| Entelektüeller ve Serbest Piyasa (3) |
|
|
| Yazar Serkan Kiremit | |
| Salı, 27 Nisan 2010 | |
|
3- Fikirler Piyasasında Entelektüellerin Rekabeti
Özgürlüğün, fikri dünyada bir nimet olduğunu anlamakta zorlanıyor olmak sanki entelektüellerin ortak kararıdır. Bunda aydınlanma çağının yarattığı bilgi ortamının ve akılcılığa atıfta bulunma konusunda asla cimri olmayan aydınların etkisi gözardı edilemez. Öyle ki aklın her şeyin üstesinden gelebileceği garantisi, topluma öyle empoze edilmiştir ki, aydınların en etkin olduğu yerde, yani eğitim sisteminde bu görüşü körpe beyinlere kazımışlardır. Böylesi bir ortamın bize öğrettiği ilk klişe: ‘İlahi vahyin yerine geçen aklın, toplumu özgürleştirmede, ileriye taşımada ve refahın gelişmesinde başat rol oynamış olmasıdır.’ Gerçek tam böyle değildir. Akıl, modern dünyanın kuruluşunda çok etkin rol oynamıştır ama ya Kişisel çıkar, özel mülkiyet, doğal hukuk, kültür, sempati ilkesi, serbest piyasa yada ahlak…vs bunlar akıldan daha mı az değerlidir.? Platon’un filozof krallarından modern çağda yerini her şeyi hesap edebileceğini inanan despot aydın tipi almıştır. “Zenginliği ve iktidarı sürekli korumanın yolu bilginin gerçek sahiplerinin elindedir.” ilkesini her zaman aklında tutan aydın, bu düşünceyi uygulama sahası olarak devlet’i görür. ‘Tam bilgiye sahip olduğunu düşünen aydın’, devlet aygıtı içinde karşımıza Uzman’ yada ‘Bürokrat’ olarak çıkar. Masa başında iş yapan ve düşünen bürokrat, toplumun nabzını istatistik ve matematik yöntemleriyle çözmeye çalışır. Eski-Komünist ülkelerdeki merkezi fiyatlama düşüncesinin ana teması işte buydu. Zeki öğrencilerin iktisat eğitimde gördüğü aklın soyut ifadelerle işler hale gelebileceği garantisi, tam rekabet ortamında tam bilgiye sahip iktisadi aktörleri doğurur ki, felaket işte burada başlar. Böylece zeki öğrencilerin neden hükümetin ekonomide müdahil olması gerektiğindeki ısrarlarını ortaya koyar. İleride devletin teşkilatlarında çalışacak işte bu zeki öğrencilerdir. Yani gelecek kuşağın hukuk adamları, akademisyenleri, uzmanları, bürokratları ve yazarları…-Eyvah!!!- Toplum yaşayandır. Tercih eden, üreten ve tüketendir. Zamanı durdurmak mümkün değilse, hiçbir bireyin tercihini anlık olarak bilemeyiz. Düşünün ki, en küçük bireyin ne tercih ettiğini bilemeyen bir uzman veya bürokrat, hangi metotla toplumun gideceği yolun planlayıcısı olacaktır. Ve soracak olursak hangi entelektüel tip aklın kriterine sonsuza kadar güvenecektir. Sorunun cevabı fikri dünyada daha henüz anlaşılamadı. Liberal düşünürlerle başlayan ‘kendiliğinden düzen’ anlayışı ile ‘Buyrulmuş düzen’ anlayışı arasındaki karşıtlık ne yazık ki hala zihinleri meşgul eden bir soru değildir. Bastiat’ın deyimiyle: “Planlayanlar değişir, Planlar asla”. Toplum yada ekonomi, toptancı ve kollektivist düşünürlerde, bir organizasyon yada ilkece kapalı kaplar sistemi olarak düşünülür: hükümet bir baş ve insanlar bu baş tarafından kontrol edilen bir vücuttur. Serbest piyasa ekonomisi asla bir mekanizma değildir. Bozulduğunda ince ayar yapılacak bitmek tükenmek bilmeyen müdahalelerle düzelecek bir yapı değildir. Serbest piyasa ekonomisi ne tam bilginin ne de tam rekabetin olduğu bir yerdir. Serbest Piyasa ekonomisi kendiliğinden bir düzendir. Biliyoruz ki, ekonomi bir İsviçre saati değildir, Bulutlardır. Ekonomi, devletin, İsviçre saatinin bozulup düzelteceği ve eksiksiz çalıştıracağı bir düzen değil, bir çok farklı canlının (değişik tercihlere sahip bireyin) yaşadığı ve kendiliğinden oluşmuş bir yaşam alanıdır (serbest piyasadır). Bulutlar Yaklaşımı, devletin yada üstün bir güçün anlayacağı kadar basit bir makine değildir. Bulutlar, hava tahmin raporlarına göre değil, dünyanın en ücra yerinde kanat çırpan kelebeğin yaratacağı kasırgaların düzenidir. Herhangi bir 'Tek Aklın' yada otoritenin planlayacağı, denetleyeceği, manipule edebileceği, ince ayar yapabileceği veya onarabileceği varsayımına dayanan bir kumanda ve kontrol düzeni, Bulutlar formülasyonunu oluşturan türlü ve çeşitli hava akımlarını veya yaşam formunu (farklı kültür ve milletlere sahip bireyin) dışsal bir müdahalesiyle (ki hiçbir şey, bu tam bilgiye sahip olduğunu sanan devlet bile olsa, o kararsız hava iyonlarının kendilerinin yaşadığı ortamda neler olup bittiği hakkında Hava iyonları kadar bilgiye sahip olamaz) yok olmasını sağlayabilir. Bulutlar, hiç kimsenin düzenlemediği ama içkin bir ilişkiler ağına sahip bir düzendir. Bulutlar, kafasındaki amaçları süresiz bir biçimde uygulamaya koymak isteyenlere karşın bu amaçları uygulamaya geçirebilmenin maliyetlerini hatırlatan bir sistemdir. Bunun yanında sayısız ütopyaların gerçekleşmesini sağlayan bulutlar, bu ütopyalar arasında hiçbir zaman öncelikli bir önyargıyla sahip olmak şöyledursun bu ütopyaların hiyerarşisi hakkında en ufak bir bilgiye hakim de değildir. Bulutların tek bir aklı olmadığı gibi planı da yoktur. Bulutlar Yaklaşımın yaptığı tek şey, çevre koşullarına en iyi biçimde kendilerini uyduranları ödüllendirmek, kendi statükosunu korumak için hiçbir şey yapmayanları ve nedenini bilmediğimiz bir şekilde yanlış yapanların hatalarını düzeltmelerini inceden inceye söyleyen bir düzendir. Bulutlar, herkesin herkesle alıcı yada satıcı olarak bağlantıda bulunduğu ve herkesin, farkında olmadan ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur. Bu kurumu hiçbir kimse düzenlememiştir. Bulutlar anonim bir süreçtir, bir tasarı neticesinde oluşan bir saat değildir. Bulutlar düzenine yapılacak herhangi bir müdahale asla bulutların kendiliğinden ortaya çıkan düzeninden daha iyi olamaz. Çünkü, bulutlara yapılacak müdahale, müdahaleyi yapacak kişinin bulutların içerisindeki oluşacak anlık yada gelecekteki beklentilerinin oluşturacağı bilgiye hakim olmak anlamına gelir ki, bu epistemolojik bir imkansızlıktır. Kısacası, Tanrı rolünü oynamaktır. Bu affedilemez bir hata değil, işlerin daha iyi olmasını engellemektir. Bulutlara müdahalede bulunmak, farkında olmadan şeytan olmaktır. Peki bunca argüman ortadayken neden hala en kötüler zirvede? Serbest piyasa yüzünden bilinenin aksine, kendiliğinden düzeni savunan entelektüeller, piyasanın etkinlik açısından adaleti ve refahı sağlamada en makul olduğundan şüpheleri yoktur fakat onlar piyasanın egemenliğinin üreticiler elinde olmadığını da çok iyi bilirler. Piyasa işleyişinin belki de en önemli fonksiyonu, bütün kaynaklar içinde en kıt olanı –bilgiyi- fiyatların içine tercihler ve göreceli kıtlıklar hakkında başka türlü elde edilemeyecek olan bilgiyi yerleştirerek, ekonomik kullanmasıdır. Özgür Toplumda, söz konusu bilgi, toplum içinde milyonlarca beyinde, çoğunlukla kolaylıkla artikule edilemeyecek yetenekler ve girişimciye ait öngörüler şeklinde, dağınık halde bulunur. Kullanılabilir kaynaklar ve bu kaynakların nerede kullanacaklarına ilişkin tercihler bir bütün olarak kimse tarafından bilinemez. Kaynakların tahsisi genellikle yerel bir bilgidir. Serbest Piyasanın üstünlüğü tüm karmaşıklığa rağmen, özgür toplumda farklı tercihleri, yerel bilgiyi ve görece kıtlıkları tüm toplumun bilgisine aktaran fiyat mekanizmasıyla aşmasıdır. Söz konusu olan fiyatlar olmadan ne üreticiler ne de tüketiciler kaynaklarını rasyonel bir şekilde dağıtmanın üstesinden gelemeyeceklerdir. Her ne kadar iyiniyetli, vatansever ve yaratıcı bir kişi bu bilgiye sahip olduğunu ne kadar iddia ederse etsin, kişilerin beklentilerini tek tek bilemeyeceğinden yada gelecekteki gelişmelerin bilgisine sahip olamayacağından hiçbir kimse yada çıkar grubu da, serbest piyasada oluşan bilgiden daha iyi bir kaynak yaratıcısı ve aktarıcısı olamaz. Bu serbest piyasa’nın mükemmel olduğunu anlamına gelmez. Bu imkansız türden bilgiyi (epistemolojik bir imkansızlık) piyasa ekonomisine rakip olan diğer sistemlerden yani merkezden planlama, diğerkamlık ve sosyal piyasa sisteminden daha iyi çözebildiği için serbest piyasa tercih edilmiştir. Uzmanlar, “Hem teorik hem de pratik, günümüz dünyasında ekonomik zenginliğin temel şarttı olarak piyasa kavramını işaret ediyorlar. Yine piyasanın epistemolojik fonksiyonu, merkezden idare edilemeyecek türden bilgiyi insanların kullanımına sunmakla piyasanın sadece zenginlik dağıtımından daha derin ve önemli bir görevi olduğunu da gösteriyor.” Serbest piyasa düzeni buysa, fikirler piyasası bu koşullarda nerde bulunmaktadır. Fikirlerin bilgisi, üreticilerin algısından tüketicilerin onları tercih etmesine kadar geçen sürede sinyaller doğru olarak aktarılabilir mi? Fikirler dünyası için bu soruların cevabı tek kelime ile hayırdır. Kendiliğinden düzende fikirler – Uzun dönemler hariç- toplumun ortak aklından meydana gelmez. Nasıl ki elektriği Thomas Edison, arabayı Ford bulduysa, entelektüel faaliyetlerde genellikle bireyseldir. Fakat Edison veya Ford’un ortaya çıkardığı mal ve hizmetler toplumun ihtiyaçlarını karşıladığı oranda alıcı bulur. Fakat entelektüellerin ortaya çıkardığı yapıtların böyle bir amacı yoktur. Zaten entelektüel, fikirlerim nasıl satılabilirliliğini bir kere düşündüğü vakit popüler olmaya adım atmış ama geleceğin haklısı olmanın yolundan çıkmış demektir. Anlaşılacağı üzere serbest piyasaya hakim olan tüketicilerdir. Bu konuyu en çok dile getirenlerin başında Mises gelir. Onun ifadeleriyle tüketici krallığı: “Piyasa her gün seçim günüdür, her aday tüketicileri sakınmaktan kaçınır, genç-yaşlı her tüketicinin günlük ekonomik oyu vardır. Gerçekten de, serbest piyasada bütün tüketiciler bir çok oy’un sahibidir… Tüketiciler, en düşük fiyat üzerinden istediklerini satın alabilecekleri işletmelerin müşterisi olurlar. Tüketiciler mal ve hizmeti alarak veya almaktan kaçınarak fabrika ve çiftliklerin kimin olacağını ve onları kimin çalıştıracağını belirlerler. Onlar, bunu yaparak zengin insanları fakirleştirir, fakir insanları zenginleştirirler. Ne üretileceğini, hangi kalitede üretileceğini ve ne kadar üretileceğini tamamen onlar belirler. Değişebilen ve yapacakları önceden bilinemeyen tüketiciler, kapris ve fantezilerle dolu acımasız patronlardır. Tüketicilerin bu tercihlerde bulunurken kendi tatminlerinden başka nazarı dikkate aldıkları hiçbir şey yoktur. Onları yerleşik çıkarlar veya yüksek meziyetler bir nebze olsun ilgilendirmez.” Bu bağlamda, bir üretici olan entelektüel, eserlerini tüketicilerin lütfuna bırakmak zorundadır. Entelektüelin en küçük bir uyarısı bile eğer tüketicilerin dikkatini cezp etmediyse, entelektüelin yapacağı pek bir şey yoktur. Serbest piyasa bu açıdan çok acımasız bir eleştirmendir. En ince ayrıntısına kadar tutarlı, en derin konuları bile en kolay bir dille yazan ve konuşan bir entelektüel bile tüketicilerin gözünde bir değer ifade etmeyebilir. Tüketicilerin insafına kalmış bir entelektüelin yapacağı tek şey tüketicileri tatmin etmenin yollarını aramaktır. Bu muhakeme biçimi, entelektüellerin ortaya koydukları performansı düşürür. Geçimini sağlamak için entelektüel en ucuz yol olarak üretimini popüler bir şekilde reforma etmekte bulur. Genelde bu reform biçimi aydınlanma yolunda değil, daha çok hava fişek gibi görkemli ama kendisini anlık tüketen fikirler yığınında gösterir. Ortalama zekâya sahip tüketiciler, çıkarlarına uygun bir biçimde kısa dönemdeki kazançlarını düşünürler. Onlar için bir fikrin doğru yada haklı olmasının bir anlamı yoktur. Kendi zevk ve tercihlerine göre, bir fikrin kullanışlı olması yeterlidir. Fakat iktisat bilimi ve genelde hayat, uzun dönemli düşünür. Doğada olan hiçbir şey bedava değildir. Su içmek için bile bir eylemde bulunmamız lazımdır. Doğada bir şeyi elde etmenin maliyetleri vardır. Eğer tüketiciler fikirler dünyasında kısa dönemli düşünürlerse, salt kendi yağmalarını garanti altına aldıkları sistemleri korumayı ve muhafaza etmeyi planlarsa sonunda kendi kendilerini vururlar… Örneğin: demokratik bir seçimde devletin başına geçmek için tüketicilerden (ve aynı zamanda devletin kaynak üreticilerinden) oy isteyen ama karşılığında yağmadan pay dağıtan bir demokratik baskı grubu, bu yağmayı gene tüketicilerin ürettikleri kaynaklardan dağıttıklarını elbet bir gün fark ederler… yada ikinci örnek olarak eğer bir gün hiç istemedikleri bir baskı grubu iktidara gelir ve karşıtları olduğu başka bir baskı grubunu beslemeye çalışırsa neden devletin bir başkasının ürettiğini baskı ve güç yoluyla el koymasını onlara bir musibet ile anlatır. Yukarıda anlatılanlar açısından bakarsak, Tüketicilerin bu kadar güçlü olduğu bir piyasada, inatla bir entelektüelin hakikatı söylemeye ve yazmaya çalışması acaba hangi ısrarın neticesiydi. Tabi ki, özgürlük idealinin cazibesiyle… Bu düşünceler ışığında “özgürlüğü; insanların refahı için tek bir doğru yolu keşfettiğimiz için değil, insanların farklı biçimlerde refaha kavuşmasını sağladığı için savunmak”gerekir. Bu gerekircilik, mutlakçılık anlamında anlaşılmamalıdır. Özgürlüğün kıymetli bir değer oluşu; geleceğin bilenemezliğinden, insan bilgisinin kısırlılığından ve en iyinin ne olduğunu hakkında tarihin veya bilimin insanlık medeniyetine en ufak bir ipucu veremeyip kesin ve tartışılmaz, yalın bir ilkeyi ortaya çıkaramadığından kaynaklanmıştır. Bu durumda “özgürlüğün amacı öngörülebilir, tahmin edilebilir gelişmeler değil; yeni ve beklenmedik gelişmelerdir.” Özgürlük bir tasarı neticesinde oluştuğu yada herhangi bir özel sonuç doğurduğu için savunuluyor veya dışlanıyor olamaz. Çünkü özgürlüğün uzun dönemde bariz ve açık avantajları vardır. Ne kadar iyi niyetli olursak olalım, hangi yeni düşünceler ve düzenlemelerin gelecekte yürüyeceğini önceden bilecek kadar zeki değilizdir. Çok sayıda farklı bilgileri, tercihleri, zevkleri ve bekleyişleri olan üretici ve tüketiciler arasında birbirleriyle girdikleri iktisadi ilişkilerde uyum ve koordinasyondan en etkin şekilde yararlanma imkânını, ancak özgürlüğün önünü açarak bulabiliriz. Hayek’in de ifade ettiği gibi: “(...Özgürlüğün…) yarar getirecek yeni fikirleri ortaya koyma hususunda tartışma götürmez bir mükemmellikte mücehhez ( merkezi planlamacı ve diğer ) kimse yoktur. Herkesin kendi tecrübesini yürütmesi ve kendi risklerini üstlenmelerine müsaade edelim; yararlı olduğu ortaya çıkan fikirler kabul edilecektir. Burada ilerlemeyi emredip dayatmayız; onun gelişmesini teşvik ederiz.” Milton ile başlayan özgürlüğün olmazsa olmaz şartı yani, "doğru ve yanlışın her ikisinin de inceleme ve tartışma ile serbestçe denendiğinde, doğrunun yanlışa egemen olacağı düşüncesini". Milton'ın daha değişik ve anlamlı ifadesiyle: "Türlü doktrin rüzgârlarının dünya üzerinde esmesini ki doğru da bunlar arasındadır, serbest bırakmakla birlikte, izin verme ve yasaklama yoluyla doğrunun gücünden kuşkulanmakla yanlış hareket ediyoruz. Onu yalanla baş başa savaşmaya bırakalım; serbest ve açık bir savaşta doğru daima kazanmıştır… Çünkü doğrunun Tanrıdan sonra en güçlü şey olduğunu kim bilmez ki; onun muzaffer olmak için planlara, strateji veya yetkiye ihtiyacı yoktur. Bunlar, yanlışın doğrunun gücü karşısında başvurduğu savunma ve kaçışlardır." Mill'e göre de bir fikrin susturulması, fikri susturulan insandan çok insan ırkına, yaşayan nesle olduğu kadar yaşayacak nesillerde zararlı bir haydutluktur. O fikre katılanlardan ziyade katılmayanlara karşı yapılan bir soygunculuktur. Çünkü, "Eğer fikir doğru ise, insanlar yanlış olanı doğru olan ile değiştirmek imkanından mahrum edilirler: Eğer yanlış ise, onlar hemen hemen aynı derecede büyük faydayı, yani hakikatin butlan ile çarpışması neticesinde onun daha vazıh olarak anlaşılmasını ve daha canlı bir tesir yaratmasını, elden kaçırmış olurlar." Özgürlük idealini bu açıdan değerlendiren bir entelektüel, onu kutup yıldızı olarak kendisinde yaşayan bir mesele olarak görür. Toplumu uyarmaktan geri kalmaz. Fikirlerini kısa dönemli değil, uzun vadeli, canlı ve yaratıcı bir biçimde sürekli acımasız bir deneye tabi tutar. Piyasanın çarklarında eğilip bükülmek onu ilgilendirmez. Düşünce hayatındaki yoluna yılmadan devam eder. Onu kaygılandıran meydan okuduğu fikirlerin okunmaması değil, ifadesinin sansürlenip yastık altına atılmasıdır. Özgürlük markası bir entelektüelin ancak en geniş zamanda kazanacağı bir rekabet yoludur. Bu bir cesaret işidir. Bir inat uğruna serüvene atılmaktır. Özgürlük savaşçılarının üzerinde çalıştıkları ideallerin en kısa zamanda şöhrete kavuştuğu tarihte pek rastlanmaz ama şevk içinde çalıştıkları hep bilinir. Önemli olan kısa dönemde şöhretli, okunan ama ortalama bir entelektüel olmak mı? Yoksa özgür toplumun büyüleyici ve heyecan verici sayfalarında ölümsüz bir entelektüel olmak mı? Cevap her zaman ki gibi gelecekte saklıdır ve kötümser olmamak için ise elimizde dağlar kadar sebep vardır. <!--[if !supportEndnotes]--> |
|
| Son Güncelleme ( Salı, 27 Nisan 2010 ) |
| Sonraki > |
|---|


