| Kanaltürk'ü de Liberaller Savunacak |
|
|
| Pazar, 30 Eylül 2007 | |
|
KANALTÜRK, yasal düzenleme ve ilke ve kararımıza karşın, seçim dönemi içinde 24-25-26-28 Haziran 2007 tarihleri arasında saat 20:00'da yayınlanan Ana Haber Bülteni ve saat 13:00'da yayınlanan Editör Masası isimli öğle haberlerinde yer verilen siyasi haberlerde birçok siyasi partinin haberleri güncel olarak aktarılırken, Adalet ve Kalkınma Partisi ile ilgili haberler ve hükümetin uygulamalarının Başbakan Tayip ERDOĞAN'ın geçmişteki konuşmalarına da vurgu yapılarak kamuoyu yönlendirebilecek yorumlarla aktarıldığı, tek yönlü, taraf tutan yayınlar yapıldığı Radyo Televizyon Üst Kurulu ile İzleme ve Değerlendirme raporundan anlaşılmaktadır” Kararda yazılanlara bakılırsa RTÜK’ün, Kanaltürk’ün taraflı yayın yaptığına hükmedip halkı bu tip yayınlardan kurtarma gibi bir misyon edindiği anlaşılıyor. İlk olarak şunu sormak istiyorum, “Taraflı yayın nedir?” ya da “Bir yayının tarafsız olma gibi bir ihtimali var mıdır?”. Ben bir haber dairesini idare eden kişilerin, kendilerinin dışında akan sosyal ya da siyasal hayata doğa bilimlerine özgü bir deneysel mantıkla yaklaşabileceklerine ihtimal vermiyorum. Her ne kadar objektif olduğunu iddia etse de bütün haberler onu yapan muhabirin, kameraya alan kameramanın, metni yazan editörün, o haberin haber sırasını belirleyen daire başkanının hatta onu okuyan spikerin yorumuna maruz kalır ve objektifliğini yitirebilir. Tıpkı sosyal bilimlerle uğraşan ve sosyal bilimleri açıklamaya çalışan bilim adamları gibi, habercilerin de kendi değer yargılarından ne kadar sıyrılmaya çalışsalar da bunu başaramayacaklarını düşünüyorum. Yani kendi algıladıkları sosyal dünyayı yine kendi lisanlarıyla ve yansıtma yetenekleriyle yorumlarlar ki, bu en objektif ve tarafsız olduğunu iddia eden haber dairesinde bile tarafsızlığı ortadan kaldıracak bir durumdur. RTÜK’ün suçlamalarının dışında tutulan ve yıllardır objektif ve tarafsız haberciliğe örnek gösterilen TRT’nin bile bize sadece iktidardaki partinin atadığı genel müdürün ve arkadaşlarının önemli gördüğü haberleri yayınladığını düşünürsek, RTÜK’ün objektiflik kriterinin ne kadar tutarsız olduğunu aslında açıklama konusunda yeterli bir referans gibi görünmektedir. Bu bağlamda sormak istediğim ikinci soru ise “ Bir haber bülteni tarafsız olmak zorunda mıdır?”. Bence değildir. Biraz önce de iddia ettiğim gibi tarafsız olamazlar ve olmak zoruda değildirler. Her habercinin kendisine göre benimsediği bir önem hiyerarşisi olabilir. Mesela A Kanalının haber müdürünin hiyerarşik önceliği sivil-asker ilişkilerindeki tansiyonun yğksekliği olabilir ve genelkurmay başkanının hükümet aleyhine söylediği sözleri, “askerden hükümete sert uyarı” şeklinde ilk haber olarak yayınlayabilir. Bu gazeteci, askerlerin siyasi süreçlere müdahil olmasını savunan bir gazetecei olabilir ve bu onun için önemli bir haberdir. Dahası bu habere öncelik vererek askerlerin siyasete ağırlıklarını koyma girişimlerini de desteklemiş olur. Öte yandan B kanalının yöneticisi ise askerlerin siyasete aktif olarak katılımını desteklemeyen birisi olabilir ve ilk haber olarak hükümet üyelerinin yaptıkları mitinglerde halkın onlara yoğun sevgi gösterisinde bulunduğunu geçebilir. Bunu yaparken hem hükümetin arkasında yoğun bir halk desteği olduğunu göstermiş olur hem de askeri müdahalelere karşı halkın hükümeti sahiplendiğinin propagandasını yapar, yani hükümetin iktidarını pekiştirir. Bu noktada, şu iddia edilebilir ki haber programları ya da ana haber bültenleri, haber dairelerini yöneten kişilerin idelojilerini serbestçe destekleyebilecekleri bir platform olabilir. Bu durumun özgürlükler açısından önemli bir gelişme göstergesidir ki, farklı görüşleri savunan haberciler, sosyal ve siyasal dünyayı kendilerine göre yorumlarlar ve kendilerini izleyen insanları etkilemeye çalışırlar. İnsanlar da kendi değer yargılarını ve önceliklerini doğru yansıttıklarına inandıkları haber bültenini izlerler. Burada, liberallere göre, devletin müdahalesini gerektiren tek durum bir manyağın bütün televizyonların alıcılarını ele geçirmesi ve kendi önceliklerini ifade eden haber bülteni dışındaki bütün kanalları iptal etmesi durumunda doğabilir. Burada da ceza, zorla izletilen kanala değil bu eylemi yapan kişiye verilmelidir. Yazımın ikinci kısmını ise başta “kanaltürk” olmak üzere diğer medya kuruluşlarına tarafsız olmadıkları için cezalar veren RTÜK’e karşı bizlerin, yani liberallerin nasıl tepkiler vermemiz gerektiği kısmı oluşturuyor. Yakın tarihimiz saymakla bitmeyecek kadar çok özgürlük ihlaliyle dolu, fakat ben bizzat tanık olduğum 28 Şubat süreciyle bazı karşılaştırmalar yaparak yazıma devam edeceğim. 28 Şubat sürecinin en fazla hissedildiği günlerde Liberal Demokrat Parti’nin gençlik kollarında çalışıyordum ve her hafta Pazar günü bir özgürlük ihlalini (o sıralar konu bulma konusunda pek sıkıntı çekmiyorduk) protesto ediyorduk. Gayet içkili olduğum bir gecenin soğuk bir sabahında Küçükyalı’daki evimden kalkıp ( ki Anadolu yakasında, Kadıköy Maltepe sınırındadır) Hadımköydeki Fatih Üniversitesi kampüsüne gittiğimi hatırlıyorum ( ki bu kampüs Avrupa yakasındadır ve Edirneye İstanbul’dan daha yakındır). O günlerde Fatih Üniversitesi’nin kapatılacağından bahsediliyordu ve arkadaşlarımla, basın açıklaması yapmak için okulun önüne kadar gitmeyi istemiştik. Fatih Üniversitesi’nin İslami bir cemaate yakın olduğu biliniyordu. Benim ise bu cemaatle hiçbir alakam yoktu. Cemaatleri zaten sevmezdim ve bireyselliğe aykırı bulurdum, aralarına katılmayı düşünmemiştim ve hayat tarzlarımız çok farklıydı. Fakat, insanların özel hayatlarının dokunulmazlığına inanıyordum ve siyasal otoritenin bir üniversiteyi sadece bağlı bulunduğu vakfın dini eğilimlerine bakarak kapatmasını yanlış buluyordum. Bu üniversiteyi kuranlar gibi düşünmüyordum fakar onların düşünme özgürlüğüne sahip olduklarını düşünüyordum. O dönemde eğer, İslami eğilimli basın sansüre uğrasaydı, kapatılsaydı ya da ceza verilseydi, onlar için de bütün liberaller olarak ayağa kalkacağımızı, yazılar yayınlayacağımızı ve onların bireysel özgürlüklerini savunacağımızı sanıyorum. Ne var ki, 28 Şubat sürecinde kapatılan siyasal İslamci partilerin haklarını savunurken gösterdiğimiz kararlılığımızı veya İslami cemaatlerin kurdukları eğitim kurumlarının devam etmesi gerektiğini iddia ederken büründüğümüz tutarlılık zırhını aradan geçen 10 yıl içerisinde muhafaza edemediğimizi düşünüyorum. Bizim gibi düşünmeyen insanların düşünme haklarını savunma konusunda seçici davrandığımız konusunda ise endişeliyim. Kanaltürk’e verilen kapatma cezasına karşı ısrarla koruduğumuz suskunluğumuzu da bu seçkinciliğimize bağlıyorum.28 Şubat döneminin yarı asker-yarı sivil yöneticilerinin siyasal otoriteyi kullanarak, demokrasinin geleceği için yaptıkları hak ve özgürlük ihlallerinin bir benzerini “kanaltürk” için şimdi biz yapıyoruz. Yani demokrasinin geleceği için bireysel özgürlüklerin ihlal edilmesine ses çıkarmıyoruz. Otoriter yönetim tarzını savunanların kendilerini ifade etme özgürlüklerinin kısıtlanmasını demokrasinin geleceği açısından ve Kant’tan esinlenerek icat ettiğimiz ahlaki prensipler açısından belki olumlu da karşılıyoruz. 10 sene evvel, kanlı ya da kansız bir İslami devrim isteyen, piyasa ekonomisine, modern para ve iktisat teorilerine inanmayan, üniversite rektörlerinin baş örtüsü takanların önünde selam durması gerektiğini iddia eden bir siyasal partinin kapatılmasına tepki veriyorduk. Ve ne olursa olsun bu tepkileri vermenin liberalizmin namusu olduğunu iddia ediyorduk. Liberal olmayan ve liberalizme inanmayan, hatta liberalizmin kurduğu dünya sistemiyle kavgalı olan insanların siyasal olarak kendilerini ifade etme hürriyetlerini müdafa ediyorduk. Şimdi ise, yine liberal olmayan, otoriter bir askeri yönetim çığırtkanlığı yapan, üniversitelere başörtüsüyle giriş yasağını destekleyen, piyasa ekonomisine, özelleştirmeye, uluslararası para akışına ve finans piyasalarına inanmayan, liberal teori üzerine kurulan dünya sistemini sömürge düzeni olarak adlandıran bir medya grubunun ana haber bültenlerinin yasaklanmasına sessiz kalıyoruz. Halbuki ne siyasal İslam ne de militer Kemalizm bireysel özgürlüklerimiz konusunda bize farklı gelecekler vadetmiyor. Her ikisi de liberal teorinin ortaya koyduğu değerler, reddediyor siyasal otoritenin bireylerin hayatlarını ideal insan olmaları için düzenlemesi gerektiğini vaaz ediyor. Bu noktada siyasal İslamın kendini ifade etme konusunda yaşadığı sıkıntıları kendine dert edinen benim de aralarında bulunduğum liberal aydınlar neden militer bir Kemalizmin maruz kaldığı ihlallere karşı kayıtsız kalıyoruz. Bunun iki açıklaması olabilir. Ya biz bilinçaltımızda büyüttüğümüz muhafazakarlığımıza karşı kayıtsız şartsız bir sadakat içindeyiz ve bu sadakat her türlü kavramsal değerlerimizin önüne geçiyor. Yani biz liberalizmi temel özgürlük dinamiklerine olan bağlılığımız için değil sadece 28 Şubat sürecinde zor durumda kalan İslami-muhafazakar kesime yaşama alanı yarattığı için seçtik. Ya da biz gerçekten liberalizmin temel niteliklerine geçici ve algısal değil kavramsal bir bilinçle bağlıyız ve özgürlük savunusu yaparken hiçbir seçkincilik ve intikamcılık duygusuyla hareket etmiyoruz. Sadece, bir kafa karışıklığı içerisindeyiz ve asıl mücadele edilmesi gerekenin otoriter ideolojiler kadar devlet olgusu olduğunu unutmuş durumdayız. Ben bir liberalim ve siyasal otoritenin sadece liberal düşünceye sahip insanların özgürlüklerini garanti altına almasını istemiyorum. Bir islamcı, bir komünist ve ya neo-kadrocu Kemalist gibi bencil değilim. Kendim gibi düşünmeyen insanların da özgürlükleri için savaşmak ve mücadele etmek sorumluluğunu taşıyorum. Ve özgürlüklerin önündeki en büyük düşmanın sadece İslamcılık, Komünizm ya da Kemalizm olduğunu düşünmüyorum. Bana göre özgürlüğün en büyük düşmanı totaliter ve otoriter yaklaşımlar kadar her fırsatta vatandaşları için ideal hayatlar yaratma konusunda inisiyatif almaya hazır olan devletin ta kendisidir. Kavram olarak devlet, bir düzenleyici mekanizma olarak hayatlarımızda kaldıkça en demokratik yönetimler, sivil anayasalar bile özgürlüklerimize yöneltilmiş tehdit olarak karşımıza çıkabilir. |
|
| Son Güncelleme ( Perşembe, 17 Ocak 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


