| Türkiye Yunanistan Olur mu? |
|
|
| Yazar Alper Akalın | |
| Cuma, 30 Nisan 2010 | |
|
Türkiye Dış Borçluluk Analizi
Türkiye’de Dış Borçların Artış Oranı Aşağıdaki grafiğin de gösterdiği gibi, Türkiye’nin 2002 – 2009 yılları arasında kullandığı dış borç miktarı hızla artmıştır. AK Parti hükümetinin mali ve finans politikalarında liberal bir yol izlemesi, sadece kamu ekonomisinde değil özel sektörde de dış kaynak kullanımını özendirmiş ve grafikte de görüleceği üzere özel sektördeki dış borç artış oranı kamu maliyesinin kullanımının çok daha üstünde olmuştur. 2002’den beri sürekli artan özel sektöre ait dış borçlar yıllık %22.1’lik bir büyüme hızı ile 43 milyar dolardan 174 milyar dolara ulaşmıştır. Kamu Borçları ise daha çok yatay bir seyir izlemiş, 8 yıllık dönem boyunca artış hızı sadece %1.6’lerde kalarak 87 milyar dolardan 97 milyar dolara yükselmiştir.. Toplam dış borç ise, özel sektörün borçlarının etkisiyle yılda %11.1 hızla büyüyerek 130 milyar dolardan 271 milyar’a ulaşmıştır. Kamu dış borcunun toplam dış borç içerisindeki payı 2002 yılında %67 iken, bu oran 2009’da %36’lara kadar düşmüş, özel sektörün dış borç oranı 2009 yılı sonu itibariyle %33’ten %64’lere kadar fırlamıştır. Bu denli hızla artmakta olan dış borçluluğun risk analizinden önce, Türkiye’de dış borç finansman ihtiyacının ardındaki nedenlerden bahsetmek faydalı olacaktır. Türkiye’de Hızla Artan Dış Borç İhtiyacının Nedenleri Tasarrufların Yetersizliği: Türkiye, yatırımlarını finanse etmeye yetecek kadar tasarruf yapamayan bir yükselen ekonomi profili çizmektedir. Rakipleri ile karşılaştırdığımız vakit, Türkiye’nin düşük tasarrufla büyüyen bir ekonomi olduğu gerçeği gözlerden kaçmamaktadır. Nitekim, Doğu Asya ülkelerinde tasarrufun milli gelire oranı %30-35 arasında, Latin Amerika ülkelerinde bu oran %20-25 arasında değişmektedir (Ersel, 2006). Türkiye ise 2002-2009 yılları arasında milli gelirinin ortalama %14 ile %17 arasında değişen bir kısmını tasarruf edebilmiştir. Türkiye, büyüme potansiyelini gerçekleştirmek ve tam istihdama ulaşmak amacıyla ihtiyaç duyduğu yatırım harcamalarını gerçekleştirmek için, tasarruflarının yetmediği noktada dış tasarruflar ve dolayısıyla dış borçları alternatif finansman yolu olarak devreye sokmakta ve bu da özel sektörde artan dış borçların önemli bir nedenini oluşturmaktadır.
İthalata Dayalı Ekonomik Büyüme Ülkenin dış borçlarını geri ödeyebilmesi için döviz girişine ve dolayısıyla ihracata ihtiyacı vardır. Bunun yanında ithalat ise döviz ihtiyacı doğurur ve ithalatın ihracatı geçmesi durumunda ülkede döviz açığı oluşur. Türkiye hem ara malı ithalatının fazla olması hem de enerji girdilerini yurtdışından temin ediyor olmasından dolayı büyümesini ithalata dayalı bir sanayi yapısı ile sürdürebilmektedir. Bu yüzden de, ülkenin ithalat finansmanı için yeterli olan döviz miktarı ihracat gelirlerinden karşılanamadığından dolayı, özel sektör dış borçluluğunu git gide arttırmaktadır. Yüksek Reel Faiz Kamu veya özel sektör olsun; borç alınırken göz önünde bulundurulan en önemli iki kriter; büyüme ve faiz oranlarıdır. Makro açıdan yaklaşacak olursak, Ajayi’nin de belirttiği gibi ekonominin büyüme oranı, reel faiz oranını aştığında, bugünkü değer itibariyle ülkenin serveti yeterlidir ve ödeme sorunu yoktur. (Ajayi and Khan,2000:s.31; aktaran, Aklan:2002). Yalnız faiz oranı potansiyel büyüme oranını aştığında; borcun marjinal götürüsü getirisini aşacağından dolayıdır ki; işletmeler ya yatırımlarını erteler ya da alternatif kaynak anlayışına giderler. Türkiye, 2002-2009 yılları arasında uyguladığı yüksek faiz – düşük kur para politikası yüzünden, özel sektörü sadece ithalat yapmaya teşvik etmemekle kalmamış; bunun yanında daha düşük faizli uluslararası fonların da kullandırılmasını özendirmiştir. TCMB borç verme faizleri ve TÜFE rakamlarından elde edilen verilerle hazırlanan Grafik 5’te de görüleceği üzere, reel büyüme oranını aşan reel faiz oranları, yurtiçi borçlanmadan çok şirketleri yurtdışından kaynak kullanma arayışına sevketmiş ve bu durum dış borçlanmanın hızla artmasında yazara göre başat faktör oynamıştır. Dış borç kullanımını arttırdığını iddia ettiğimiz ilk 3 faktör, genelde özel sektörün yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bütçe açıkları ise, dış borçları arttıran kamusal bir faktördür. Merkezi yönetim, bütçede verdiği açıkların finansmanı için iç borç yoluna gidebildiği gibi dış borçlanma yoluna da gidebilmektedir. Türkiye, her ne kadar bütçe yönetimi konusunda 2002-2009 yılları arasında, geçen 10 yıla göre çok daha başarılı bir maliye politikası yürütmüş olsa da, nihayetinde hiç bir zaman toplam geliri toplam giderini geçmemiş ve bu yıllar boyunca bütçe hep açık vermiştir. Özellikle 2008 global krizinin ardından, Grafik 6’da da görülebileceği gibi, 2009 yılında bütçe rekor düzeyde açık vermiş ve bu da IMF ile bir stand-by anlaşması yapılması tartışmasını son 1 yıldır ekonomi gündemine sokmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken husus, verilen bütçe açıklarının, sadece dış borçları arttırmakla kalmadığı gibi bir yandan da ulusal tasarrufları da erittiği gerçeğidir. Bu yüzden, bütçe açıkları verilirken; diğer yandan yatırımların ana kaynağı olan tasarrufların azalması gerçeğine hükümet yöneticilerinin dikkat etmesi gerekmektedir. Dış borcu oluşturan faktörleri inceledikten sonra sonraki yazıda, Türkiye’deki dış borç seviyesinin riskliliği ve diğer Avrupa ülkelerine kıyasla durumu ölçülmeye çalışılacaktır. |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 30 Nisan 2010 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


Yunanistan’da başlayan dış borç krizi, ardından bu krizin Portekiz, İspanya, İtalya ve İzlanda’da belirme ihtimali, ister istemez akıllara
Yorumlar
Yunanistanin üc yani deniz-acliktan ölen olmaz- sofrada balik
Türkiyenin üc yani deniz-sofrada kuru fasulyaya dua et
Avusturya´da deniz rüyada görülür
Avusturya Koalisyon Hükümeti Bacanaklarina sor: Kalamata zeytininin ayaklari var mi diye sor: Yok der...
gercek aci, aclik kapiya dayanmasin, insan hamam böcegi bile yer.Ekmegin suyun olmadigi yerde teknolojiyi ve parayi uygun bir yere sok !
***Wien / AUSTRIA (Österreich)
Schau´mal mein liebes Österreich an
Es hat dir 2,2 Mrd gebracht
Aber es ißt selbst " Heiße "
Liebes Griechenland
Schau´mal mein liebes Österreich an
Es hat dir "Ottakringer Bier" gebracht
Aber es trink selbst " Tee mit Rum "
Liebes Griechenland
Schau´mal mein liebes Österreich an
Es hat dir "Wiener Schnitzel" gebracht
Aber es ißt selbst "Semmel mit Tzatziki"
Liebes Griechenland
Schau´mal mein liebes Österreich an
Es hat dir "Federbett" GEBRACHT
Aber es schläft selbst " am Boden "
PS: Sehr nachdenklich gewordener
Attilas Yalcin Tülü /www.ellada1-turkiya1.eu
www.ellada1-turkiya1.eu
Yani, iktisatla ilgilendiğini iddia eden bir grubun dünyanın ileri gelen iktisatçıları (akademik, uluslar-uluslarüstü kamu veya özel sektör) tarafından iplenmemesini iyi bir özellik olarak mı ele almalıyız?
"bu nedenle özgün olup olmamalarını kendilerinin de çok salladığını düşünmüyorum."
Kendilerinin sallayıp sallamaması önemli değil ztn.
Akademik çalışmaları değerlemede ana ölçü özgünlük ve konuya getirdiği yeniliktir. Onların bunu kabul etmemeleri bu gerçeği değiştirmiyor.
"çünkü hem epistemolojik olarak hem de metodolojik olarak kendisini ispat etmiş bir ekol."
Merak ettim, kime ispat etmiş?
Misal, bir grup belli bir alanda kendini ispat etmişse, kalburüstü text-booklara girer, dünyanın ileri gelen üniversitelerin de dersleri okutulur.
Bahsettiğimiz tipler için hangisi geçerli?
ben bunun Avusturyan ekolün zayıf değil, güçlü yanı olduğu kanısındayım.
iktisatın onlarla başlayıp başlamadığına gelince, Mises'e göre zaten iktisat başlı başına bir bilim dalı olamaz, olsa olsa bir alt dal olabilir. bu nedenle özgün olup olmamalarını kendilerinin de çok salladığını düşünmüyorum. çünkü hem epistemolojik olarak hem de metodolojik olarak kendisini ispat etmiş bir ekol.
yazı güzel olmuş bu arada tebrikler
Butce aciklarini, GDP ye oranl vermeliydin.
Herkesin yamasi, cussesi kadar buyuk olur..
ben söyleyecektim, bu eleştiriye katılıyorum.
bunun dışında, tam da yunanistan krizi ile 2001 türkiye krizi üzerine karşılaştırmalı okumalar yapıyordum, hatta bugün fatih özatay'la da bu konu üzerine iki satır konuşabilme şansım oldu. yazının devamını merakla bekliyorum, hele bir bitsin de iki çift sözüm olur elbet:)
Bir görüşün spesifik bir isimle anılabilmesi için ya o görüşü ilk kez ortaya atmış olmaları veya literatürü değiştiren çok büyük bir katkıları olması lazım.
Avusturyanlarda n önce tasarruf-yatırım eşitliği ve faizin rolü üzerine zaten benzer şeyler söylenmiş. Avusturyanların onlardan eksiği var fazlası yok. Ayrıca bu konuda, ne oluşturabildikl eri ciddi bir model, ne de daha sonra gelen eleştirilere (ki eleştiriler avusturyanlara bile gelmiyor, o derece uzaklar konuya) verdikleri ciddi cevaplar var.
Avusturyan tarikat içinde öyle bi söylem var ki sanırsın iktisat onlarla başladı onlarla bitti.
Gerçek dünyadaysa adları bile anılmıyor...
Yazıyı beğeneceklerin başında senin geleceğinden emindim. Beni haksız çıkarmadın:)
Yalnız farkettiysen yazı da avusturyan bir paradigma var. Tasarruf eksikliğiğine yapılan vurgu, faiz-tasarruf-yatırım dengesi, es geçmedik yani. İkinci yazıda da devamı gelecek.
@ Mahir
Yazı sanki biz de krize gidiyormus gibi gösterebilir ilk etapta. Yalnız dış borçların sadece niceliksel artışına bakarak risk analizi yapamayız. Borcun milli gelire, ihracata oranlarına bakarak; bir sınırlılık var mı analizi de diğer yazıda gelecek zaten.
Başlığı görünce, "devletin vergi alması ahlaksızlıktır, borçlanması daha ahlaksızlıktır, binaenaleyh devletin kendi ahlaksızlıktır" gibin bi şey bekledim, ne yalan söyliim..: )
Ama geyik muhabbeti tadındaki liberal yazılar yerine, iktisatçı gibi bir yazı yazı olmuş bu. tuttum baya...
Umarım bundan sonra da böyle devam edersin.
Başlıktaki soruya da cevap vereyim: Olmaz..: )
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.