| Özgür Toplum ve Türkiye |
|
|
| Yazar Uğur Altundal | |
| Cumartesi, 29 Mayıs 2010 | |
|
“Türkiye’de özgür toplumun güçlenmesi için neler olmalıdır?” diye sorduğumuzda benim aklıma iki arguman geliyor, bunları aşama olarak da değerlendirebiliriz, biri Türkiye’de küreselleşme ve enformasyonun artması gerekir, ikincisi ise ideolojik devlet zihniyetinin değişmesi gerekir. Burada söylemeden geçmeyeceğim, Frederich A. Von Hayek’ in şu sözleri düşündüklerime tercuman oluyor : “ …toplumu arzu edilebilir bir düzene sokmak için ayrıntılı bir program hazırlamanın yararı oldukça şüpheli olduğu gibi bunu başarabilecek kişiyi bulmak da imkansızdır.” Hemen karamsarlığa düşmeyelim, Hayek şöyle devam ediyor : “Bugün için önemli olan, bazı temel prensipler üzerine uzlaşmamız ve bize yakın geçmişte hakim olan yanlışlardan kurtulabilmemizdir.”(p.291-p.292) Temel prensipler üzerinde uzlaşalım o zaman, nedir bu temel prensipler? Bu aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine ve küresel aktör olma mücadelesine bu şekilde bakılabilir. Atilla Yayla da buna benzer olarak Türkiye’nin ekonomik, siyasal sistemindeki gelişmeleri ve 1980 sonrası yarı kapalı toplumdan açık topluma geçiş sürecini enformasyon teknolojisinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak görüyor. Açık ekonomi, açık topluma dönüşme ve uygar dünyayla bütünleşme yolunda katedilen mesafeler Türkiye’nin 1980-1990 döneminde bilgi çağını yakalama yolundaki ilerlemelerle açıklanabilir. Fakat Yayla şunları da ekliyor : “Bilgi çağını yakalamak-yaşamak, sadece en yeni enformasyon teknolojilerini kullanmakla eş anlamlı olamaz. Bu bir alet-araç kullanma sorununun ötesinde ve üstünde bir “zihniyet” (mentalite) meselesidir.” (p.56) Görüldüğü üzere Türkiye’nin bilgi çağını yakaladığı aşikârdır, tam da burada ikinci argumanım veya ikinci aşama ortaya çıkıyor: “Türkiye’de devletçi-Kemalist zihniyetin değişmesi gerekir.” Kısaca Türkiye tarihine bakıldığı zaman bireysel özgürlük, insan hakları, anayasacılık, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet ve piyasa ekonomisi gibi çerçeve değerlerin Osmanlı modernleşmesi ile tartışılmaya başlandığını ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde tek parti egemenliği ve onun yarattığı ideoloji ile bastırıldığını söylemek mümkün. Öyle ki -çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak- gibi bir proje devlet bekasını korumaya ve içe kapanmaya yüz tutmuştur. Mustafa Erdoğan’a göre bu, toplumun kültür ve hayat tarzında köklü bir dönüşümü esas alan tipik bir “toplumsal mühendislik” projesidir.(p.76) Her ne kadar demokratik ve çoğulcu yaklaşımlar yeni yeni ortaya çıkıyor olsa da, devletçi-seçkinci ideolojinin ve anayasal kurumların tamamen revize edildiği iddia edemeyiz. Yasama-Yürütme, Yargı ve buna ek olarak ‘Ordu’ gibi dengesiz bir ‘güçler ayrılığı’ artık gelenekselleşmiş. Kimse Türkiye’de ordunun de facto düzeyde güçler ayrılığının bir parçası olmadığını savunamaz, yürütmenin bir alt kolu olarak göremez hale gelmiştir. Bunun göstergesi ittihatçı zihniyettir, cumhuriyetin kurulmasıdır, tek parti diktatörlüğüdür, 27 Mayıs 1960, 9-12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleridir… Demek oluyor ki, Türkiye’de özgür toplumu güçlendirmek için daha yolun başındayız. Bana kalırsa insan hak ve hürriyetlerini esas alan, özel mülkiyete dayalı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile sarılmış çoğulcu bir sisteme ihtiyaç var. Yargı tarafsız olmalı, Ordu haddini bilmeli; işin aslı sivil bir anayasa oluşturulmalıdır. Yargı reformu Avrupa Birliğine girmek vs. her ne amaçla da olsa gereklidir, desteklenmelidir.“Anayasacılığın temel amacı bireysel özgürlüğü güvenceye almak üzere devleti sınırlamaktır.” ( M. Erdoğan, p.8) En çok tartışma yaratan konulardan biri de devlet ideolojisi. Nasıl bir devlet ideolojisi olmalı, biri diğerinden farklı mı olur diye sorular aklımıza takılır zaman zaman. Bu konuda piyasa ekonomisine güvenebiliriz. Çünkü ekonomik gücü olmayan bir devletin ideolojik bir aygıta dönüşmesini bekleyemeyiz. Daha önce de belirttiğim gibi, devlet yalnızca güvenlik ve adalet rolleriyle sınırlandırılmalıdır. Güvenlik; özel mülkiyetin korunmasını, adalet ise hukuk önünde eşitliği ve fırsat eşitliği gibi konuları kapsar. Ekonomi ve devlet birbirinden ayrıdır. Bu yüzden sosyal devlet algısının değişmesi de Türkiye için oldukça önemlidir. Kemalist ideolojinin ‘devlet bekası’ yerine ‘araçsal devlet’ anlayışı desteklenmelidir. Gönüllü toplulukların, STK’ların, cemaatlerin yadsınamaz bir ayaklanışı vardır ve bu pluralism mümkün olduğunca muhafaza edilmelidir. Sonuç olarak kısaca özetlemek gerekirse, Özgür Toplumun İlkeleri kitabındaki sivil toplum, demokrasi, kanun önünde eşitlik ve fırsat eşitliği, serbest girişim, özgürlük, insan hakları, adalet, barış, özel mülkiyet, kanun hakimiyeti, kendiliğinden doğan düzen ve hoşgörü gibi medeniyetin temel ilkeleri Türkiye’de özgür toplumu güçlendirmek için baz alınması gereken değerlerdir. Türkiye’de özgür toplumun güçlenmesi için birincisi küreselleşme ve enformasyonun artması gerekir ve ikincisi zihniyetin değişmesi gerekir. Küreselleşme ve enformasyon çağındayız, küreselleşme ekonomik anlamda da düşünülmelidir. Artık sıra zihniyetin değişmesi aşamasındadır. Buna ek olarak “Ekonomi nasıl olmalıdır?” sorusuna cevap vermememin nedeni bunu serbest piyasaya havale etmiş olmamdır. Devlet, özel teşebbüslerin, piyasanın ve rekabet ortamının bozulmasını engelleyecek hukuksal kuralları muhafaza eden bir araçtır. Serbest piyasa, demokrasi, sivil toplum kültürü birbirleriyle etkileşimlidir ve Türkiye’de özgür bireylerden oluşan toplum bunların etkileşimi sonucu egemen olacaktır. Kaynakça Ashford, N. (2009): “Özgür Toplumun İlkeleri” , Liberte Yayınları Erdoğan, M. (2002): “Türkiye Özgürleşebilir Mi?”, Liberte Yayınları Hayek, F,A. (2004): “Kölelik Yolu”, Liberte Yayınları Norberg, J. (2003): “Küresel Kapitalizmi Savunmak”, Liberte Yayınları Yayla, A. (2000): “Liberal Bakışlar”, Liberte Yayınları |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 28 Mayıs 2010 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.