12 Eylül
1980 askerî darbesinin ürünü olan 1982 Anayasası, Türkiye'de anayasa kavramının
bu yazı boyunca değine geldiğimiz boyutları bakımından birçok sorunlar içeren
bir yapı getirmenin yanında ve bundan daha da önemli olarak, otoriter, hak ve
hürriyet aleyhtarı, demokratik standartlara uymayan kurumlaşmalar ve
uygulamalar getirmiştir. Önce, anayasa kavramının birinci boyutuyla başlayalım.
Devletin yasama-yürütme ilişkileri ile ilgili teşkilâtlanma özelliklerini
ilgilendiren bu boyutta 1982 Anayasası, özellikle Cumhurbaşkanlığı makamı ile
ilgili olarak sistemin niteliğini anlaşılmaz kılan bir garabet yaratmıştır.
Garabet, 1982 Anayasası'na göre Cumhurbaşkanı'nın "yetkili ama
sorumsuz" olmasından kaynaklanmaktadır. Hatırlatmak gerekirse, Türkiye'nin
târihî tercihi olan parlâmenter sistemde yürütme organı yasama organının
içinden çıkmakta ve ona karşı sorumlu olmaktadır. Bu sistemde asıl sorumluluk
Bakanlar Kurulu ile tabiî Başbakan'a aittir, dolayısıyla da yürütme (eski
deyimle icrâ) yetkisi de Bakanlar Kurulu ile Başbakan'dadır. Buna karşılık,
yine bu sistemde bir Cumhurbaşkanı vardır ama yetkileri sembolik (yahut
"törensel") nitelikte olduğundan, sorumsuzdur. 1982 Anayasası'nda bu
sorumsuzluk korunmuş fakat yürütmeyle ilgili olan (icrâî) yetkileri
artırılmıştır. Böylece sistem parlâmenter sistemden sapmıştır, ama
yarı-başkanlık veyâ başkanlık niteliğini de almamıştır. Cumhurbaşkanı'nın
yetkili ama sorumsuz olmasından kaynaklanan ve açık bir hukuktan sapma
niteliğinde olan bu düzenlemeden kaynaklanan sorunların günümüzde Cumhurbaşkanı
ile parlâmento çoğunluğunun yasama tasarrufları ve yine Cumhurbaşkanlığı ile
hükümet arasındaki yürütme işlemleri alanlarında nasıl kritik biçimlerde
tezâhür ettiği herhâlde bilinmektedir.
1982 Anayasası'nın hukuk devleti ve temel hürriyetler ile ilgili boyutta,
özellikle bununla bitişen bir bağlamda, demokratik meşrûiyet ilkesinin
gerekleriyle de çatışmalı bir ilişki içinde olması da ayrı bir sorun
kaynağıdır. Temel hak ve hürriyetleri geniş ölçüde sınırlandıran bir hukukî
düzenleme getiren 1982 Anayasası, yapıcı önderinin deyimiyle, Türkiye'ye
"bol gelen" 1961 elbisesini daraltmak suretiyle, toplumun siyâsî
olarak kendisini ifâde etmesinin önüne de büyük engeller getirmişti. Sâdece
2001 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişikliklerinden bazılarına işâret
etmek bile, 1982 Anayasası'nın temel hak ve hürriyetler bakımından nasıl bir
düzen getirmiş olduğunu ortaya koymaya yetecektir. 1982 Anayasası'nda 2001
yılında yapılan değişikliklerle, temel hak ve özgürlüklere ilişkin genel
sınırlama sebebi kaldırılmış, böylece hak ve özgürlüklerin ancak her bir ilgili
maddede sayılan sebeple sınırlandırılabileceği kabûl edilmiş, sınırlandırmanın
hakların özüne dokunamayacağı ilkesi yeniden kabûl edilmiş ve bir hakkın kötüye
kullanılması olarak görülebilecek olan durumlar olabildiğince
sınırlandırılmıştır.
Buraya kadarki açıklamalarımız, Türkiye'nin neden
yeni bir anayasa ihtiyacı içinde olduğunu kavramsal ve tarihî olarak
temellendirme amacına yönelikti. Bu amaçla yapılan izahat içinde, "Türkiye
için nasıl bir anayasa düşünmek gerekir?" sorusuna yönelik ipuçları da yok
değildi. Şimdi nasıl bir anayasaya ihtiyacımız olduğu sorusuna ilişkin
cevabımızın anahatlarını daha somut ve daha sistematik olarak ortaya koyabiliriz.
Bu defa, bir anayasayı oluşturan kurucu iradenin niteliğinden hareketle
başlayalım. Anayasa kuralları, öncelikle bir devletin hukukî varlığını ve temel
düzenini tanımlamakta ise o zaman bu tanımın dayanağını oluşturan "kurucu
irade"nin mutlaka bir öznesinin olması gerekmektedir. Türkiye'nin çok
partili siyasî hayat içinde sahip olduğu anayasaların tümü, bu kurucu iradeyi,
millî egemenlik anlayışı uyarınca; fakat soyut olarak "millet"e ait
bir özellik olarak kabul etmiştir. İlk bakışta Fransız Devrimi sonrasında
Avrupa'dan başlayarak gelişen klasik anayasacılığın çizgisiyle uyumlu gibi
görünen bu durum, gerçekte anayasaların nasıl oluşturulduklarına bakıldığında,
kendisiyle çelişkili bir manzara ortaya koymaktadır. Egemenlik, yani anayasa
yapmak söz konusu olduğunda sahip olunması gereken kurucu irade eğer millete
aitse, o zaman bu iradenin ancak ve ancak millet tarafından
"doğrudan" veya onun "seçilmiş temsilcileri aracılığıyla
dolaylı" olarak kullanılması gerekirdi. Halbuki, 1961 ve 1982 anayasalarının
ortaya çıkışındaki kurucu irade, "millet adına", bu iki anayasaya da
vücut veren askerî iradenin belirleyiciliği altında oluşturulmuş heyetlerce
ortaya konulmuştur. İki anayasa da millet kavramının zorunlu kıldığı seçime
dayalı demokratik temsil aracılığıyla belirlenen kurucu iradeler tarafından
yapılmamış olmakla, kendi içlerinde çelişkili olmuşlardır. Çelişki, bu
anayasaların, içlerinde yazılı olan "egemenlik millete aittir, millet
egemenliğini Anayasa'nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle
kullanır" temel hükmü ile en temel hükmü koyan iradenin millete ait veya
milletten sadır olmaması arasındadır. Bu çelişkinin millî egemenlik ile
demokrasiyi özdeşleştirerek aşılması düşünülebilirse de, klasik anayasacılığın
bu formülü çağdaş demokrasinin ilkeleri bakımından uygun görünmemektedir. İki
nedenle:
(1) Millî egemenlik anlayışı, toplumda var olan çoğulculuğun sınırlarını
sosyo-ekonomik taleplerle sınırlandırarak, çağdaş demokrasinin olmazsa olmaz
koşulu olan kültürel farklılıklarının siyasî ifade imkânlarını ya daraltmakta
veya büsbütün ortadan kaldırmaktadır. (2) Millî egemenlik, Türkiye'nin de
hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği gibi "milletlerüstü"
(supranational) oluşumlarla bağdaşmamaktadır. Bu durumda, Türkiye anayasacılığında,
askerî darbe dönemlerine bağlı olarak ortaya çıkmış olan, normatif olarak millî
egemenliğe dayandığını kabul eden; ama millî egemenliğin gerektirdiği (ama
bugünkü çağdaş demokratik çoğulculuğa uymakta zorlanan) ölçülerde dahi
demokrasi eksiklikleriyle malûl bulunan çelişkinin aşılması için yeni bir
anayasa modeli düşünmek gerekmektedir. İşte, başta AK Parti olmak üzere bazı
siyasî partilerin seçim sath-ı mailinde kamusal tartışma gündemine getirdikleri
"sivil anayasa" kavramını bu düşünce temelinde anlamlandırmak
gerekmektedir.
Sivil anayasanın temel nitelikleri...
Böyle bakıldığında, "sivil anayasa" kavramı, mutlaka şu niteliklere
sahip olmalıdır: (1) Cumhuriyet, Türkiye devletinin temel niteliğidir. Türkiye
Cumhuriyeti'nin bütün anayasalarında, birinci maddeye konulmuş bulunan bu
niteliğin en önemli ifadesi, 'cumhuriyet' kavramını insanlığa armağan etmiş
bulunan Antik Çağ Roma dünyasından kalma "herkesi ilgilendiren konularda
kararların da herkes tarafından alınması gerektiği"dir. Bu ifadedeki herkesten
kasıt tüm yurttaşlardır. Dolayısıyla ifadenin "tüm yurttaşları
ilgilendiren (kamusal) konularda kararlar da yurttaşlar tarafından
alınmalıdır" diye okunması gerekir. (2) Bu ifadenin gerçeklik
kazanabilmesi için, yurttaşların kamusal eşitliği şarttır. Bu "yurttaş
eşitliği"nin de üç şartı vardır: (a) Tüm yurttaşlar hem hukuk önünde hem
de birbirleri nezdinde eşit olmalıdırlar. (b) Kamusal gündemin belirlenmesinde
ve gündem konularıyla ilgili bilgilere erişebilmek bakımından hiçbir yurttaşın
önceliği ve/veya ayrıcalığı olmamalıdır. (c) Kamusal gündem konularında ve bu
konuların tartışılmasında tabular olmamalıdır. (3) Sözü edilen bu ilkelerin
gerçekleşmesi için ise her yurttaşa ihlal edilmesi mümkün olmayan bir özgürlük
alanının tanınması, bu özgürlük alanı içinde her yurttaşın kendi fikirlerini ve
iradesini oluşturmasına imkân verilmesi gerekmektedir. (4) Dolayısıyla, sivil
anayasa kavramı, mutlaka temel siyasî hak ve hürriyetleri, bu hak ve
hürriyetlerin ihlal edilmelerini imkansızlaştıracak hukuk devleti mekanizmalarını
içerecektir. (5) Yurttaş eşitliği, yurttaşların kamusal tartışma gündemini
oluştururken ve bu gündemin konularıyla ilgili karar alma süreçlerine
katılırlarken, kendi farklılıklarını da ortaya koymaları imkânı anlamına
gelmektedir. Yurttaşlar arasındaki farklılıklar, etnik köken, dinî inanç,
cinsiyet gibi öğelerin etkileriyle oluşmuş "kültürel farklılıklar"
ile sınıf ve statü farklılıkları niteliğinde olabilir. Bu farklılıkların
"eşitlik" içinde kamusal olarak ifade edilebilmesi için, farklılığın
dezavantajlı kıldığı, yani kamu alanında temsil imkânını zorlaştırdığı kesimler
lehine ayrımcılık (pozitif ayrımcılık) yapılmalıdır. (6) Devletin temel
kurumları, bu yurttaş eşitliği ilkesine dayalı kamusal karar-alma süreçlerinin
anlamlı bir biçimde işleyebilmesi amacıyla yapılandırılmalıdır. Buna göre,
devletin yasama fonksiyonu en temel fonksiyon olduğuna göre, öncelik ve
belirleyicilik yasama fonksiyonun teşkilatlanması ve işleyişi üzerinde
olmalıdır. Kısaca "parlamenter sistem" bu gerekliliği karşılayabilirse
de, bu sistem tercihini mutlaka "ademi merkeziyetçilik" (yerinden
yönetim) ilkesinin en gelişmiş boyutlarıyla hayata geçirilerek takviye edilmesi
zorunludur.
Cumhurbaşkanı seçimiyle ortaya çıkmış olan ve yüzeysel bir bakışla Anayasa
kurallarının oluşturulmasındaki eksikliklerden veya yorumlanmasından
kaynaklanıyormuş gibi görünen kriz, yukarıdaki gibi anlaşılan bir "sivil
anayasa"nın somutlaştırılmasıyla aşılacaktır. Böylece, sadece şimdi
kurumsal düzeyde yüzeye vurmuş olan kriz değil, daha derinlerde demokrasi
eksikliği nedeniyle yaşanmakta olan siyasî meşruiyet krizi de aşılmış ve
Türkiye'nin ilerlemekte olduğu "milletlerüstü" Avrupa üyeliğinin
gerçekleşmesinin önündeki önemli bir engel de kalkmış olacaktır.
|