değiştirmiş ve ekonomiyle kendisini göstermeye başlamıştır. Yeni sömürgecilikte “ulus ötesi” sermaye birlikleri, yeni sömürgeciliğin öncüleridir. Onlar “devletlere diz çöktürecek” parasal gücü ellerinde bulundurmakta ve kendi devletlerince desteklenmektedirler.

Öncelikle merkantilizm döneminin mirası olan militarizm izahı eleştirilmeli. Serbest ticaret öncesi dönemde, kaba kuvvete dayalı bir dengenin oluşturulduğu doğru olmakla beraber iktisadi anlamda “kaynakların” fonksiyonu anlaşılmadıkça, gelişmiş ülkelerin gelişme dinamikleri de anlaşılamaz. Sömürgecilik paradigmasının cazibesine kapılanlar şunu unutmaktadırlar ki kaynaklardan sermaye ve tüketim malları meydana getirmedikçe hiç kimse “gelişemez” Çünkü bunlar eldeki kaynakların ham haldeki potansiyellerinden çok daha önemli ürünlerdir. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde, mülkiyet kavramının, hukuk devletinin gelişiminin tarihi araştırılmadıkça kaynaklardan nasıl yararlanıldığı bilinemez. Ham demirden çelik yapma prosesi “bulunmadıkça” sömürülen demirden nitelikli araçlar yapılması mümkün olmayacaktır. Bu Adam Smith’in dikkatini çekmişti ve “Milletlerin Zenginliği” yazıldıktan sonra İngiltere’de millî gelirin artışı kesinlikle çok anlamlıdır.

Dolayısıyla “güç” algısı merkantilizmin bitişiyle beraber kökten değişmiştir. “Dışa dönük”, “saldırgan”, “işgalci” olmak yerine refah üretiminde yeterli olabilmek düşüncesi, gelişen insan hakları, açık toplum ve sınırlı devlet kavramlarıyla birlikte gelişmiştir. Bu gelişme Dünya Savaşları ile kesintiye uğrasa bile daha derinlikli bir hüsn-ü kabulle geri dönmüştür.

Bütün bunlara rağmen yakın tarihteki askeri müdahaleler, savaşlar, emperyalizm terimine akıl almaz bir güç kazandırmıştır. Burada da etkili olan şey, faaliyet sınırları hâlâ kesinleştirilememiş devletin kadir-i mutlaklığının yol açtığı güç dengesi saplantısıdır. Devletin hayata hakimiyeti arttıkça algıları belirlemedeki ağırlığı da o ölçüde artmakta ve ticaretin eşit ortaklarının birbirlerine bakışlarından çok farklı şekilde, devletçi düşünce dünyayı, “devlete dost-devlete düşman” ekseninde kendine göre yeniden kurmaktadır. Dolayısıyla “emperyalistçe” tavırlar sanıldığı gibi kapitalizmin değil, devletçi-müdahaleci zihniyetin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Son dönem sermaye odaklı güç tanımlamaları, kapitalizmin oldum olası üzerine yapışan kötü intibaı ile daha da güçlenmiştir. Bu izah, sermaye gruplarının ülke yönetimlerini satın alması ana fikri üzerine kuruludur. Hele Türkiye gibi geri kalmış ülkelerdeki hızlı “hain üretme mekanizması” ile çok daha kolay yayılmakta.

Bu izahta da gözden kaçan nokta, bir güç ilişkisinde mutlaka iki tarafın olduğudur. Sermaye gruplarının yönetimleri etkilemesi tezinde zımnen ülke yönetimlerinin neredeyse Tanrısal bir yetkiyle donatıldıkları ve ekonomiyi keyiflerince kesip biçebildikleri söylenmekte... Ekonomiye, günlük hayata tamamen hâkim bir devlet telakkisi zaten en başta bir güç algısına dayandığından, yabancı yatırımcıların muhataplarının öncelikle devletin zor kullanıcılığı olması kimseye garip görünmemekte. Hatta öyle ki yabancı yatırımcının yatırım müşevvikleri dahi devlet penceresinden sorgulanmakta, onun “görevinin” kazandığını memleketimize yatırması falan olduğu bile söylenebilmektedir. Kendi vatandaşlarının mülkiyeti üzerinde arkaik bir hâkimiyeti bulunan devletin yabancı yatırımcıların mülkiyeti konusunda da şüpheci ve mütehakkim yaklaşımı garip değildir.

