Türk Eğitiminde Avrupalılaşma Süreci (1) Yazdır E-posta
Yazar Ekin Genç   
Pazartesi, 17 Eylül 2007

[ Hareketimizin yeni üyelerinden ve Antalya Lisesinde Okuyan Genç Arkadaşımız Ekin Can Genç, Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği konulu Makale Yarışması 'nda 3.lük aldığı yazısı ile bizlere merhaba diyor... ]

I.         Değişen ve Gelişen Eğitim Sistemi Anlayışı

 1.         Kıyılarımıza vuran ilk Avrupaî dalgalar

 Kimi tarihçiler, “alafrangalaşma” sürecimizi Osmanlı’da yaşanan Lâle Devri (1718-1730) ile başlatıyor, kimileri ise 1848’de Macaristan ve Polonya’nın Rusya’ya karşı ayaklanmasından sonra Osmanlı’ya doğru oluşan göç akınıyla. İkinci görüşü savunan tarihçiler, Türklerin Avrupa’ya olan ilgisinin çok eskilere dayandığını söylemekte. Bu ilginin Avrupalılaşma gibi bir olguya dönüşmesi, Konstantin Borcezski (Mustafa Celaleddin Paşa) gibi birçok Macar ve Polonyalı aydının Avrupaî anlayışlarıyla yeni vatanları olarak gördükleri Osmanlı’ya gelişinden sonra başlamış. Eğitim alanında Avrupalılaşma ise, 1869'da yayınlanan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile gerçekleşmiş. Bu tarihten sonra Osmanlı, Avrupaî tarzda bir eğitim sistemini benimsedi ve hızla Avrupalılaşmaya başladı. Üstelik, “baskı dönemi” olarak da nitelendirilen II. Abdülhamit döneminde bile hızını kaybetmeyip; aksine ilerlemeye ve yayılmaya devam etti. 20. yüzyıla gelindiğinde ise, Osmanlı bu sürecin büyük meyvelerini toplamaya başladı: ülke sorunlarına özgün çözümlere üretebilen Osmanlı aydınları…

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına kadar, Osmanlı, Doğu ve Batı, eski ve yeni gelenekler arasında gidip gelmeye devam etti. Türkiye Cumhuriyeti kurulmasıyla, eğitimsel anlamdaki neredeyse tüm eski gelenekler geride bırakıldı. 1924’te Atatürk’ün eğitimdeki reformlar zincirinin ilk halkası olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabul edilmesi sonucunda ise tam anlamıyla Avrupaî sisteme geçilmiş oldu. Cumhuriyet’in gençlik yıllarından günümüze kadar da ne reformların ardı arkası kesildi, ne de örnek alınan yüz değişti. 1963 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin gerçekleşmesini öngören Ankara Ortaklık Antlaşması ile 1973’te yürürlüğe giren ve bu antlaşmanın bir parçası varsayılan katma protokolü yayınlanmıştır. 10-11 Aralık 1999 tarihinde Türkiye’nin resmen AB’ye aday ülke statüsü kazanması, ilk büyük adımların atılmasında rol oynadı. 6 Ekim 2004’teki Avrupa Komisyonu’nun müzakere başlatma kararı ve ardından 17 Aralık’ta gerçekleşen AB Devlet ve Hükümet başkanları zirvesinden çıkan Türkiye ile müzakerelerin 3 Ekim 2005’te başlanacağı kararları ise, reformları hızlandırdı.

 


2.         AB Eğitim Standartları: bizim için ne anlam taşıyor?

Çevremde yaptığım küçük anketlerden edindiğim deneyimlere dayanarak söyleyebilirim ki; AB Eğitim Politikası’nın temel amaçlarından haberdar olan öğretmenlerin ve öğrencilerin sayısı tahminlerimin de altında. Birçok kişi AB’nin tek tip bir eğitim modeli hedeflediği düşüncesinde. Bu kanıya sahip olanlar, eğitim alanında yapılan ve yapılacak büyük reformlara karşı fazla inançlarının olmadığını söylüyor, neden olarak da sosyo-ekonomik faktörleri öne sürüyor. Bana göre, tüm bu yanlış anlaşımların arkasında kulaktan dolma bilgilere bayılan, araştırıp ve sorgulayıp öğrenme ihtiyacı pek duymayan, doğrusu pek cazip bulmayan, köklü bir toplumsal ruh yatıyor. Lizbon Eğitim Stratejileri’nin temel hedeflerinden birini de işte tam bu, öğrenmenin daha çekici hale getirilmesi, oluşturuyor.

Sanılanın aksine, birliğin temel değer ve prensiplerinden birini oluşturan “ulusal kimliğe saygı” kavramına paralel olarak AB, yürüttüğü eğitim politikasında ülkelerin tek tiplik içine girmek yerine ulusal özelliklere ve karşılıklı görüş alışverişine dayalı eğitim anlayışını desteklemektedir. Aynı zamanda tüm ülkeler, sosyo-ekonomik durumlarına göre sistemlerini, belirlenen genel ilkeler ve kriterlerle çelişmemesi şartıyla, uygulamakta serbesttirler.

 
3.         Avrupa’nın zorlu rekabet alanı

Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink’e göre eğitim, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tüm reformlar içinde, en zorlu görevleri ve en büyük fırsatları barındıran alan. Ona göre, gelişen ve küreselleşen dünyamızdaki ülkelerin kendilerine sormaları gereken birinci soru artık “Ne kadar sanayileştim?” değil, “İş gücüm ne kadar eğitimli?” olmalıdır. Nitekim yüksek eğitim düzeyine ulaşmış ülkeler dünyada yaşam standardı açısından ilk sırada olanlardır. Bu amaçla son yıllarda Türkiye; temel eğitimde tama yakın okullaşma sağlamış, eşitlik konusunda ciddi ilerlemeler kaydetmiş, çağdaşlaştırılmış müfredat geliştirip uygulamaya koyma çalışmalarına başlamış ve eğitim ağlarına (OECD, AB, UNESCO) katılmıştır. Ancak yine de, bu sistem asıl amacına ulaşamadı ve Türkiye’nin AB üyeleriyle rekabet edebilmesi için daha büyük değişikliklere ihtiyaç olduğu ortaya çıktı.

Son Güncelleme ( Pazar, 05 Ekim 2008 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans