| Ya Hep Beraber Özgür Olacağız Ya da Hep Beraber Tutsak Kalacağız |
|
|
| Yazar Muammer Kaya | |
| Salı, 08 Haziran 2010 | |
|
Bir sıkıntımın olup olmadığımı sordu. Şaşırdım ve elimdeki kelepçelerin beni çok sıktığını söyledim. O konuştukça aslında o kadar da kötü biri değilmiş, demeye başladım. Biraz sonra da tuhaf bir şekilde, ilk başta hiç tekin bulmadığım bu adama güvenmeye başladım. Birden, elini uzatsana, dedi. Neyi denemek istediğini anladım ve “Anahtarlar, kelepçelerin anahtarı değil” dedim. O da, “Olsun, benim anahtar da benim kelepçeyi açmadı; ama belki senin kelepçeyi açar, denemekten zarar gelmez” dedi. Uzattım elimi ve o da ne! Kelepçeler açıldı! “O zaman benim anahtarı da senin kelepçede deneyelim” dedim. Benim anahtar da onun kelepçesini açtı. Bizi gören diğerleri de ellerindeki anahtarları birbirlerinin elindeki kelepçelere denediler ve bir müddet sonra herkes, ellerindeki kelepçelerden kurtuldu! İnsanlık tarihi boyunca, insanın “birey” olarak var olması ve kendini gerçekleştirmesi, çeşitli engellerle karşılaşmıştır. Bu var olma ve kendini gerçekleştirme önündeki en büyük engel, güçlü bir meşruiyete sahip olan “devlet” olmuştur çoğunlukla. Devletin güçlü bir meşruiyete sahip olmasının pek çok sebebi var muhakkak. Bunların hepsi, kapsamlı bir şekilde ele alınması gereken konular. Şu an bizim üzerinde duracağımız konu, Türkiye’de özgürlükleri güçlendirmede öncelikli olarak yapılması gerekenleri içeriyor. Şüphesiz, öncelikle sorunu teşhis etmemiz gerekir. Sorunu teşhis ettikten sonra da, sorunun aşılmasına yönelik atılması gereken adımlardan bahsedeceğiz. Özgürlük ve demokrasi, biri olmadan, diğerinin olamayacağı iki kavramdır. Birinin olmayışı, diğerinin de olmamasına sebebiyet verir. Yönetim biçimi olarak demokrasinin varlığı, insanın kendisini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu özgürlüğü de beraberinde getirir. Şu halde, Türkiye’deki özgürlüklerin güçlendirilmesini ele alırken, demokratikleşmeden de bahsetmemiz gerekir. Çünkü özgürlüğümüzü güçlendirmek için, demokrasimizi sağlamlaştırmamız; demokrasimizi sağlamlaştırmamız için de, demokrasimize yönelik tehditleri savuşturabilmemiz gerekir. Herkes özgür olmak ister. Peki, herkes demokrasi ister mi? Herhalde çoğu kişi bu soruya, “Elbette isteriz” diyecektir. Fakat bunun samimiliği konusunda bazı şüpheler ve çelişkiler var. Çünkü demokrasi, herkese özgürlük sağlayan bir işleve sahiptir. Acaba insanlar, kendileri için istediği özgürlüğü, diğerlerine de istiyorlar mı? Eğer insanlar kendileri için istedikleri özgürlükleri diğerleri için istemiyorlarsa, demokrasiyi arzulama anlamında bir samimiyetsizliği ve çelişkiyi içermiyor mu bu durum? Kendimiz için istediğimiz özgürlükleri başkaları için de samimi bir şekilde istemezsek, demokrasimizi nasıl pekiştireceğiz? Pekişmemiş bir demokrasi, ne kadar özgürlük getirebilir? Sanırım her şeye önce kendimizden başlamalıyız. Kendimiz için istediğimiz özgürlüğü bir başkası için de istiyor muyuz? Başkası için pek istemediğimiz özgürlük, sadece samimiyetsizliğimizden kaynaklanan bir durum da değildir aslında. Devletin, toplum mühendisliğiyle inşa ettiği korku, kin ve nefretin de çok önemli bir etkisi var bunda. Bir gruptan korkuyorsanız, ondan nefret edersiniz, ona kin beslersiniz. Bu durum, o grubun özgürlükleriyle ilgili bir sınırlandırmayı da meşrulaştırır doğal olarak. Toplumun çoğu kesimi birbirinden şüphe duyuyor, korkuyorsa, o halde toplumun çoğu, özgürlükler sorunu yaşıyordur. Her grup, kısıtlanan özgürlüklerinden dolayı sisteme kızgındır ama diğer grupların kısıtlanan özgürlüklerine karşı da sistemden taraftır, sistemin destekçisidir. Şu halde, her grubun bu mühendislik çalışmasını fark etmesi elzemdir. Gruplar, birbirlerinin arasında devlet tarafından inşa edilmiş korkuyu keşfetmeleri sonrasında birbirleriyle yüzleşmelidir. Bu, gruplar arasındaki korkuların ne kadar yapay olduğuna dair bir sınama olacak şüphesiz. Mesela başörtüsü taktığından dolayı okuma hakkı elinden alınan bir bayan ile başörtüsü yasağını savunan bir bayanın oturup birbiriyle konuşabilmesi, birbirleriyle yüzleşebilmesi gerekir. Ya da, Alevi sorunu denildiği vakit, Aleviliğin ne olduğuna dair “teolojik” bir tartışma başlatan ve Aleviliğin sapkın bir mezhep olduğuna dair kanaat getiren bir Sünni ile bir Alevinin yüzleşebilmesi gerekir. Bu yüzleşmelerden sonra gruplar, korkularının yapaylığını fark etmeli ve bu korkularının mucidine karşı birleşmeliler. Grupların, devletin kendi üzerlerinde yürüttüğü toplum mühendisliğinin farkına varması, birbirleriyle yüzleşmesi ve birbirlerine destek verir olgunluğa erişmeleri sonrasında, demokratik devlete geçiş süreçleri yaşanacaktır. Birbirini anlayan ve destekleyen gruplar, güçlü sivil toplum yapıları oluşturacak, ortak hareket edecektir. Güçlü bir sivil toplum, devletin özgürlükleri kısıtlayan, anti-demokratik yapısının meşruiyetini yok edecektir. Çünkü hiçbir güç yoktur ki, meşruiyeti olmadan gücünü koruyabilsin. Mesela Kenan Evren’in, “Aslında daha önceden idareye el koyacaktık ama şartlar henüz olgunlaşmamıştı” sözü, meşruiyetin iktidarlar için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor bize. Devletin demokratikleşme süreci, devletin kendi içindeki dinamiklerden ziyade -Türkiye’nin şu anda yaşamış olduğu demokratikleşme sürecinde, bunun da etkisinden söz edebiliriz- toplumdan gelen güçlü bir baskı sonucu oluşacaktır. Devletin demokratlaşma süreci, devletin, anti-demokratik müdahalelere karşı bağışıklık kazanmasını, bu müdahalelere karşı direnç göstermesini, anti-demokratik güçleri kendi içersinde tasfiye eden şeffaf bir mekanizmaya dönüşmesini de içeriyor. Devletin de demokrasiyi içselleştirmesi, devletin yapısıyla birlikte, devletin toplum algısını da değiştirecek. Artık “devletin toplumu” değil “toplumun devleti” olacak. Toplumlar, heterojen bir yapıya sahiptirler. Toplumu oluşturan gruplar, devletten bir şey talep edebilirler. Devlet, vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılayan demokratik, laik, şeffaf ve denetlenebilir bir yapıya sahip olmalıdır. Laik devlet, talep edilen şeyi, herhangi bir referansa başvurarak meşrulaştırma yetkisine sahip değildir. Talep edilen şey, ancak diğer grupların özgürlük alanlarını daraltıp daraltmama bağlamında ele alınabilir. Şayet diğer grupların özgürlük alanlarında bir daralma söz konusu değilse, talep edilen şey, devlet tarafından yerine getirilir. Ne yazık ki talep edilen şeylere karşı devletin reddedici tavrından önce, biz toplum olarak talep edilen şeye karşı reddedici, şüpheci bir tavra sahibiz. Bir grup bir şey talep etmeye, bir sıkıntısını dile getirmeye dursun. Diğer gruplar, talep edilenlere, sanki canlarından can gidiyormuş gibi reddedici bir refleksle karşı çıkıyorlar. Mesela Kürt vatandaşların, devlet dairelerinde Kürtçe bilen memurların da olmasını talep etmeleri, Türkler tarafından reddedici, yasakçı bir refleksle karşılanıyor. Halbuki devlet dairelerinde Kürtçe bilen memurların olmasının, Türklere ne zararı olabilir? Bu durum, Türklerin herhangi bir özgürlük alanını kısıtlıyor mu? Elbette kısıtlamıyor. Ama bu talebin yerine getirilmesi, Kürt vatandaşlara çok fazla yarar sağlayacaktır muhakkak. Çünkü Türkçe bilmeyen Kürt vatandaşlarımız, bir devlet dairesine girdiğinde rahatça iletişim kurabilecek ve sorunlarını çözebilecekler. Öyleyse beraber yaşadığımız toplumsal grupların taleplerine karşı, “Bunun, bana bir zararı var mı? Yok! O halde, devletin bu talebi yerine getirmesi gerekir” diyebilmeliyiz. Grupların birbirlerinin özgürlükleri konusunda birbirlerine destek çıkması, bir domino etkisi de yapacaktır. Bir grup, diğer grubunun özgürlüklerine destek çıkarsa, hoşgörü gelişir ve diğer grup da, kendisine destek veren grubun özgürlükleri konusunda ona destek verir. Bu bakımdan bir Türk’ün, bir Kürt’e; bir Sünni’nin, bir Alevi’ye; başı açık bir bayanın, başı kapalı bir bayana; bir Müslüman’ın, bir Gayrimüslim’e destek vermesi, hoşgörüyü geliştirecek, hepimizi özgürleştirecek ve demokrasimizi güçlendirecektir. Özgür olmak için “özgürlükçü” olmalıyız. Özgürlükse, herkese özgürlük, demeliyiz. Özgürlüklerden bahsederken, özgürlük algımızı da irdelememiz gerekiyor. Acaba nasıl bir özgürlük algısına sahibiz? Sahip olduğumuz özgürlük algısı, gerçek özgürlük anlayışına tekabül ediyor mu gerçekten? Dikkatli bakarsak, özgürlük taleplerimiz, gerçek manada özgürlüğü talep etmekten ziyade, üzerimizdeki baskıların son bulmasına yönelik anlamlar içeriyor. Baskının olmaması, özgürlüğü ima ediyor gibi görünse de, aslında özgürlük bu kadar tekil bir anlama indirgenebilecek bir şey değil. Baskının olmaması “nötr” bir durumu ima ediyor daha çok. Oysa özgürlük, mutluluğu aramak, zengin olmak, rahat bir hayat yaşamak, keşfetmek gibi pek çok işlevi ima ediyor. Baskının olmaması, özgürlüğün bir tezahürüdür ama tek başına bir özgürlük tanımı değildir. Toplum olarak özgürlüğün işlevlerini keşfetmemiz için, zengin, refah düzeyi yüksek ülkelerin özgürlükle olan ilişkilerine bakmamız yeterli aslında. Böyle zengin ve huzurlu ülkelerdeki özgürlüğün varlığı bir tesadüf olabilir mi? Ülkelerin zengin ve mutlu olmaları, özgür olmalarının bir sonucudur. Fakir ya da halkının huzursuz olduğu ülkelere bakın, hepsinde baskıcı rejimler, kısıtlı özgürlükler vardır. Refah düzeyi yüksek Batı ülkelerinin özgürlükle olan ilişkisi ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine giriş süreci, özgürlükler bağlamında ele alınabilecek bir paralelliğe sahip. Demokrasi ve özgürlükler konusunda bizden epeyce ileride olan Avrupa Birliği, üyesi olan ülkeleri özgürlükler ve demokrasi anlamında yüksek standartlara ulaştırıyor. Türkiye de, Avrupa Birliğinin bu itici gücünü arkasına alarak, demokrasisini ve özgürlüklerini güçlendirmek istiyor. Fakat bu durumdan rahatsız olanlar da var tabi ki. Mesela son zamanlarda ülkemizde artan yabancı düşmanlığını, Avrupa Birliğine girdiğimizde ya da daha genel anlamda Avrupa Birliği standartlarına ulaştığımızda, mevcut iktidarlarını kaybedeceklerin, yani durumdan rahatsız olanların bir toplum mühendisliğinin bir sonucu olarak görebiliriz. Özgürleşmek için, özgürleşen toplumların tecrübelerine ve onların itici güçlerine ihtiyacımız var. Bu yüzden, özgürlükleri güçlendirmede atacağımız en önemli adımlardan biri, Avrupa Birliğine giriş sürecini hızlandırmak ve diğer özgür ülkelerle bütünleşmek olmalıdır. Özgürlüğü tatmadık belki ama tadanların yüzündeki mutluluk, özgürlüğün tadı hakkında bize bir fikir veriyor, vermeli. Özgür toplumlar güçlüdür. Çünkü özgür toplumlar cesurdur. Özgür toplumlar, seçimlerinin arkasında cesaretle durabildikleri için bu seçimlere yönelik müdahalelere pek rastlanmaz özgür toplumlarda. Çünkü bu seçime müdahale edecek olanlar, karşılarında cesur ve güçlü bir toplum yapısı bulacaklarını bilirler. Bizim geçmişimiz, seçimlerimizin arkasında durmak noktasında epeyce karanlık sayılır. Bizi yönetmesini istediklerimiz, atanmış odaklar tarafından tasfiye edilebildiler. Ne seçtiklerimiz toplumun emanetine sahip çıkabildi ne de toplum kendi seçiminin arkasında cesurca durabildi. Hatta seçimimize yapılan müdahalelere karşı “iyi müdahale” veya “kötü müdahale” diye ayrım yaptık. 1960 darbesini savunmak ile 1980 darbesini lanetlemek arasındaki ironiden, ilkesizlikten bahsediyorum. Seçilmişlere olan güvensizliği anlayabiliriz belki ama seçilmemişlere olan bu güven de nedir? Seçilmemişlere adanan bu“Tanrısal” rolün üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor. Onların da her insan gibi “iyiliği” ve “kötülüğü” içlerinde barındıran insanlardan oluştuğunu iyice anlamamız gerekiyor. Hiçbir kurumun, gerektiğinde müdahale edebilecek “şaşmaz-yanılmaz” bir rolü olamaz, olmamalıdır. Şunu artık anlamalıyız: Özgür olabilmemiz için, hepimizin özgür olması gerekir. Ya hep beraber özgür olacağız ya da hep beraber tutsak kalacağız. O halde elimizdeki anahtarlarla yurttaşlarımızı özgürleştirmenin zamanı gelmedi mi? |
|
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 07 Haziran 2010 ) |
| Sonraki > |
|---|



Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.