Yabancı sermayeye düşman olanların aynı zamanda siyasette milletin belirleyiciliğine karşı olmaları tesadüf değildir. Emperyalizmin “parasal güç izahıyla” sürekli yabancı düşmanlığı yapanlar aslında kendi güç alanları dışında herhangi bir iradeye tahammül edemeyen seçkinci odaklardır.

Bunun yanı sıra “kontrol” kavramı, iktisat okutulan bir ülkede rağbet görmesine şaşılacak bir kavram…
Buna göre gelişmiş ülkeler IMF ve Dünya Bankası veya askeri güçleriyle gelişmemiş ülkeleri sömürmekte onların ekonomilerini kontrol etmektedirler.

Buna göre gelişmiş ülkeler kendilerine Yeni pazarlar bulabilmek için parasal gücü kullanmaktadır.

İşin garibi “sömürüldüğü” iddia edilen sözgelimi Afrika ülkelerine yapılan yardımların, bu ülkelerin GSYİH’larını kat kat aşıyor olmasıdır.

Burada iki nokta gözden kaçırılmaktadır. Bir ülkenin “Pazar” olabilmesi için “alabilecek kudrette olması” gerekir. Meselâ IBM tanesi bin dolar olan dizüstü bilgisayarlarını hangi Afrika ülkesine satabilir?

Bundan ayrı “gelişmemiş” ülkelerin hangi rejimlerle yönetildikleri, dolayısıyla hukuku işletip işletemedikleri, serbest ticarete yakınlıkları, sahip oldukları hürriyet alanları gibi konular genellikle göz ardı ediliyor. BM yiyecek yardımlarını silahlı adamlarıyla gasp eden kabile şeflerinin yol açtığı kıtlık sorgulanmamakta ama bu yardımları oralara ulaştıran gelişmişlik sürekli suçlanmaktadır. Kendi başlarına buğday yetiştiremeyen Tanzanyalı’ların hangi kaynağının/ parasının nasıl sömürülerek bundan nasıl servet elde edildiği hiçbir iktisatçı tarafından gösterilememiştir ama bu “sömürgecilik” söylemi hâlâ fevkalâde revaçtadır.

Serbest ticaret muhalifleri asla gelişmemiş ülkelerin demokrasiye geçişleri için bir kaygı taşımazlar. Onlar dünyadan ve hukuktan bağımsız diktatörlerin varlığını, ticaretin zenginleştirici gücüne tercih ederler.

Emperyalizm teriminin ontolojisine bakacak olursak bu terimin yukarıda saydığımız özelliklerin değişmezliğine dayandığın görürüz. Emperyalizm terimi, dünyanın sömürenler ve sömürenler şeklinde ikiye ayrıldığını kabul eden ham Marksist düşüncenin bir uzantısıdır.

Emperyalizm söylemi değişimleri hesaba katamaz. Sözgelimi bir sosyalist bir diktatörlükte bu rejimin meşruluğu ve değişebilirliğini hiç dikkate almaz. Eski SSCB cumhuriyetlerinde yıllar süren eski komünist liderler yönetiminin hukukî olup olmadığı, bu yönetimlerin kaynağının meşru olup olmadığı sorgulanmazken bu ülkelerin dünyaya açılması, yeni fikirlerle tanışmaları derhal kınanmıştır.

Emperyalizm paradigmasına sarılanlar, otoriter yönetimlerin ekonomiyi neden kısırlaştırdığını izah etmek yerine, bu rejimler meşru ve olması gereken şeylermiş gibi kabul ederek, bunların fakirliğini sürekli gelişmiş ülkelere fatura ederler.

Onlar, gelişmemiş ülke insanlarının geriliklerinin faturasını gelişmişlere keserken farkında olmaksızın, savunduklarını sandıkları insanların gelişme potansiyelini inkâr ettiklerini ve onları aslında kınadıkları sömürgeciler gibi küçümsediklerini göremezler. Onlar insanın içindeki gelişme potansiyelinin ortaya çıkarılmasıyla ilgilenmezler.

Emperyalizm, dünyayı güce dayalı algılayan, çatışma güdüsüne tapınan, üretmekten çok yağmalamayı bilen kolektivist kampın yaşattığı bir anakronik hayalet… İçi boş bu terimi ait olduğu felsefe çöplüğüne yollayıp da refahın ve hürriyetin kaynağına serinkanlı bakmanın zamanı umarım geçmemiştir.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 10 Mayıs 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans