| Toplanma Özgürlüğü, 1 Mayıs ve Kamusal Alanların Trajedisi |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Pazartesi, 03 Mayıs 2010 | |
|
Garett Hardin’in “The Tragedy of Commons” adlı meşhur tezini bilmeyen yoktur. Fakat biz bilenler için yeniden anımsatalım. Yeniden anımsamamız gerek; çünkü 1 Mayıs kutlamaları ve benzeri gösterilerde görüldüğü üzere “kamusal” bir alan yaratmak ile özgürlük sağlanmamakta, aksine özgürlük ihlali yapılmaktadır. Bu yazı iki temel tez üzerine odaklanacaktır: birincisi, kamusal bir mal veya hizmet, şayet ondan sadece belli bir dönemde belli bir zümrenin faydalanmasına olanak sağlıyorsa, tamamıyla özgürlüklerin aleyhinde bir durum yaratır. Bu iktisadi ve hukuki açıdan böyledir. Çünkü özgürlüklerin pozitif yorumu yapıldığı takdirde, mutlaka bireylerin negatif özgürlükleri tehlike altına alınacaktır. İkinci olarak; kamusal olarak tabir edilen malların etkinliği ve bunların adil dağıtımı pek de mümkün görünmemektedir. Çünkü kamusal olarak tabir edilen bir mal hem herkesin hem de hiç kimsenindir. Herkesindir, çünkü eşit vatandaşlar olarak söz konusu malın kullanımında herkesin eşit hakkı vardır. Hiç kimsenindir, çünkü bu tip mallarda oluşabilecek zarar hiç kimse tarafından doğrudan karşılanmamaktadır. O halde bu malların kontrolü, düzenlenmesi ve dağıtımı “kamusal otorite”ye devredilmiş olur ki, orada da, bu malların sorumluluğu ve yönetişimi de bu yetki devrine ilave edilmiş olur. Kamusal otorite de bu dağıtımı keyfi olarak yönlendirebilecek güce ve imkana sahip olur. Tek bir özgürlük vardır! 1 mayıs kutlamaları için Ankara Valiliği, işçilere Sıhhiye meydanını “açtı”. İşçiler, toplanma özgürlüklerini gerçekleştirirlerken, Sıhhiye meydanından geçmek isteyen vatandaşların seyahat özgürlükleri kısıtlandı. Özgürlüklerin, sadece bireylerin özgürlüklerine aleni bir tehdit oluşturması halinde sınırlandırılması gerektiğini ileri süren klasik liberal ve çağdaş liberteryen çizgiye göre, Valiliğin bu uygulaması gayrı adildir, çünkü özgürlüklerin arasında sınıflandırmaya gitmiştir. Özgürlükler, sadece özgürlükleri ihlal edici bir durumun varlığının oluşumu halinde kısıtlanabilir, öbür türlü adil bir yanı yoktur. Ayrıca, bir özgürlük, bir başka özgürlüğe rağmen kurgulanamaz, aksi takdirde bireyler, başka bireyler açısından feda edilmiş olur. Cumartesi (1 Mayıs) günü gördüğümüz tablo şudur ki, seyahat özgürlüklerini kullanmak isteyen vatandaşlar, toplanma özgürlüklerini kullanmak isteyen vatandaşlara açıkça feda edilmiştir. Toplanma özgürlüğü, bireylerin demokratik hakları olarak tanımlanmaktadır. Bu özgürlük tanımına göre, bireylerin bir araya gelerek siyasi bir duruş veya sosyal bir ifade sunma özgürlükleri vardır. Ben buna katılmıyorum. Nedeni de basit: özgürlüklerin ontolojik varlığı adil sınırları barındırmalı ve bu sınırlar özgürlüğün asli sahibi olan bireylerin hak ve özgürlükleri ile tanımlanmalıdır. Yani, eğer biz bir özgürlükten bahsediyorsak, söz konusu özgürlüğün, diğer bireylerin özgürlükleriyle çelişmemesi, çatışmaması ve onları ihlal etmemesi gereklidir. Bunun dışında meydana gelen tüm olgular, özgürlük değil imtiyaz olarak tanımlanmak zorundadır. Bir yerde toplanma özgürlüğü, ancak o özgürlüğü kullanan bireylerin diğer bireylerin özgürlüklerini ihlal etmediği sürece mümkündür. Özgürlüğün tek biçimi vardır, o da mülkiyet özgürlüğüdür. Mülkiyet, sadece sahip olunan maddi anlamda mal-mülk değildir, fakat daha ziyade, bireylerin bir şeylere, kendi amaçları doğrultusunda sahip olma haklarıdır. Ya da, bireylerin emeklerini ve yeteneklerini kullanma, bu yeteneklerden istifade etme, emeklerinin karşılığını alma ve bu karşılığın sonuçlarından sorumlu olma gibi adil, etik ve siyasi sonuçları barındıran kapsamlı bir çerçevedir. Bireyler, mülkiyet özgürlüğü sayesinde başkalarından bağımsız bir alan yaratabilirler. Mülkiyetin olmadığı bir yerde adil işlemler de yapılamaz. Çünkü bir malın kime ait olduğunun bilinmediği bir sistemde hırsızlığın tanımı da yapılamaz. Mülkiyet, bir malın etkin kullanımının yegane şartıdır. Çünkü mülkiyet sahibine aittir ve sahibi ondan sorumludur. Eğer o malı etkin kullanamazsa, birtakım kayıplar yaşayacağını bilir. Bu nedenle mülkiyet, malların verimli kullanımını teşvik eder. Mises’in vecizesiyle, “kar ve zararı aynı elde toplamak” ancak özel mülkiyet sayesinde gerçekleşecektir. Fakat eğer özel mülkiyet olmazsa, malların sorumluluğu kimseye ait olmazsa, söz konusu mallar herkesin kullanımına açılırsa, orada tek bir şey gerçekleşir: verimsizlik. Nedeni basittir; herkesin kullanımına açık olan bir mal için kimse sorumlu olmak zorunda değildir. Orta Malların Trajedisi Garett Hardin’in tezi bu noktaya odaklanmaktadır. O, kamusal malların herkes tarafından kullanılmaya başladığı andan itibaren üretim teşviklerinin ortadan kalkacağını ve bunun sonucunda kullanım hakkını elde eden her ilave kişinin mevcut kamusal malların miktarını azaltacağını ve nihayetinde, söz konusu mallar için, kimsenin “kullanacak bir şeyi kalmayacağını” öne sürer. Herkese açık bir mera hayal ediniz. Her çobanın mümkün olduğu kadar fazla sayıda sığırı merada otlatmaya gayret göstereceği beklenir…rasyonel olarak her çoban, çıkarını en çoğa çıkarmaya uğraşır…(bunu meraya dahil olan tüm çobanlar düşündüğü vakit)* orada trajedi olur. Trajedinin sebebi, verili kaynağın, devamlı artan çıkarlar karşısında yanıtsız kalmasıdır. Herkese açık olan bir mera, herkesin hiçbir işlem maliyeti ödemeden serbestçe girdiği bir meradır. Bu nedenle hiçbir çoban, bu maliyeti üstlenmek istemeyecektir. Dolayısıyla herkesin kullanımına açık fakat kimsenin sorumlu olmadığı bir merada üretim de olmayacaktır. Çünkü kritik bir soru yanıtsız kalacaktır: üretimden kim sorumlu olacaktır? Hiç kimse bu sorumluluğu almak istemeyecektir. Çünkü her halükarda her çoban merayı serbestçe kullanacağını bilir. Kendisi üretirse maliyeti üstlenmiş olur fakat başkalarının, kendisinin maliyetini üstlendiği bu merada, söz sahibi olmasını engelleyemez. Ancak başkası üretimin maliyetini üstlenirse, o zaman da hiçbir maliyet üstlenmesine gerek kalmadan merayı serbestçe kullanacaktır. Bu nedenle hiçbir çoban üretimi üstlenmek istemeyecektir. Özel mülkiyetin olmayışı, sorumluluk faktörünü ortadan kaldırdığından, kar beklentisini yok ettiğinden ve üretim teşviki sağlamadığından dolayı söz konusu kaynak tükenip gidecektir. Mülkiyetsiz Özgürlük Anlayışı’na HAYIR! Toplanma özgürlüğünün gerçekleştirilmesi, kamusal alan olarak tanımlanan yerlerde yapıldığı müddetçe mutlaka diğer özgürlüklerin ihlali ile karşılaşırız. Sıhhiye meydanı, kamusal bir alan olarak, bireylerin kullanım noktasında eşit özgürlüğe sahip oldukları bir yerdir. Ancak ne var ki bu ifade de yeterli değildir. Çünkü eğer herkes eşit özgürlüğe sahipse, o zaman herkes aynı anda bu hakkını işleme sokmak isterse meydanın kilitlenmesi söz konusu olabilir! Daha da ilginci, her grup aralarında anlaşıp haftanın belirli günlerinde toplanabilirler, böylece meydanın kullanımını imkansız hale getirebilirler! O halde ifademizi değiştirmek zorundayız. Dahası, öncüllerimizi bütünüyle gözden geçirmeliyiz. Kamusal bir alanın kullanımı, herkese açık olduğu için, herkesin söz sahibi olduğu, fakat sonuç olarak kimseye ait olmayan bir durumu yansıtır. Peki sorun nasıl çözülür; işte, orada kamu mekanizması devreye girer, ve aynı anda hem herkese hem de hiç kimseye ait olan bir yerin kullanımını kendi üzerine alır. Sonra da, dünkü manzaralar ortaya çıkar: kamu otoritesi, keyfi biçimde, bu hak ve özgürlüğün dağıtımını yapar, birilerine özgürlüğü, birilerinin özgürlüğünü ihlal ederek verir. Yapılması gereken şudur; toplanma özgürlüğü, icra edilmek istendiği vakit, bu tip şeyler için dizayn edilmiş sosyal alanlarda, bedeli karşılanmak suretiyle, gerçekleştirilebilir. İkincisi, bu gibi yerler, toplanma özgürlüğü sağlarken hiçbir şekilde bu toplanma’nın dışında kalanlar açısından maliyet unsuru yaratmamalıdır. Üçüncü olarak, söz konusu yerlerde toplanan insanlar, bu yerlerin finansmanını sağlamalıdır, başkalarına bunu yüklememelidirler. Son olarak kamu otoritesi, bu gibi durumlarda sadece adli ve güvenlik gücünü devreye sokmalı, onun dışında yetkilendirilmemelidir.
* vurgu benimdir |
|
| Son Güncelleme ( Pazar, 02 Mayıs 2010 ) |
| Sonraki > |
|---|


Yorumlar
Kisacasi mulkiyet hakki, bir yere kimin girecegini, ya da bir esyanin nasil kullanilacagini belirleyebilir. Ama bu haklar hicbir sekilde sinirlari olmayan haklar degildir ( ornegin mulkunde sabikali birini saklayan kisinin yaptigi yasadisidir )
Kisacasi haklar toplumsal sureclerle belirlenirler... Bireylere ve topluma verdikleri faydadan bagimsiz olarak tartisilabilece k hicbir hak bence yoktur. Ve mulkiyet hakki da bu durumdan muaf degildir.
genel olarak söyledikleriniz e katılsam da ben kamusal alanların "herkesin" olduğu noktasında diretiyorum. siyasi otorite kamusal alanın sahibi değildir, sadece geçici bir süre için ve belli kurallarla sınırlandırılmı ş bir şekilde idare etme görevini üstlenir. nasıl idare edileceği, kamusal alanın siyasal otoritece kullanımının neyle sınırlanacağı, vs. yine bu alanların sahibi olan, yani vergi veren vatandaşlardır.
bu, aynı herhangi bir özel işletmedeki sahiplik-yöneticilik statüsüne benzer. özel bir işletmede sahip ile müdür farklı olabilir. sahip, ilgili mülk üzerinde tasarruf hakkını elinde bulunduran kişiyken (kamusal alan örneğinde bu "halk"tır); müdür o mülkün sahibinin istekleri doğrultusunda (örneğimizde yasalar, vs.) o işletmeyi idare edendir (örneğimizde siyasal otorite). yok eğer sahip siyasal otorite olsaydı; kamusal alanda nasıl giyineceğimizi, ne konuşacağımızı, ne yiyip ne içeceğimizi, vs. belirleme hakkına da (rothbard'ın ilgili makalesindeki primus-secundus analizinden hareketle) mülk üzerindeki birincil sahiplik nedeniyle siyasal otoritenin karar vermesi gerekirdi. oysa gerçekte siyasal otorite sadece bu işlerin tanzimi görevini üstlenir. zaten liberallerin kamusal alanda bireysel özgürlükleri savunmasının altında da bu "sahiplik" ilkesi yatar. (veya rothbard'cı perspektif bunu gerektirir diyeyim.)
Ote yandan alinti yaptiginiz paragrafta ele alinan prensip o kadar da gundelik hayata yabanci degil. Hangimiz komsumuzun evine gidip kafamiza gore konusmayi bir hak olarak goruyoruz merak ediyorum. Ayrica bos bir kagit parcasi da "property" olarak ele alinabilir ve bu kagida dusuncelerinizi yazip dagitmaniz da ifade ozgurlugunuzu kullanmanizin makul bir yolu olabilir.
Bu tartismalarin cikis noktasi olan Taksim gosterilerine gelince: ortak alanlari her ne kadar "hepimizin" olarak gorme egiliminde olsak da gercek boyle degildir. Bu alanlarin kullaniminda son soz hakki silahi elinde tutanindir, yani siyasi otoritedir. Bu durumda buralarin nasil kullanilacagina da onlar karar vermektedirler. Yani sevsek de sevmesek de, farkinda olsak da olmasak da Rothbardian prensip "kamu alanini kullanimi" durumunu anlamamiza da yardimci olmaktadir.
Tamam odanın parasını ödemişler ama acele çıktıkları için oda servisinden aldıklarını ödememişler.
3 klüp sandviç, 2 Fruko, 1 neskafe.
Oda servisinden istemişler, ödemeden çıkmışlar. 33 yıldır ödenmeyen hesap, insaf et.
O otel benim olacak, onları 3 yıl yaşatmazdım be, her türlü yakasına yapışır, yedirmezdim o sandviçleri onlara...
Meydandaki otelden üzerlerine ateş açılanların zaten insan hakları yok bu durumda, ne ifade özgürlüğü ne de yaşama hakkı olmaması lazım, çünkü kendi mülklerinde değiller.
Diğer taraftan hesap sorulsun dediğimiz, meydana bakan o beş yıldızlı otelden ateş açan adamlar da zaten kaldıkları odanın parasını ödemişler, ne hesabı sorulacak? Hesabı ödemişler ya resepsiyona...
http://mises.org/daily/2569
Bu metinde de can alıcı nokta olarak şu bölümü tespit ettim:
Take, for example, the "human right" of free speech. Freedom of speech is supposed to mean the right of everyone to say whatever he likes. But the neglected question is: Where? Where does a man have this right? He certainly does not have it on property on which he is trespassing. In short, he has this right only either on his own property or on the property of someone who has agreed, as a gift or in a rental contract, to allow him on the premises. In fact, then, there is no such thing as a separate "right to free speech"; there is only a man's property right: the right to do as he wills with his own or to make voluntary agreements with other property owners.
Şimdi bu paragrafı, Muhsin Bey'in gönderdiği videodaki tüm figürler olmasa da, 1:40 - 2:20 arasındaki bölümü 3 tekrar yaptıktan sonra okuduğumda benim anladığım kadarıyla işin özü şu:
İfade Hürriyeti örneği üzerinde gösterildiği gibi, İnsan Hakları konusundaki kilit soru "Nerede?" sorusudur ki, bu sorunun cevabı bizi doğrudan mülkiyete götürür. Kişi kendi mülkündeyse insan hakkına sahiptir, başkasının mülkündeyse bu hakka ancak bu mülk sahibinin izin verdiği ölçüde sahiptir. Eğer kişinin kendine ait mülkü yoksa ve hiçbir mülk sahibi de bu kişiye izin vermezse hiçbir insan hakkından faydalanamaz.
Elbette ortak yollar da olacak, özel yollar da olacak.
Taksim'den özel arabayla da geçmeyeceksin! Çünkü orası kamuya ait yol, özel değil!
Özel araba sahibi olanlar arabalarını sadece kendi arsalarında kullanabilecek. Bir de parasını ödedikleri özel yollarda, mesela şu paralı otoyollar özelleştirilirs e orada kullanabilecekl er. Ama bu bildiğimiz herkese ait yollarda elbette özel araçlara izin olmayacak. Kamuya ait yollarda sadece belediyenin toplu taşıma araçları işleyecek.
Ben mesela sabahları otobüsle işe gitmek için 3 saat trafik bekliyorum, hep bu kamuya ait yolu kendi özel araçlarıyla tıkayan "belli zümreler"in yüzünden. İşte onlar aradan çıkacak, şimdi anladın mı? Kendi arsalarında dönsün dursunlar. Biz belediyenin toplu taşıma aracına bindiğimiz gibi, kamuya ait yolda tam gaz gidicez işte.
Elbette liberter düzende bütün araziler özel olmayacak, ortak yollar da olacak, yoksa herkes kendi arsasında döner durur!
Bu konu şurada da işlenmiş istersen bir göz at:
http://www.youtube.com/watch?v=tUNEQlNo2zc
Not: Rothbard'ın Özgürlük Etiği kitabı gerçekten ağır kitaptır, anlamayanın üstüne gitmemeli, içme suyundan kaynaklanmıyor. Ben o kitabı çalışmadan evvel gönderdiğim videodaki dans figürleri ile kan dolaşımımı hızlandırıyorum , tüm liberteryenizm öğrencilerine tavsiye ederim...
Peki ya toplum olarak biz ortak mulkiyet diye bir sey yaratamaz miyiz? Bireysel mulkiyete bir yandan saygi gostermek, bir yandan da hepimize ait ortak mulklerimizin olmasi ve bu mulkleri de yine hepbirlikte belirleyecegimi z kurallara gore kullanmak cok mu yanlis?
Sonuc olarak bir meydani yaparken onu gerektiginde gosteriler icin acmak, gerekmediginde de trafik icin kullanma karari vermez miyiz?
Hani Turkiyedeki siyasi tartismalara cekilmemesi icin ABDden ornek veriyorum, sizce her yil basi, bir kesmekes olan New York trafigini daha da beter hale getirecek sekilde yilbasi kutlamalarini Times Meydaninda yapmak, ABD ve New York Eyaleti devletinin mulkiyet haklarini cignedigini mi gosteriyor?
alper senin anlattığın mülkiyet fetişizmidir... bazı zamanlar ben de mülkiyet fetişisti olurum, bilirsin sen, Efe de bilir...
Fakat liberteryenizmi n mülkiyet fetişisti bir düşünce sistemi ile hiç ama hiç alakası yoktur...
Biraz da yeni şeyler ekleyim..
Rothbard Özgürlük Etiği Bölüm 10 demişsin sanki ilahi bir kitabın bir ayetinden bahseder gibi... Liberteryenizm din olmadığı gibi, bahsettiğin kitabın bahsettiğin kısmı da liberteryenleri n ilahi düsturu değildir...
Seviyorum seni, lakin iş yatırım seni bozudu, dramatik bir şekilde devletçi bir görünüme çevirdi :))
Quoting Alper Akalın:
ayrıca camii örneği son derce saçma olmuş. Türkiye de kocatepe camii harici bütün camiler halk tarafından halk ın parası ile bağış toplanarak yapılmıştır. diyanet veya devletin herhangi bir kurumu camii yaptırmaz. diyebilirsiniz ki diyanet neden devletden ödenek alıyor. bence de almamalı. o ayrı bir tartışma konusu. ancak kendi fikirlerinizi savunmak yerine konuyu dine yönlendirerek saptırmaya çalışmanız acizce olmuş.
bir mayıs kutlanacaksa stadyumlarda veya çeşitli toplanma alanlarında parası verilerek toplanılır. kimsenin hakkına girilmemiş kimse rahatsız edilmemiş olur.
"alper, sen anarko-kapitalizm ile liberteryenizmi bir tutuosun.. liberteryenizm klasik liberalizmin çağdaş versiyonudur, ve ekonomik özgürlükler ile siyasi özgürlükleri ayırmaya çalışan sosyal devletçilerle siyasal liberallere tepki olarak doğmuştur..senin eleştirdiğin şey ise anarko-kapitalizmdir.. anarko-kapitalizme ben de karşıyım, ve söylediklerin noktasında hak veriyorum sana."
Liberalizm ile liberteryenizm öz itibariyle aynıdırlar ifadesine katılmak mümkün değil.
Neden mi? merak eden, gitsin Rothbard'ın özgürlük etiği kitabını incelesin ve "insan hakları yoktur, mülkiyet hakları vardır" lafı ile özetlenebilecek bölüm 10'a (mülkiyet hakları ve insan hakları) dikkatle baksın.
Efe'nin bu yazısı da aynen bu çarpık liberalizm yorumunun bir ürünüydü. Şimdi siz bu önermeyi (mülkiyet hakkı herşeyden evvel gelir) kabul ediyorsanız; liberteryenizmi savunuyorsunuzd ur ama bilin ki bu liberalizmin özü ile de çelişir.
Yok savunmuyorsanız (ki ben öyle olduğuna inanıyorum) zaten liberteryen değilsinizdir, benim yorumlarıma alınmanızı gerektirecek bir durum da yoktur; fevri davranmaya gerek yok (lafım ahmete). Minimal devlet eşit değildir liberteryenizm; liberaller de minimal devletçidir.
Liberteryenizmi farklı kılan, herkes mülkiyeti kadar konuşsun, herkes mülkünde ne yapıyorsa yapsın tadında sosyal toplumu ve onun reel sorunlarını dışlayan ütopikliği, hiççiliği ve ilkelliğidir.
şimdi tekrar okudum yazdığım yorumu da, "abuk liberteryenler", "çarpık zihniyetliler", vs. gibi sıfatlarla inceden laf sokmalara artık dayanamadığımda n sert bir üslup kullanmışım. yanlış anlaşılmak, kimseyi kırmak istemem. ancak bu inceden laf sokmaya çalışma muhabbeti sıktı artık.
anlatmak istediğim temel mesele de şu ki, liberteryenler asla ve kat'a sosyal ilişkilerin sona erdiği, bireylerin birbirlerine düşman kesildiği, katı bir bencillikle örülmüş bir toplum tahayyülünde değillerdir.
tam aksine her meselede kamu otoritesini göreve çağırmaya, sanki birer robotmuşçasına insani ilişkilerin tamamını katı hukuki kurallarla şekillendirmeye karşı çıkarlar; ta ki bireysel ilişkiler kuvvetlensin, devlet normlarının yerini insani öğeler doldursun.
bir defa toplanma ve gösteri yapma özgürlüğü pozitif değil, negatif bir özgürlüktür. devlet, bu özgürlüğü bireylere "lütuf" olarak vermez, bastiat'ın hukuk'unda belirttiği gibi nasıl ki bir bireyin gösteri yapma özgürlüğü varsa, bireylerden müteşekkil herhangi bir grubun da toplu halde eylemde bulunma özgürlüğü, aynen seyahat özgürlüğü gibi tabii olarak mevcuttur. dolayısıyla burada pozitif bir özgürlüğün negatif bir özgürlükle çelişmesi değildir mesele, mesele kamusal alanda iki negatif özgürlüğün çelişmesidir.
bu meselenin çözümü ise özgürlükleri çelişen kesimler arasında hoşgörü, rıza ve uzlaşmadan geçiyor. nasıl ki bir liberteryen, devletin minimal hizmetlerinin sağlanmasında demokratik prosedürlere başvuruyorsa, burada da öyle olacak. tek başına liberalizm her problemi çözüyor olsaydı zaten kendimize "liberal demokrat" demezdik.
ha, yarın bir gün taksim'de eylem yapmak için valilikten izin istedik ve izin vermediler. işte asıl problem bu noktadadır, "kamu hizmetlerinden yararlanmada eşitlik" ilkesi burada ihlal edilmiştir. fakat halihazırda böyle bir şey söz konusu değil.
Siz 5 kişisiniz diye trafik engelleyemedini z, basın da 'bir avuç marjinal haberi yapalım da 5.sayfanın sol sütununda yer etsin' mantığından öte ilgi göstermedi. Siz bir avuçsunuz, Taksim'in 'sahipleri' yüzbinler. Ve bu durum meydanları emekçilerden çok sizin yapıyor, öyle mi?
Yine bir girişim, yine bir hüsran. Bu sitede bir tane adam akıllı yazı görsem en azından itibar edeceğim.
Hani mesela ABD bu acidan ilginc bir ulke tum kiliseler ozel mulk... Mesela bir kilise cemaati bakim masraflarini karsilayamayinc a kilise satiliyor. Kimi zaman baska bir cemaat satin aliyor. Kimi zaman da din disi bir amacla kullaniliyor kilise.. Ornegin diskoya donusturulen kilise var. Buradan bakabilirsiniz.
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Limelight
eleştirenlerin vermiş olduğu Cami örneği hatalı çünkü eğer camiyi biri kendi arazisi üzerine yaptıysa problem yok zaten.dilediği gibi kullandırır. yok eger devlet yaptıysa zaten din islerine karışmaması lazım.
kırmızı ısıklar ornegide hatalı.orada can ve mal kaybı uzerıne bi duzenleme var.1 mayısta oyle bısey yok.
Kim bu Lazım Değil??
Şayet galericiler 1 değil de 100 000 kişi olsaydı ve haklarını,şikay etlerini dile getirselerdi o zaman o toplanma özgürlüğü sizin içinde geçerli olacaktı. Demokrasi çoğunluğun iktidarı değil midir? o halde siz şuna da kendinize inandırmışsınız dır: kardeşim siyasi iktidar seçimle belirlenmesin beni mağdur ediyolar yalnızca benim çıkarlarımı dile getiren bir parti iktidar olsun!! Hayrola yeniden mi saltanata dönüyoruz? Orada belki de yarın birgün sizin çocuğunuz 19 mayısı kutlayacak, ya da sizin siyasi partiniz miting yapacak o halde bu durumda nasıl saygı ve hoşgörü bekleyeceksiniz bu durumda siz de bunu kendinize sorun!!
3h'ye yazıları ben yüklüyorum ama yüklerken elimin titremediği yazılar da olmuyor değil. Bu yazı da işte tam böylesine bu türden.
şu ana kadar hayal kırıklığına uğradım hiç bir yazın yoktu; ta ki bunu görene kadar.
kör liberteryenizm bu işte; en basit siyasal hak ve özgürlükleri bile mülkiyete kurban eden, feodalist bir anlayış. mülkiyetin kadar konuş, mülkiyetin kadar toplaş:)
liberalizmin doğası, ruhu ve çıkış noktasıyla tamami ile çelişen bu mülkiyet eksenli liberteryenizmi n vahşi ve gayri-vicdani doğasına karşı liberaller seslerini yüksek çıkartmalı bence.
Kısacası; liberalizm bence bu değil. mülkiyet, önden gelen (pre-decessor) değil ardından gelen (sucessor) bir haktır; zira mülkiyet temel özgürlüklerin teminatı için bir uzlaşıya dayanan faydacı bir ön kabula sahiptir.
neyse, işten vakit kalırsa uzun uzadıya yazarım. ama liberalizmi böyle marjinalleştire rek elde edilen abuk liberteryenizm, bence algılanan liberalizme de büyük zarar veriyor. liberalizmin en temel değerlerii hürriyet ve hoşgörüyü dışlayan ve bunların yok olması pahasına veya bunların varlığı ile ilgilenmeyen mülkiyet eksenli bu anlayışa dur demek gerekiyor.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.