| 1924'de Kuzey Irak'a Girecektik, Atatürk İstemedi * |
|
|
| Yazar Mustafa Armağan | |
| Pazartesi, 18 Haziran 2007 | |
|
[ Bugün sözde kemalist geçinen bir takım zevat, şehit kanını siyasi malzeme yapmaktan çekinmeyerek, yaklaşan seçimler öncesi bedavadan oy toplama hevesiyle, Kuzey Irak’a operasyon diye bas bas bağırmaktadırlar... Bu kişiler, Mustafa Armağan'ın aşağıdaki yazısını dikkatli okurlarsa, uluslararası ilişkilerde güçler dengesinin ne kadar hassas bir konu olduğunu, izinde gittiğini düşündükleri Atatürk’ün, benzer bir olayda, ne tür bir hamle ve gerekçe ile hareket ettiği durumdan kolaylıkla kavrayabilirler ]
Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon
meselesi adeta bir ateş topu gibi elden ele gezerken, tarih yine imdadımıza
koşuyor ve bazı eskimez ipuçlarını fısıldıyor kulağımıza. 1927 yılında İngilizlerin Irak’taki Baba Gürgür petrol kuyularından gümbür gümbür petrol fışkırmaya başlayınca bizi bir yıl önce kandırdıkları ayan beyan hale gelmişti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, kurt İngiliz diplomatların blöfünü yutmuş, Musul petrollerini onların tahmininden de ucuza kapatmıştı. Ancak anlaşmanın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra petrolden “hisse” değil de, gelirden “kâr payı” almanın korkunç tuzağına düştüğümüz görülünce içeride homurtular da yükselmeye başlayacak ve bugüne kadar devam edecektir.
İşte Lozan’ın eksik bıraktığı maddelerden birisi
daha karşımızdaydı. İttihatçılardan başlayarak göz göre göre bir dizi hata
işlemiş ve sonuçta Musul sözde Irak’a dahil edilmiş, böylece güney
sınırlarımızı kesinleştirmiştik.
Sultan II. Abdülhamid’in petrol sahasını ailesinin
şahsi mülkü haline getirmek suretiyle bir işgal durumunda kurtarma çarelerine
başvurmasına karşılık İttihatçılar bu statüyü değiştirerek petrol sahasını
hanedanın şahsî mülkü haline sokmuş, 1924’te ise hanedan yurtdışına
çıkarılırken vatandaşlıktan da çıkartılınca Türkiye’nin elinde hiçbir kozu
kalmamıştı. Öyle ya, kendi kanunumuzla vatandaşlıktan çıkardığımız hanedanın
petrol sahalarındaki emlakinin hakkını nasıl savunacaktık?
En son olarak da uluslararası bir araştırma
komisyonunun 1925 yılında Birleşmiş Milletler’e verdiği raporda “Türkiye Musul
üzerindeki hukukî haklarından vazgeçmedikçe Musul’un bir başka devlete
verilmesi imkânsızdır” demesine rağmen, yani Musul üzerindeki hakkımız tarafsız
bir komisyonca da teslim edildiği halde elimizdeki kozları yeterince
değerlendiremeden görüşmeleri sonuçlandırmıştık.
Artık Musul da, petroller de sözde Irak’ın,
gerçekteyse İngiliz ve sonra da Amerikan petrol şirketlerinin kasalarını
dolduran yağlı payı olmuş, kuyulardan gürül gürül çekilen petrolün kasalara
akıttığı altınların şakırtısı ta Ankara’dan duyulur olmuştu. Türkiye’de meydana
gelen her homurtuya içeride bir karışıklık çıkararak cevap veren emperyalizm,
bu defa da Nasturi ayaklanmasına başvurmuş, güneydoğu sınırımızda yeni çıban
başları icat etmeye koyulmuştu.
Henüz ikinci yaşına basmış bulunan Türkiye
Cumhuriyeti, isyanı bastırmak için General Cevad Çobanlı’nın emrindeki Yedinci
Kolordu’yu Diyarbakır’daki birliklerle de takviye ederek bölgeye sevk etmiş,
hemen hemen tam mevcutlu bir ordu haline getirmişti. Operasyonun başına da
Kurtuluş Savaşı’nın unutulmaz komutanlarından Cafer Tayyar Eğilmez
getirilmişti.
Gören görüyordu. Bu tam tekmil ordu, herhalde
sadece sınırlarımızın içinde bulunan bir avuç Nasturi isyancıyı bastırmak için
düzenlenmiş değildi. Hedef daha büyüktü. İsyan bahane edilerek ve bir
oldubittiye getirilerek Musul’a kadar sarkılacaktı. Fırsat bu fırsattı.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay
Başkanı Fevzi Paşa ve General Cafer Tayyar Paşa baş başa verip bu operasyonun
nasıl gerçekleştirileceği üzerinde müzakerelerde bulundular. Müzakereler,
yönetimin asker ve sivil kanatları arasında varılan tam bir mutabakatla
sonuçlandı.
Böylesine güçlü bir desteği arkasına alan Yedinci
Ordu da, Nasturi harekâtını büyük bir hızla tamamladı. Tamamlamakla kalmadı,
sınırı geçerek Musul’a kadar sarktı.
Tabii harekâta şiddetli bir tepki veren İngiltere,
Ankara’ya Musul’un derhal boşaltılması için sert bir nota verdi. Notalar
birbirini kovalıyordu. İlkin bu tepkileri duymazdan gelen Ankara, işin
ciddileşmekte olduğunu anlayınca Cafer Tayyar Paşa’ya Musul’u boşaltması emrini
verdi. Cafer Tayyar Paşa, Raif Karadağ’a (Petrol Fırtınası, 1979, s. 209)
bizzat anlattığı hatıralarında Ankara’dan gelen emirden şoke olduğunu
belirtmiştir. Paşa, ‘bu fırsat bir daha ele geçmez’ deyip ısrarla Musul’da
kalmak istiyor, Ankara’ya çektiği cevabî telgraflarında İngilizlerin başının
belada olduğunu, bizimle uğraşamayacaklarını, notalarının da blöften ibaret
olduğunu boşu boşuna haykırıyordu.
İngilizler gerçekten de blöf mü yapıyorlardı?
Gerçekten de Irak’ta Araplara verdiği bağımsızlık sözünü tutmayan (ne ilginçtir
ki, tutmayacağını bir tek Iraklılar bilmiyordu) İngiltere’ye karşı milliyetçi
bir tepki dalgası yükselmekteydi. Kandırılmış Irak halkının İngiltere’ye güveni
azalmıştı ve İngiltere, böyle sıkışık bir konumda Türkiye’ye açacağı savaşın
nelere mal olacağını gayet iyi biliyordu.
Bu durumu içeriden teşhis eden Cafer Tayyar Paşa
telgraflara direniyor, birliklerini inatla geri çekmek istemiyordu. Bunun
üzerine Mustafa Kemal Paşa kendisini bizzat Ankara’ya çağırdı. Uzun
müzakerelerden sonra birliklerin geri çekilmesine karar verilmişti. Cafer
Tayyar Paşa’nın Raif Karadağ’a anlattığına göre, Mustafa Kemal Paşa’yla aralarında
şiddetli tartışmalar geçmişti. Kendisi “Musul’un Türk olduğunda ısrar ediyor ve
boşaltma yoluna gitmek istemiyordu. Gazi ise yeni kurulan devletin
İngiltere’yle arasının açılmaması ve yeni badirelere sürüklenmemesi için
Paşa’yı tahliye hususunda sıkıştırıyordu.”
Bu uzun ve çekişmeli geçen müzakereler sonucunda
karar verilecek ve ancak geri çekilmeyi kabul etmeyen Cafer Tayyar Paşa
görevinden alınarak Musul boşaltılabilecekti. * Zaman, 17 Mayıs |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 18 Ocak 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

