Sembollerin Yasaklanması Üzerine Yazdır E-posta
Yazar Efe Baştürk   
Pazartesi, 04 Şubat 2008

[Türban Üzerine yüzeysel tartışmalar süredursun, Efe Baştürk meselenin felsefesini sorguluyor]

http://home.arcor.de/dawidi/misc/fourforces2.png

Sembol kelimesi, insanlık tarihi kadar eski bir kelimedir, bunun nedeni, ilk insanlardan itibaren, her tür ifade ve üretim aracı, sembolleştirilmiş, böylece içinde bulunduğu devirden geleceğe taşınmıştır. Aslında, insanlığın her faaliyeti, maddesel veyahut düşünsel, isimlendirilmiş, böylece söz konusu faaliyetler birer kavram ve pratiklikleri bakımından da somut hale getirilmiştir. Keza, herhangi bir faaliyetin somutlandırılmasının ardından, insanoğlu, her şeyi sabit olan bu faaliyetin başlangıç kısmı ile ilgilenme zorunluluğunu hissetmemiş, sabit olan –bu- yapılar üzerine eklemeler yaparak, onu, daha da ilerletmiştir. Esasında, medeniyetin dünya üzerindeki serüveni, faaliyetlerin isimlendirilmesi ve bu sayede her çağda insanoğlunun zengin faaliyetlere kavuşması ile sürüp gitmektedir. Hatta, o kadar ki, iktisadi faaliyetlerin bile, bu tarz bir evrimleşme ile pratiklikteki uygunlukları ve zenginliklerinin artmış olduğunu görmekteyiz. Tabii ki, her faaliyetin, ne olduğuna dair, ilk bakışta bize bilgi sağlayan temel unsur, ona yüklediğimiz algı ve ona ithaf ettiğimiz değerlendirmeler skalasıdır. Bir şeyin varlığı için, bize gerekli olan şey, o şeye varlık kazandıran, geçmişte bizimle benzer durumda bulunmuş olanların, o şeye ait duygu ve düşünceleridir.

Günlük hayatımızda da bu böyledir, o güne kadar varlığını bile bilmediğimiz bir şey konusunda yaptığımız ilk şey, ve belki de yegane şey, bizden önce, o şeye ilişkin bir düşünce içerisine girmiş olan insanları aramak olmaktadır. Çünkü, bu sayede, bilmediklerimiz konusunda bilgi sahibi olabilir, bizden sonrakilere aktarabiliriz. Bilgi sahibi olma konusunda istekliliğimizin iki boyutu vardır; birincisi, bizim buna, yani “şey”in bilgisine sahip olmamamız; ikincisi ise, “şey” konusunda bizden öncekilerin somut deneyimleri olması, ve, bizim bu deneyimlere ulaşabilecek ilgi ve kapasitede olmamızdır. “Şey”lerden haberdar olmamızın temel sebebi, bizimle alakalı olmaları ve bizim işimize yaramalarıdır. İşimize yarayan her şeye mutlaka bir isim, isimden de öte, bir mana yüklemek, yine insanoğlunun tabii bir özelliği olmakla birlikte, klasik liberalizmdeki, “insanın mülkiyet elde etme uğraşı içinde olan bir yaratık olduğuna dair” düşünce ile de sabit ve bir alışkanlık olmuştur. Sevdiğimiz her şeyin bir değeri olduğu gibi, sevmediklerimizin de mutlaka onları bize hatırlatacak, değeri olacaktır.

Bu, gerçeklik konusunda, insanın tabiata karşı verdiği amansız mücadelenin bir ürünüdür. İnsanoğlunu hayvanlardan ayıran temel özellik de işte budur, zira, hayvanlar, doğanın mevcudiyeti karşısında nesne konumundadırlar. Bunun anlamı şudur; doğayı tekil, tek bir yapı, değer, gerçek olarak alırlar. Tabiat, onların dışındadır, ve onlar, tabiata boyun eğdikleri için, sadece içlerindeki doğaları olan vahşi içgüdüleriyle yaşayabilmektedirler. Doğa, hayvanlara, açlık ve korku hislerini giderme dışında herhangi bir faaliyet alanı için fırsat vermemektedir. İnsanlarda ise, bunun tam tersi görülecek şekilde, tabiatın parçalara ayrılması ve her parçanın, ayrı sosyal örgütlenmelerin ve ayrı sosyal işbölümünün parçaları olmaları gözlemlenmektedir. İnsan, tabiatı parçalar, böler, tek başına sahip olabileceği en küçük parçaya kadar bu ayırma işlemine devam eder. Her ayırma işlemi, beraberinde, bu parçalanmayı gelecekte de sabitleştirecek, ve onu, adeta bir kanun hükmüne getirerek gelecekteki insanların da kabulüne ve idrakine sunacak bir şekilde, onu, sembolleştirir. İnsanoğlunun yarattığı her sembol, tabiatın parçalılığını göstermesinden başka bir şey değildir. İnsanoğlunun, semboller ve simgeler yaratmasının temelinde yatan, ve bizim gerekçe olarak adlandırabileceğimiz bu husus, çok açık bir şekilde, insanoğlunun tabiat karşısında ve daha da mühimi, sabit olarak kabul edilen her tür değer, yaklaşım, tavır ve irade karşısında, onu yeniden yorumlaması ile ortaya çıkan egemenliğinin adlandırılmasından başka bir şey değildir. Zira, her sembol, onu yaratanın, ona atfettiği anlama göre tatbik edilir. Biçim, isim, şekil, mana, vs.. sembolleştirilen her şey, onun manasal olarak kuralını da belirler. Bu manasal kural, her malın, veya parçanın, onu ortaya çıkaranın atfettiği gibi idrak edilmesi gerektiği değil, fakat, bu parçanın, tabiatın müdahalesinden uzak inşa edildiği ve insanın sonsuz özgürlüğü ile ortaya çıkarıldığına dair, mülkiyet felsefesidir. Bu nedenle, her sembol, onu yaratanın olduğu kadar, aynı zamanda, onu, tabiatın dışında kalan bir unsur olarak gören ve ortaya çıkışını, insanın özgür iradesine bağlı tutan, insan iradesini, tabiattan üstün gören, uygar insanındır da. Sembollerin ve simgelerin, insanın algısal özgürlüğünden uzak tutulması ise, insan iradesi ve yaratıcılığının, tabiat karşısında edilgen bir hale sokulmasından başka bir şey değildir. Bir şeyin var veya yok olması, kişi için, gerçeklik ifade etmez. Halbuki, gerçeklik, ancak, algısal düzeydedir, ve eğer kişi, bize göre, gerçekte var olan bir şeyi algılamayı reddederse, o, asla var değildir, ve söz konusu kişiyi, aksi yönde ikna etmek, insan tabiatının basiretsizce inkarı olacaktır. İnsanın, gerçek olarak kabul ettiği şey, benimseyelim ya da benimsemeyelim, algısal olarak varlığını kabul ettiği şeydir. Bununla da kalmaz, algılar, sadece, rasyonel olarak beş duyu organı ile de sınırlı kalmaz ve gerçekliğin varlığı için hisler, öngörüler de devreye girer. İskoç Aydınlanması’nın, pozitivizme yönelik eleştirisi, zamanında gereğince idrak edilseydi, Hume, Smith ve Ferguson, bir Descarte ya da Newton kadar değer görseydi, bugün, insanın gerçek özgürlüğü olan, bireyin algısal boyutta özgürlüğü konusu, yeterince tatbik edilebilirdi belki. Ancak, mücadele elbette bitmeyecektir, büyük Alman filozofu, Wilhelm von Humboldt, kendi zamanında, o muhteşem “Devlet faaliyetinin sınırları” adlı eserini kaleme alırken, “…iktidarın, insanın algısal olarak varlığını kabul veya reddedeceği her alandan uzak tutulması gerekliliği…”  konusunu işlemişti, ancak, bu algısal düşünce, bugün maalesef, yalnızca çok kıt bir alanı doldurmaktadır.

Gerçeklik, Humboldt’un takip ettiği üzere, bugün yalnızca yüzde biri düzeyindedir. İnsanın, gerçeği kabulünde öne çıkarttığı temel unsur, fayda ilkesidir, ki bu insanın, doğa karşısında konumlandığı pozisyonun doğal bir sonucundan başka bir şey değildir. Fayda, doğanın, insanın hizmetine sunabileceği olanakları ifade eder. Faydası olmayan bir şeyin, insan tarafından araştırılması veya bilinmesi, söz konusu kişi için çok da önemli veya zaruri değildir, olmamalıdır da. Günlük hayatta da bu böyledir, yiyeceğimiz yemekleri tercih etmek isteriz, çünkü, tercih yaptığımız zaman, tercih etmeyip de başkalarının yiyeceğimiz yemeği, kendi istek ve ilgilerine göre önümüze koyduğu zamankinden daha fazla mutlu oluruz. Bu, diğer insanlara karşı duyulan basit bir güvensizlik değildir, ancak, bu, insanın, kendi beğeni ve ilgi düzeyini, sadece kendisinin layıkınca bilebileceği gerçeğidir. Bu nedenle de, hayatta kullandığımız her şey, her bilgi, ancak biz kabul ettiğimiz derecede vardır, ve yaptığımız öncelik sıralaması gereğince önem arz etmektedir. Sahip olduğumuz düşünceler, amaçlar ve hislerin hepsi de, bize faydası olduğu için vardır, ki başkalarına göre olmayabilirler veya etik açıdan uygunsuz olarak nitelendirilebilirler, oysa biz, çok iyi biliriz ki, insanlar bu konuda bizi ne kadar rencide ederse etsin, biz, sahip olduğumuz tüm değerler peşinde koşmaya devam ederiz. Çünkü, sahip olduğumuz değerleri, hayatımızın ilgili alanlarında simgeleştirmişizdir, ve onlara simge unsurunu veren şey, bizim onlara atfettiğimiz önemdir, ayrıca, onların, bizim tarafımızdan ifade edilmelerinin reddedilmeleri, şüphesiz ki, iradelerimizin de reddedilmeleri anlamına gelecektir, böyle bir durumda da, insanın göstereceği rasyonel tavır, benimsediği değerlerin mücadelesini sürdürmek olacaktır. Çünkü o bilir ki, hayatının ilgili alanlarında simgeleştirdiği bütün değerler, onun iradesi ile açığa çıktığı için, onun sayesinde vardır, dolayısıyla, ona yapılan her müdahale, o insan için, kendisine, kendi şahsına yapılmış sayılır. Bundan daha doğal ne olabilir ki, üstelik bu düşünceyi açıklayabilecek niteliğe sahip, günlük dilde ve hayatın her alanında kullandığımız çok basit bir ifade vardır; o da sahipliktir. Sahiplik, mülkiyetin doğasındaki yapıtaşıdır, o halde, kendilerine değer atfettiğimiz ve hayat tarzı olarak kabul ettiğimiz her türlü düşünce ve hislerin, sadece ahlaki davranış çerçevemiz değil, ayrıca, bizim mülkiyetimiz olduğu sonucuna da ulaşmış olmaktayız. Bu, akabinde, mülkiyetlerimize varlık kazandıran unsurun ne olduğu sorusunu akıllara getirecektir, ki, onlara varlık kazandıran da bizim kabulümüzdür. Toplumda yer alan tüm bireylerin hepsinin de reddettiği bir şey, bugün toplumda mevcut değildir, ancak, bir tanesinin bile, üzerinden fayda sağladığı veya varlığının ona mutluluk verdiği herhangi bir şey de, bugün mevcudiyetini korumaktadır. Bunun esas sebebi, kişinin, sahip olduğu herhangi bir şeye önem atfetmesi, onu hayat tarzının içine alması ve onu anlamlandırmasıdır. Bu aşamada, düşünce ya da başka herhangi bir şey, o birey için bir semboldür. Çünkü o, bireyin, toplumda ifadesini sağlayan en temel değer halini almıştır. Domuzunuz yoksa, domuz yetiştirenler birliğindeki insanların sizi tanımamaları normaldir. Ve siz, bu toplulukta tanınmak istiyorsanız, yapmanız gereken şey, hemen bir domuz sahibi olmaktır. Sahip olduğunuz domuz, tanınmak istediğiniz yerde sizin statünüzü yükselten bir unsur halini almışken, dini bir cemaatte ise statünüzü bırakın küçültmeyi, direk iptal eden bir unsur haline gelebilir. Bu örnekte, esas vurgulanmak istenen nokta şudur; toplumda, parçalı ve birbirinden tamamen farklı yapıların kurulması gerektiği… Bu, örnekten de anlaşılacağı üzere, kişinin, yekpare biçimde bir toplumda herhangi bir statü sahibi olamayacağı, yer almak istediği konuma göre, - gerekli- varlık sahibi olması gerektiğidir. Dini cemaatin neden oluştuğu bellidir, kural koyabilir, kurallarına uymayanı cezalandırabilir, istediği kişiyi içine almayabilir. Çünkü, bu cemaatin kuralları bellidir, kurallarına varlık veren şey ise, kuralları ile uyumlaştırdığı amaçlarıdır (amaçlarının onun simgesi olduğunu belirtmeye gerek yoktur herhalde). Domuz yetiştirenler birliğinin de kuralları vardır, ve yine burada da, kurallara vücut veren amaçları vardır. Domuz, dini cemaatte kişinin reddedilmesinin sebebiyken, domuz yetiştirenler birliği için gerekli olan yegane şeydir. Domuz, o halde, iki türden, birbirinden farklı manaya sahip olmaktadır: Birine göre kötü, birine göre gerekli. Domuz, dini cemaate göre kötüdür, çünkü savunduğu amaçlara göre kötülük taşımaktadır. Ötekine göre de, domuz, gereklidir, çünkü varlığı, onun için, faydalıdır.

Burada, toplumun geri kalanının yapması gereken şey, sembolleştirilen şey konusunda, yekpare hüküm vermek olmamalıdır, aksi takdirde, domuzun ya kötü olduğu ya da sonsuz derecede önemli olduğu anlamına ulaşılacaktır. Bu, iki bakımdan sakıncalıdır: ilk olarak, eğer cemaatin istediği gibi kabul edilirse, o zaman, domuzu faydalı ve gerekli görenlerin varlıkları da inkara girecektir. Domuzun faydalı bir şey olduğuna dair inanç, ancak, domuzu faydalı gören birileri varsa mümkündür. Bu nedenle, domuzu yasaklamak, ondan fayda sağlayanları da ihmal etmek anlamına gelecektir. Bu, hiçbir etik temelde tartışılmaması gereken bir konudur. Kısaca, bu, ironi andıracak bir şekilde, şunun varlığını bize gösterir, tıpkı yukarıda bahsetmiş olduğum gibi,: değerleriniz uğruna ya da başka herhangi bir gerekçe ile kabul etmediğiniz bir şey, toplumda mevcutsa, bu, onu, mutlaka kendi değerleri uğruna kabul eden başkalarının olduğunu bize kanıtlamaktadır. Reddettiğimiz ya da kabul ettiğimiz, her ne varsa, ortaya çıkışları, insan iradesine bağlıdır, ve onların inkarı ya da yasaklanması, onları ortaya çıkaran iradelerin de yasaklanması ve inkar edilmesine sebep olacaktır. İkinci olarak da; domuzun yasaklanması, insanların, domuza yönelik bakış açısına ve algılamalarına yönelik bir kuralı da beraberinde getirecektir. Bu, herkesin, her domuza, herkes gibi aynı şekilde bakması gerektiğine dair, medeniyetle uzaktan yakında ilgisi olmayan derin bir safsatayı yaratacaktır. Algısal özgürlük, Humboldt’u anlamamız için bunun gerekli olduğunu düşünüyorum, her tür gerçeğin, toplumda var olabilmesine imkan kazandıran, bununla da kalmayıp, tüm bu rölatif gerçeklikleri, her tür baskı ve kural düzenlerinden koruyan felsefi bir değerdir. Bu, her tür farklılığın, ve tabii her tür farklılığı ortaya çıkartan iradenin, toplumda yaşamasına imkan kazandıran bir gelişmedir.

Sembolleştirme, veyahut, simgeleştirme özgürlüğü, ifade özgürlüğünden farklı düşünülemez, zira, sembole konu olan şeyin açığa çıkartılması, ilk olarak bir ifadenin ortaya çıkartılmasıyla mümkündür. Demek ki, her türlü simge veya sembolün arkasında, ona vücut veren bir ifadeyi aramak lazımdır. Sembolün yasaklanması, onu oluşturan ifadenin ve o ifadeyi yaratan iradeye sahip insanın da yasaklanması anlamına gelir ki, insan hayatının ilk özgürlük olduğunu ve medeniyetin üç özgürlük anlayışı – hayat, hürriyet, mülkiyet - üzerine kurulu olduğunu düşünen bizler için bu, cinayetten başka bir şey değildir.

Son Güncelleme ( Pazartesi, 04 Şubat 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans