Nişanyan: Türkiye'de Egemen Sınıf Müdür Bey ve Albayımdır Yazdır E-posta
Yazar Kritize.Net   
Pazar, 04 Nisan 2010

Sample ImageHer yıl Şubat sonlarında ABD Kongresinde Ermeni Soykırımı tasarısı gündeme gelir, aynı anda ülkemizde de yaygaralar kopmaya başlar. Ermeni meselesiyle ilgili tartışmalar “önce onlar bizi kesti”, “onlar daha çok adam öldürdü” gibi ahlaksızca boyutlarda tıkanır, meselenin özüne inmeye nkimse yeltenmez.

Bu yıl da tekrar eden parodi üzerine 3H Hareketi ve Kritize.Net olarak, yakın tarih araştırmaları yapan ve yakınlarda yeni kitabı “Yer İsimleri Sözlüğü”nü çıkaracak olan dilbilimci Sevan Nişanyan’la Ermeni meselesinden Kürt açılımına, Türkiye’deki gayr-ı Müslim ve azınlıklardan Ergenekon davasına, resmi ideolojiden hapishane anılarına kadar dolu dolu ve bir o kadar da keyifli bir röportaj yaptık.


Amerikan Dış  İlişkiler Komitesinde kabul edilen “Ermeni Soykırımı Tasarısı” hakkında ne düşünüyorsunuz, bu tasarının kabul edilmesi ABD-Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler?

Bu konuda söylenebilecek en doğru söz “Dinsizin hakkından imansız gelir.” Türkiye’nin soykırım konusundaki tavrı inanılmaz bir ahlaksızlık ve aptallıktan ibarettir. Dünyaya bu bakış açısını kabul ettirmek imkânsız olduğu gibi Türkiye’yi sözüne güvenilmez, alçak ve ahlaksız konuma düşüren bir tavırdır.  Bunu düzeltmenin zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir. Bu kadar ahmakça bir politikaya kendini angaje eden bir ülkenin bunun sonuçlarını yaşaması kadar doğal bir şey yoktur. Amerikan Kongresi iyi niyetli mi, kötü niyetli mi veya hangi amaçla böyle bir işe giriştiğini tartışmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Tabi ki ABD Kongresi kendi çıkarları açısından bakar olaylara, bu işin kuralı böyledir. Fakat böyle bir saçmalıkla Türkiye’nin muhatap olmak zorunda kalması, Türkiye’nin kendi inkâr politikalarının bir sonucudur.

Soykırım apaçık bir gerçek, “güneş doğudan doğar” gibi bir hadise. Bu ülkede 1915 öncesinde 1,5 ila 2 milyon civarında Ermeni vardı. 1920’lere gelindiğinde geriye 100 bin kalmıştı.

Gayet açık ve net aslında, başka bir şey söylemeye gerek yok…

Son derece net, bunu bilmeyen yoktu ki Anadolu’da… Bugün gerçi azaldı o yaşlı kuşak ama bundan 10 sene önce Anadolu’nun neresine giderseniz gidin, yaşlı insanlarla konuşun; kimi övünerek, kimi üzülerek “biz bunları doğradık” diyordu.  Hala da bilinir… Hatta Milli Mücadele döneminde kurulan cemiyetlerin amaçlarından biri de buydu. “Ermeniler geri dönerse halimiz nice olur”dur Erzurum kongresinin konusu…

Milli Mücadele döneminde kurulan cemiyetlerde, el koyulan Ermeni mallarının geri verilmesi korkusu da var mı?

Kesinlikle, 1915’te Ermeniler sürülmüşler. Bu kadar net konuşuyorum ama madalyonun diğer yönünü görmüyor değilim. Yani Ermeniler de sütten çıkmış ak kaşık değildi. Tehcir ve soykırım kararı tam olarak ne şekilde verildi, kim verdi; ne kadarı şeytani bir plandır, ne kadarı beceriksizlik ve salaklık yüzünden olmuştur, bunların hepsi tartışılacak konulardır. Büyük bir ihtimalle bu soykırım hadisesi kendi dinamikleriyle tırmandı. Yani bu kararı verenler, bu kadar büyük bir işe giriştiklerinin farkında değillerdi. Bu karar tehcir olarak verildi; 1,8 milyon insan değil, 1,8 milyon koyun sürmeye çalışsan Suriye’ye büyük sorunlar çıkar. Bir kısmı direnir, bir kısmı kaçar, başına her türlü şey gelir. Bunlar bir de direnmeye başlarlarsa mecbur olursun bir kısmını öldürmeye, öldürdükçe daha fazla direnirler. Ondan sonra işin çivisi çıkar.

Bunu yaparken şunu da yaptılar, bu İttihat Terakkiciler çok akıllı oldukları için öncelikle direniş potansiyeli olan, cemaat lideri pozisyonundakileri öldürdüler. Nisan ayında yapılan iş odur. Ev ev dolaşıp, aynen bu faili meçhul cinayetleri gibi bunların dernek ve siyasi parti üyesi olan, yani örgütlenebilme kapasitesi olan kişileri öldürdüler.  Bunun sonucu olarak direnebilme potansiyellerinin kırıldığını düşündüler. Oysaki bunun sonucu halkın feci suretle paniğe kapılması oldu. Paniğe kapılmış bir grubu kontrol etmek çok daha zordur. Bu insanlara “seni Suriye’ye gönderiyoruz ama 3 sene sonra geri geleceksin” güvencesi veremezsin. Böyle bir süreç yaşandı büyük ihtimalle ve unutmayın ki Osmanlı da o tarihte batma noktasına gelmiş bir ülkeydi. Yok oluyoruz, bizi orta Asya’ya sürecekler korkusu hâkimdi insanlarda. Birden bire normal insan davranışlarını yönlendiren ahlaki ve akli davranışlar ortadan kalktı ve bir kan banyosuna döndü olay. 1918’de çok sayıda insan geri geldi tehcirden. Ama mesela Türkiye’de üzerinde çok az durulan konulardan biri şudur: Milli Mücadele rejiminin en önemli konularından biri geri gelenleri tekrar kovmaktır. Yani 1920-22 yılları arasında 2. Tehcir yaşandı.

Sadece Osmanlı’nın son döneminden bahsediyoruz, Cumhuriyet dönemindeki katliamlardan bahsetmiyoruz hiç. Mesela 6-7 Eylül olayları…

6-7 Eylül’den çok daha korkuncu Varlık Vergisi olaylarıydı. Türkiye’de esas gayrı Müslimlerin belini büken Varlık vergisidir.  Çünkü 1942’deki Varlık Vergisi olayı sistemli bir soygun olayıdır. Gayrı Müslimlerin bütün mallarına, mülklerine ve paralarına el koydu devlet. Ve bunu açık açık devlet yaptı,  açık açık Türk basınının tamamı, bütün spektrum baştan sona çığlık çığlığa bu olayı destekledi. Bunun verdiği ekonomik ve manevi tahribat çok daha büyüktür. 6-7 Eylül’ü çapulculara yıkabilirsiniz, devlet açıkça bir tavır almadı orada.

Evet, 6-7 Eylül’ün hukuki bir meşruiyeti olmamasına karşın, Varlık Vergisi bizzat TBMM tarafından onaylanmış bir kanun sonucu ortaya çıktı…

Hükümetin, meclisin ve Türk basınının el birliğiyle yaptığı bir eşkıyalık hareketidir Varlık Vergisi…

6-7 Eylül’de sizin ailenizin de malları yağmalanmış mıydı?

6-7 Eylül olaylarının olduğu hafta benim annem ve babam nişanlanmışlar ve olaylar sırasında alış-verişe  çıkmışlar. Hiçbir şeyden haberleri yok, dönerken vapurda duymuşlar “İstanbul’da olaylar oluyor” diye. Yağmadan doğrudan etkilenmemişler ama bunun psikolojik etkilerini kolay kolay anlayamazsınız. Sizin komşularınız, akrabalarınız falan birden bire kalkıp göçerler. Hayatınız darmadağın olur, harabe haline dönersiniz. Bunu ölçmek kolay değil, bu istatistiğe gelebilecek bir konu değil.

Azınlıkları  Anadolu’dan tasfiye etmek amaçlı  başka neler yapıldı Cumhuriyet döneminde?

1964 zorunlu göçü vardır, üzerinde çok az durulan konulardan biridir. 1964 yılında hükümet Kıbrıs olaylarını bahane ederek bir karar aldı. Demokrat Parti zamanında “Türkiye’de oturan Rumlar arzu ederlerse Yunan vatandaşı da olabilirler” şeklinde bir karar alınmıştı. O dönemde İstanbul’da 100 bin civarında Rum vardı, bunların büyükçe bir bölümü Yunan pasaportuna sahipti. Hükümet 1 gün içinde karar verdi ve bunlar sınır dışı edildiler. İstanbul’daki Rum toplumunun çöküş tarihi budur. 100 bin Rum’un 70 bini 1 ay içinde temizlendi.

Bunun bize etkisi şöyle oldu. Biz Şişli’de bir apartmanda oturuyorduk, sadece biz Ermeni’ydik, diğer sakinlerin hepsi Rum’du.  5 dairenin 4’ü o ay gitti. Mesela aile içinde koca Yunan pasaportlu, kadın Türk pasaportlu; ya da karı-koca Türk pasaportlu, çocukları Yunan pasaportlu gibi iç içe geçmiş durumlar vardı. Ailelerin yarısı göçtü, diğer yarısı kaldı. Bir sene içinde herkes evlerini satmak durumunda kaldı. Emlak piyasası çöktü, hiçbir şeyin değeri kalmadı, böyle bir kaos yaşandı. Yani İstanbul’un Rumlar’dan arındırılması olayları 1964 olaylarıdır…

Kemalistlerin Türkiye’deki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz. Geçenlerde çarşaf yırtma eylemleri vardı. Bu tarz eylemlerin prim yapacaklarını düşünecek kadar cahiller mi bunlar?

Köşeye sıkışmış ve ne yapacağını  bilmeyen bir kitleden söz ediyoruz. Bu kitlenin bir mertebeye kadar anlayışla karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Bir korkuları  var, Türkiye’de dar İslami muhafazakârlığın,  aile içinde çıkan İslami baskının, mahalle baskısı şeklinde ortaya çıkan İslami muhafazakârlığın hortlaması çok korkutuyor bu kitleyi. Böyle bir ihtimalin olmadığını söyleyemeyiz ama ben bunun çok zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Topluma biraz daha geniş bir perspektiften baktığınız zaman böyle bir şeyin olmayacağını görebiliyorsunuz. Fakat İzmir’in Alsancak semtinde oturan teyzeye bunu anlatamazsın.  O, olayı çok daha siyah-beyaz olarak görüyor.

Osmanlı’nın son döneminden itibaren baktığımızda böylesi bir şeriat girişiminin de olmadığını görebiliyoruz aslında…

Şeriatın uygulanıp uygulanmaması değildir mesele. Sonuç olarak bugün Elazığ kentine gittiğinizde bir tane bira içecek mekân bulamıyorsunuz. Korkunç bir durum bu aslında. Şeriat mı uygulanıyor, hayır. Mahalli muhafazakârlık rejimi… Bunun tüm Türkiye’ye yayılması tehlikesi insanları korkutuyor. Bizim de başımıza bu gelecek korkusu. “Ayak takımı ayaklandı, memlekete hâkim oldu” korkusu.

Bu korkunun sınıfsal bir boyutu da var mı?

Bariz bir şekilde sınıfsal bir boyutu var bunun. Türkiye’de cumhuriyet döneminde bir egemen sınıf oluştu. Türkiye’de kapitalizm falan değildir egemen sınıf, Türkiye’de egemen sınıf müdür beyle albayımdır. Müdür beydir egemen…  Daire müdürü olur, okul müdürü olur, işletme müdürü  olur… Bir de onun üniformalı eşdeğeri olan albayım vardır. Bunlar kravat takarlar, yazıhanede otururlar, arkalarında mutlaka Atatürk portresi olur, vatan-millet nutku atarlar. Fazla bir kültürleri yoktur, fakat kendilerini küçük dünyaların hâkimi sayarlar. Cehaletlerini örtmek için atmayacakları takla yoktur. Belli bir gelir seviyesine ulaştıkları gün eşlerinin saçları  sarıya boyanır. Hayatta bütün varlıkları bir otomobil ve bir dairedir. Hayat boyu “üçkâğıt yapanlar köşeyi döndü, ben onurlu olduğum için yoksul kaldım” kıskançlığındadırlar. Aslında içten içe fark ettikleri şey yetersiz olduklarıdır ama bunu ifade etmekte zorlanırlar. Kaymakam bunun tipik bir örneğidir, ortaokul müdürü tipik örnektir. Böyle bir sınıf var cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde. Türkiye’nin esas egemen sınıfı budur. Bunlar şu anda çok açık bir şekilde sille yiyorlar, maçı kaybediyorlar.  Yeni tür insanlar türedi.

Ne tür insanlar?

Birincisi sanayi sitesi sınıfı… Bunlar esnaflıktan bir kademe atlamış, işini iyi yapmaya çalışan, fazla bir kültürü olmayan fakat hızla ve hırsla toplumda yükselen, ticaretten anlayan bir sınıf. Bunların yazıhanesinde Atatürk resmi yoktur, karınca duası vardır. O yazıhaneye girdiğinde mutlaka güler yüzle karşılarlar seni, hemen çay söylerler. Oysa müdürüm böyle değildir, müdürüm orada kurulur ve sana vatan-millet nutku atar. İki ayrı insan tipinden söz ediyorum, aynı aileden bunlar… Ama yeni bir sosyal yapı oluşuyor. Sanayilerden yetişip ciddi sermayeye kavuşan bir kesim çıktı ortaya. Özellikle Türkiye’nin orta boylu kentlerinde: Kayseri’de, Konya’da, Kütahya’da, Manisa’da…

İkincisi yeni gençlik türedi. Geleneksel düzenin dili içinde konuşmayan, yepyeni bir anlayışla yetişen sizin gibi insanlar… Gençler dünyaya aç bir şekilde, Anadolu’nun her yerinde kurulan üniversitelere gidiyor, yepyeni bir bakış açısıyla mezun oluyorlar. Belki de aç kalmak lazım doymak için, önce bir açlığın bilincine varmak lazım. Bunların anne-babası da açtı ama aç olduklarının farkında değillerdi, küçücük bir dünya içinde yuvarlanıp gidiyordu.

Bu yeni sosyal fenomenler, müdür beyimle albayımı ezdi geçti. Şimdi müdür beyim ve albayım  çok üzülüyorlar bu duruma. Dünyaları elden gidiyor, Türkiye elden gidiyor. Onlar da çarşaf falan yırtarak hırslarını  çıkarmaya çalışıyorlar. Bunu onlara çok görmemek lazım. Sosyal yapıdaki dönüşüm çok esaslı bir dönüşümdür. Çok hızlı bir şekilde değişti Türkiye, radikal bir şekilde değişti. Bunun kurumsal yansıması da, yani o eski rejimin kurumlarının teker teker yıkılması bunun hemen peşinden geliyor ve gelecektir.

Onlar da bir renk aslında…

Türkiye’de totalitarizm tehlikesi her zaman vardır. Bunun ideolojisinin ne olduğu hiç fark etmez. Sosyalist de olsa Türkiye totaliter olur, Müslüman da olsa olur, Kemalist de olsa olur. O yüzden Türkiye’de birbirinden hoşlanmayan grupların varlığı iyi bir şeydir. Totalitarizmin önündeki en önemli engel bu zıtlıktır. Evet, Kemalizm totaliter bir ideolojidir; fakat Kemalizm’in ortadan kalkması, totaliterliğin fiilen oluşmasına zemin hazırlar. Çelişkili gibi görünüyor ama Türkiye’ye Kemalizm lazım değil ama Kemalistler lazımdır.

Başbakan son zamanlarda yine basına çattı. Medya patronlarına “köşe yazarlarınıza sahip olun” minvalli şeyler söyledi. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Başbakan’ın saçmaladığını  düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki Başbakan o koltuğu doldurabilecek kapasitede biri değil. Aklına eseni söylüyor, samimileştikçe içindeki çirkeflik daha çok dışa vuruyor. Diyeceğim budur, bu konuda çok fazla konuşulacak bir şey yok bence.

Başbakan’ı  çok eleştiriyoruz, Kürt açılımı başta olmak üzere el attığı işleri tamamlayamadığından dem vuruyoruz sürekli. Ancak Erdoğan’ın, tabanı olan milliyetçi-muhafazakâr kitleyi Kürt meselesinde daha duyarlı hale getirmek gibi bir katkısı oldu bence. Birçok milliyetçi “Erdoğan yapıyorsa vardır bir hikmeti” düşüncesiyle Kürt açılımına destek verdi. Erdoğan’ın Kürt meselesinde toplumsal algıyı değiştirmek gibi bir katkısı olmadı mı sizce de?

Siz Pollyanna’yı bilir misiniz? Her şeye iyimser bir yorum getirmek mümkündür. Dünya üzerinde kötü olan her şeye belli bir açıdan bakarsanız mutlaka iyi bir sonuç görebilirsiniz. (Gülüyoruz)

Star gazetesinde yazdığınız bir yazıda kökten bir değişim olmadıkça Kürt açılımı  falan olmaz demiştiniz. Hükümetin Kürt açılımının içi hakikaten boş mu?

Ben hükümetin gerçekten bir Kürt açılımı niyetinde olduğunu zannetmiyorum. Bunlar panik içerisinde. Yani kaybedilmiş bir savaş var, elindeki tek güç ordunu da kaybediyorsun. Bunun sonuçlarından kurtuluyorlar, ne yapacaklarına dair en ufak bir fikirleri yok. Bence Kürt açılımı diye sahneledikleri sahtekârlık içler acısı bir şey. Öyle anlaşılıyor ki en ufak bir planları-programları yoktu, en ufak bir vizyonları yoktu. Bir şeylere niyetlendiler de yapamadılar gibi bir durum yok, panik içinde saçmalıyorlar.

Aslında açılım baştan beri sorunluydu. Kürt sorununu çözme iddiasındaki Erdoğan, Kürt halkının temsilcilerinden Ahmet Türk’e uzun bir süre randevu vermedi. Görüşecekleri zaman da “ben başbakan sıfatımla değil, AKP genel başkanı sıfatımla görüşeceğim” dedi. Oysa AKP genel başkanlığı sorun çözme makamı değil, sorunu çözme makamı başbakanlıktır.

Aynen öyle… 

Üstelik BDP çevresi, son KCK operasyonlarıyla birlikte açılımdan ümidini tamamen kesmiş durumda.

Dediğim gibi AKP’nin Kürt açılımını  tamamen sahtekârlık olarak görüyorum.

Amaç  Kürtlerden oy çalmak mı?

Hayır. Dayak yiyen birinin tutarsız davranışları bu açılım olayları. Yani PKK hadisesiyle başa  çıkamadılar. Bunda bir acayiplik var, çünkü PKK matah bir örgüt değil, saçma sapan bir örgüt. Normal koşullarda, PKK’yla hiç mücadele olmasa da insanların bir süre sonra “amaaaan neymiş bu pkk mkk” diyip vazgeçmesi gereken aptal bir örgüt sonuç olarak. Dünyanın en güçlü ordusu olduğunu iddia ettikleri bu ordu, böyle bir örgütle 25 senedir savaşıyor. Tonla insan ölüyor ve sonuç alamıyorlar. Böyle bir durum var ortada, bir.

İkincisi, Kürt halkının, Kürt kamuoyunun bakışı çok radikal bir şekilde evrildi. 1999’dan ve özellikle 2005’den bu yana Kürt kamuoyu savruldu gitti. Şu anda Türklerle Kürtler arasındaki manevi bağ kopmuştur. Manen bağımsızlık ilan ettiler, tanımıyorlar artık Türkiye’yi. Kardeş mardeş geçti, zorla duruyorlar şu an. Star gazetesindeki son yazımda “milliyetçilik asrın vebasıdır” demiştim. Bu, tedavisi olmayan bir hastalıktır. Bir toplum milliyetçilik hastalığına kapıldı mı yüz seneden evvel iyileşmez. Dolayısıyla Türkiye çok açık ve sarih bir şekilde doğuyu kaybetme sürecinde. Erciş gibi Türk nüfusun çoğunlukta olduğu doğu şehirleri çok acılara gebe olan yerler. Oradaki Türkler ya kendi iradeleriyle göçecekler oradan, ya da geri kalan azınlığı da bir tarihte kesecekler. Bu noktada Türkiye 25 sene boyunca kendini “ordumuz sağlamdır, ordumuz güçlüdür. Bunlara gereğini yapar” masalıyla kandırdı. Şu anda ordumuz yeniçeri ordusu gibi dağılma sürecinde. Bel kemiği kırıldı.

Bel kemiğine Ergenekon diyebilir miyiz?

Sample  ImageBen Ergenekon diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Baştan beri de bunu açık açık söylüyorum. Ergenekon bir kod adıdır. Ordudaki temizlik operasyonunu, orduya zarar vermeden yapmaya çalışanların icat ettiği bir şeydir. Ergenekon’un gerçek adı genelkurmaydır. Ordunun tamamı Ergenekon’dur, ordunun ta kendisidir Ergenekon denen şey. Birilerinin yapmaya çalıştığı şey, aralarında en fazla pisliğe bulaşmış olanları tasfiye edip, orduyu bir şekilde derleyip toparlayıp sağlam tutmak. Bunu başarabilecekler mi? Doğrusu ben kuşkuluyum. Yani olay şu noktaya takılıyor: Alt rütbelileri tutuklarsın. Ama onlar da derler ki: ”Kardeşim biz de emirlere uyduk. Tamam, vatan için can feda ama bir yere kadar. Ben içerdeysem tepedekiler niye içerde değil” diye sorar. Özellikle ıslak imza hadisesinde bu çok fena halde kendini gösterdi. Bunlar olayı albaya yıkmaya çalıştılar. Çiçek, “ben gidersem bütün genelkurmay gider” dedi.

Dursun Çiçek’in bir süre önce mahkeme çevresinde gözükmesi bir mesaj mıydı?

Bana da öyle geldi. Benim anladığım kadarıyla Albay Çiçek son derece aklı başında, zeki bir insan. Oğlu falan Genç Siviller’de. Kendisi de kendi sınıfı içinde en zeki kişi olarak tanınıyor. Bunu açıkca sattılar, kariyerini bitirdiler. Bundan memnun olduğunu ve üstlerine karşı bir sevgisi olduğunu hiç zannetmiyorum. Tutuklamaları alt seviyede tutalım, ipin ucu yukarıya gitmesin projesi hiç tutmuyor. Hep yukarılara gidiyor ipin ucu ve bana öyle geliyor ki dananın kuyruğunun kopacağı yer Hrant Dink soruşturması. Eninde sonunda o soruşturmanın önü açılacaktır. O zaman esas yaygara kopacak. O zaman Türkiye şunu görecek: Pislik, emir-komuta zinciri içinde bile değil. Bir avuç serserinin yaptığı aptallığın sonucudur, Hrant Dink de yok yere öldürüldü. Generalin biri “susturun bu herifi“ dedi ve öldürüldü. Esas büyük darbeyi vuracak olan bu olayın çıkmasıdır.

“Ergenekon TSK’dır” dediniz. Peki, bu sorun nasıl çözülecek? TSK’yı tamamen kaldırıp yerine yeni bir ordu mu kuralım? Mümtaz’er Türköne bunu söylemişti…

Bence başka çare yoktur. Hatta ben bir yazımda “ordu gerekli midir” diye sordum. Bu proje gerçekçi midir bilmiyorum ama her halükarda Türkiye’nin ordusunun radikal bir şekilde küçültülmesi lazım. Şu andaki 800 bin mevcudundan belki 100 bin seviyesine indirilmesi gerekiyor. Subay yetiştirme ve istihdam yönteminin değiştirilmesi gerekiyor. Askeri lise ve askeri tatil yerlerinin kapatılması gerekiyor. Subay maaşlarının arttırılması gerekiyor. Ben bunu deyince herkes çok şaşırıyor. Bu onları sivil hayatla iç içe olmaya daha çok teşvik eder. Ordu evlerini kapat fakat Hilton’da kalmasını sağlayacak maaşı ver. Askerlerin ayrı bir sınıf olmaktan çıkmaları lazım.

Hocam fikri dünyanızın şekillenmesinde en çok rol oynayan düşünür kimdir?

Edward Gibbon. “Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi” isimli kitabın yazarı. 3000 küsur sayfadır. Zannediyorum beş defa okumuşumdur bu kitabı. İnsanın tarihe, devlete, toplum yönetimine bakışını etkileyecek olan bir kitaptır. Avrupa aydınlanmasının en büyük eseridir. Aynı zamanda Hıristiyanlık dini aleyhinde yazılmış en cesur eserlerden biridir. Çok radikal bir eleştiridir. Winston Churchill gençliğinde hayırsız, haylaz, hiçbir baltaya sap olamayacak bir insanken 30 yaşına yakın bir tarihte Gibbon’u okur ve siyasetçi olmaya karar verir.

Siz aktif siyasete atılmayı hiç düşündünüz mü?

Ben her zaman siyasetin içinde oldum. Liseden beri Türkiye’de siyasetin aktif olarak içindeyim. Parti siyaseti, meclis siyaseti değil ama Türkiye’nin siyasi olaylarıyla her zaman ilgilendim. Ama hoşuma gitse de gitmese de ben Ermeni’yim. Dolayısıyla Türkiye’de aktif siyasette bir şansım yoktur. Benim için üniversite yıllarındaki ikilem şuydu: Amerika’da kalsam ben siyasetin içinde olurdum ve eminim yükselirdim de. Türkiye’ye döndüğümde ise her zaman marjinal kalacağım bilinen bir şey, marjinal kalmaya mahkumum. Buna karşılık Amerika beni ilgilendirmiyor, Türkiye beni ilgilendiriyor. Ben bu ikilemle beş sene cebelleştim, karar veremedim. Hatta eğer ben karar değiştirmeyip hukuk okusaydım şu an Amerika’da üst düzey bir mevkide olurdum. Mesela Dani Rodrik, Robert Kolej’de bizden bir sınıf ufaktı. O, Nobel iktisat ödülüne aday gösterildi. Amerika’nın en parlak beş iktisatçısından biri olarak geçiyor. Erol Hakanoğlu ve ben bizim sınıfın iki fırlamasaydık. Erol, şu an Dünya Bankasının en üst düzey yöneticilerinden biri. Kuzey Afrika kralı olarak geçiyor.

Bu arada Dani Rodrik’i çok iyi tanırım. Bizden bir sınıf ufaktı ama arkadaşımdı. Üniversite yıllarında da çok konuşurduk. O çok güzel bir Türk kızıyla evlendi. İçeri giren 1. Ordu komutanı Çetin Doğan’ın kızıyla. Dani Rodrik, Çetin Doğan’ın damadıdır. Dani Yahudidir ama İstanbulludur. Çok şeker bir insandır, çok parlak bir zekası vardır. Radikal’de de yazıları çıkıyor.

Hocam Şirince’deki evleri izinsiz restore ettiğiniz için 10 ay hapis yatmışsınız. Ve Selçuk Hapishanesinde Susurluk mahkûmlarıyla kalmışsınız. Ayrıca hapishanede bir mahkûma Kuran-ı Kerim okumayı öğrettiğiniz için size Gâvur Hoca lakabını takmışlar (gülüşmeler). Bize hapishane maceranızı anlatır mısınız?

Yıllardan beri bu köydeyim. Buraya geldiğimizde böyle niyetlerimiz yoktu. Fakat bir süre sonra memleketi kurtaramadık bari Şirince’yi kurtaralım dedim. Bu bir huydur, çıkmaz. (gülüyoruz) Şu saikle hareket ettik: Burası olağanüstü güzellikte bir köy ve göz göre göre burası elden gidiyor. Bu elden gidişin ekonomik ve sosyal gerekçelerini çok net olarak görebiliyoruz. Burası kabuk değiştiriyor, değiştirmek zorunda. “Aman koruyalım”la bir yere varamazsın. Burası tarım köyünden turizm köyüne dönüşüyor. Buna akılcı ve iyi çözümler bulmak lazım. Koruma mantığıyla bu iş olmaz ama gelişme mantığıyla da bu iş olmaz. Üçüncü bir çözüm bulmak lazım. Türkiye’de ekonomik olarak kalkınan ve gelişen her yer iğrenç bir mezbeliğe dönüşüyor bir süre sonra, yaşanmaz bir yer haline geliyor. Öte yandan resmi anlayışın koruma zihniyeti: (Türkiye’de bunun birçok örneği var) “Her şey yassah!” Devlet giriyor işin içine, ondan sonra orası ölüyor. Dolayısıyla biz köyün geleneksel değerlerini ve estetiğini koruyarak ne yapılabilir meselesi üzerine kafa yorduk. Eski evlerin onarılması konusunda bir model geliştirdim ki bu bütün Türkiye için çok esaslı bir çıkış yolu olabilecek bir şeydi. Noluyor? Ya devlet onarıyor eski binaları, hepsi buram buram devlet dairesi kokan birer iğrenç müzeye dönüşüyor. Ya da özel şahıslar onarıyor, bir prestij aracı olmasının dışında bir amacı yok. Kimse oturmuyor, gösteri amaçlı yapıyorlar.

Biz de turistik amaçlı olarak evleri onarmak ve yeniden kazanmak yönünde bir fikir ortaya attık daha henüz Türkiye’de böyle bir şey yokken, 15 sene evvel. Şehirli bir sürü tanıdığımıza şunu tavsiye ettik: Buradaki eski evleri al, yılda bir ay gel otur. Kalan on bir ayda da bize kirala. Devremülk mantığı gibi bir model geliştirmeye çalıştık. Ben resmi makamları hiçbir zaman ciddiye alamadım. Zararlı bir mahluk olarak görüyorum ve baştan beri de bunu yüzlerine karşı açık açık söylüyorum. Yani izin falan böyle şeylerle uğraşmadım. Onların oyununu oynamaya başladın mı doğru düzgün bir şey yapmana imkan yok! Bir sürü gerizekalı, cahil, kompleksli insan. Ellerine sopa verilmiş, gel benimle oyna diyor! Oynamıyorum kardeşim! Bunun üzerine vay dediler! Sen devlete meydan mı okuyorsun. Ben de dedim ki: “Ha şunu bileydin!” (Uzun uzun gülüşmeler) Bunun üzerine bir baktım dokuz tane dava açtılar bana. İşin komiği bu davaların bir kısmı haklı davalardı. Yani ben açık açık ve izin mizin almadan yapmışım binayı. Kanun belli sonuçta! Fakat ilginç olan ben burada beş tane bina yaparken doksandan fazla başka inşaat olmuş bu köyde ama sadece bana açılıyor davalar.

Irkçı bir yaklaşım da var sanırım bunun altında?

Var tabii ki. Esas hadise o değil. Esas hadise buradaki eski müze müdürünün ayağına bastık. Burada onun bir projesi vardı. Kırk konutlu bir toplu konut sitesi yapacaktı. Site yaptıracaktı burada, ona engel olduk. Bunun üzerine adam benim aleyhime dokuz tane suç duyurusunda bulundu. Davaları açtırdı. Ondan sonra baktı ki pabuç pahalı, ben direniyorum. Bunun üzerine “Bu zaten Ermeni’dir. Bu yüzden bu işleri yapıyor” gibisinden laflar etmeye başladı. Baya bir kamuoyu oluşturdu burada. O zaman Ülkü Ocakları falan ayaklandılar. “Biz bu Ermeni’yi burada barındırmayız” falan filan, baya bir linç kampanyasına dönüştü olay. Ama biz kazandık! Evet, hapse girdim on ay. Fakat net sonucu müze müdürü de görevden uzaklaştırıldı. Hapse girdiğimde inanılmaz bir milli davaya dönüştü iş. Her gün bütün bakanlar burada, milletvekilleri burada. Gazetelerde her gün çıkıyoruz. Bu da müze müdürünün ve kaymakamın etrafındaki kişileri kışkırtıyor. Bu sefer onlar tam bir linç kampanyasına dönüştürdüler. Olay çığırından çıktı.

Hapiste günleriniz nasıl geçti?

Hapiste memnundum hayatımdan. İyi vakit geçirdim, çok sıkı çalıştım. Sözlüğü orada bitirdim. Ondan önce de yıllarca çalışıyordum sözlüğe. Bu hayat boyu devam eder, muhtemelen de yayınlanmaz diye düşünüyordum. Bir hobi projesiyken hapiste çok ciddiyet kazandı. Muazzam bir çalışma ortamı hapishane. Sosyal hayatın yok. Çocuk ağlamaz, karınla ilgilenmemen problem olmaz. Misafir geldi, misafir gitti, bilmem kimi de ne zamandır görmedik. Bunların hiçbiri yok! Akşam yemeğe çıkmak yok. Çek-senet ödemek yok. Sabah kalk yemeğini ye. Benim ufak bir tarlam vardı bahçede. Orada bir saat kadar falan onu kazmakla uğraşıyordum; maydanoz, roka falan yetiştiriyordum.

Başta savcı sadece mesai saatleri içinde çalışabilme koşulu koydu. “Bilgisayarını koğuşa sokamaz, saat beşte bunu koğuşuna kapatacaksınız” demeye başladı. Ama esas ben beşten sonra çalışmaya başlarım. Ta sabahın beşine kadar! Bu durumda bizim zavallı gardiyanlara maaş ödemek zorunda kaldım. Bir tanesi dış kapıda sabahın üçüne kadar oturur, hani ola ki savcı aniden gelip de bizi yakalamasın diye. Ondan sonra saat üçte gelir: “Ya Sevan Ağabey, hadi sen yat. Ben çok yoruldum” derdi. Bir yerden sonra ben idare odasını ele geçirdim. Başta küçücük bir masa verdiler bana. E kitaplarımı nereye koyacağım? Öyle bir şey ki referans kütüphanesi oluşturman lazım. Sağ olsun arkadaşlar, eş-dost seferber oldular. Bana kitaplar gönderdiler, kütüphanelerden fotokopiler çekip gönderiyorlar falan. Ben yayıldıkça yayıldım. Ondan sonra iş şu noktaya geldi: “Sevan ağabey bir yazı yazmamız gerekiyor.  Seni rahatsız eder miyiz?” Ben de “gel çabuk yaz veya ver ben yazayım” derdim (Gülüşmeler). Onların yazışmalarını da ben yapıyordum. Bakanlığa yazı falan yazıyordum. Onun üç saatte yazacağı yazıyı ben beş dakikada yazıyorum.

Bir tarih kitabı  yazacağınızdan bahsetmiştiniz. O ne aşamada şu anda?

Kaldı ya o. Bir buçuk sene önce ben Türkçe Vikipedi’nin yakın Türk tarihiyle ilgili bütün maddelerini yazıyordum. Hatta Atatürk maddesini ben yazmıştım. Çok da dengeli yazıyordum oraya, kendi adımla yazmama oranla daha objektif bir dille yazıyordum. İşte Atatürk'ün lehine ve aleyhine ileri sürülen beşer madde vererek dengeli bir yazı yazdım. Çoğu hala duruyor. Damat Ferit maddesi benimdir mesela. 80-90 madde var benim orada yazdığım. Hazır öyle yazarken ben onları bir derleyeyim, ansiklopedi tarzında bir inkılâp tarihi ders kitabı ortaya çıkartayım diye düşündüm. Bir ara boş vaktim olursa yapacağım onu…

Hocam bilgisayar dediniz de, benim çok merak ettiğim bir konu var. Türkiye'ye ilk Commadore64'ü  siz getirmişsiniz?

Evet, Türkiye'ye dönüşümün nedeni o oldu.

Öyle mi?

Apple çıkmıştı, o zamanlar Atari vardı ve bir de Sinclair vardı. Commodore64, 1983 yılının sonlarından itibaren dünyada bir fırtına gibi esti. Küçük bilgisayarı bütün evlere sokan hadise Commodore64'tür. 64kb ram'i vardı. (Gülüşmeler) Floppy Disk'i yaygınlaştıran da odur. C64 dünyada yayılmasıyla birlikte Türkiye'ye de gelmeye başladı. Fakat Türkiye'de bir distribütörü, yani bir dağıtıcısı yoktu. Çok az sayıda kişiler tarafından getirilip vitrinde satılan bir üründü.

O zamanlar için aşırı  lüks bir üründü herhalde?

Çok pahalı da değildi ama bulunmuyordu işte. Millet henüz bunun bilince varmamıştı ve çok az kişide bulunuyordu.

İthalat-ihracat yasakları var mıydı peki o dönemlerde?

Yok, kalkmıştı o dönemde. Özal ve Adnan Kahveci de bizi çok desteklediler. Ben 84'de üç haftalığına geldim İstanbul'a. O zamanlar evliydim de. Karım da Paris'e gitti. Oradan İstanbul'a gelecek ve sonra beraber döneceğiz. Tam da doktora tezimi yazıyordum ben o sırada çok yoğun bir şekilde. Geldim, ertesi gün Osman Kavala'yla Yeniköy'de bir meyhanede yemek yiyorduk. Osman Kavala'ya babasından Türkiye'nin en büyük iş imparatorluklarından biri miras kalmıştı: Kavala Şirketler Grubu. Ve bilgisayar sektörüne girmeye karar vermiş. O zamanlar oda büyüklüğünde bilgisayarlar vardı, onların üreticileriyle konuşmaya başlamış, temsilciliğini almak üzere. Zaten ondan bir süre sonra konuştuğu firma battı. (Gülüşmeler)

Ben de dedim “Oğlum sen akılsız mısın? Commodore diye bir şey var biliyorsun dünyada bir fırtına gibi esiyor, sen bununla ilgilen.” Benden araştırmamı istedi bunun üzerine. Ertesi gün baktım Şişli'de iki dükkânın vitrininde C64 yazıyor, birisine girdim eski sınıf arkadaşım çıktı, birisine gittim adadan arkadaşım çıktı. Eee dedim nedir bu bilgisayar işi? Dediler, toplumda bir ilgi var, herkes istiyor. Biz de Allah'a şükür satıyoruz, kazanıyoruz ama ithalat yok, bulamıyorsun. İşte bir firma sözde getiriyor ama aşırı pahalıya satıyor, doğru düzgün servisi yok, vs... Taksim'de Yahudi bir oğlan var Yusuf Biton. O temsilciliği almak için uğraşıyor. Bir dolaşsan piyasadaki bütün dedikoduları topluyorsun. Bütün sektörde bir hafta uğraşsan her şeyi öğrenirsin aşağı yukarı. İyi o zaman dedi bana Osman, telex gönder Commodore'a dedi.  Ben telex gönderdim. Commodore'dan da bir cevap geldi, bir pazar araştırması hazırlamamı istiyorlardı. Daha önce pazar araştırması yapmamıştım. Asaf Savaş Akat çok samimi arkadaşımdı. Beni Bülent Tanla ile tanıştırdı. Bülent Tanla o dönem PR denilen Türkiye'de pazar araştırmasını icat eden ilk firmanın başındaydı. Daha sonra onunla 40-50 sayfalık bir pazar araştırması hazırladım. Gönderdik bunu. Hong Kong'a buyurun dediler, görüşelim. Atladım ve Hong Kong'a gittim.

Hocam çok renkli bir hayatınız var ya…

Yani, basit şeyler bunlar artık. Temel hadise, öncelikle dil lazım. Dil olmadan olmuyor bu işler. Türkçe'yle hiçbir şey yapamazsın hayatta. Daha sonra, kendine güvenmek lazım. O da daha çok okuldan falan edinilecek bir şey. Ben Robert Koleji'nde okudum. Bize başka hiçbir şey öğretmediler kendine güvenmeyi öğretmek dışında. “Bir şeyi bilmiyorsan araştır bul kardeşim, banane!” diyen bir tavırdalardı.

Neyse Hong Kong'a gittik. Orada işin uzayacağı anlaşıldı. Bir sömestr izin aldım okuldan ve daha sonra firmayı kurduk. Ben o bekleme döneminde fellik fellik Türkiye'yi dolaştım. Nerede pazarlanır C64 onun derdine düştüm. Bursa'da nerde satacağız, Adana'da, Bilecik'de nerde satacağız? Bütün elektronik iş yapan firmalarla görüştüm. Benim Anadolu'yla gerçekten tanışma olayım böyle olmuştur aslında. Biz İstanbul'luyuz. İstanbul'dan baktığınızda Anadolu çöl gibi görünür. O seferimde ben ya ne kadar hoş insanlar var, ne kadar aklı başında, düzgün, konuşulabilecek, bir şeyler yapmaya çalışan insanlar var bunu gördüm.

Sonra ne oldu?

28-29 yaşındaydım. Pazarlama ağı oluştu, İstanbul'da ekip oluştu. Ve ben şunu gördüm: en az 10bin tane satarız. Kavala Şirketler Grubu yönetim kurulunda meşhur bir toplantımız vardı. Yaşlı başlı insanlar falan... “Sevan Bey siz gençsiniz, heyecanlısınız bunu anlıyoruz fakat Türkiye'de bu kadar çok computer satılmaz” dediler bana. Her türlü terör taktiğine ben yatkınım. Altından girdik, üstünden çıktık, tehdit ettik ve bir parti 600 tane getirme kararı çıktı. (Gülüşmeler)

600 tane bilgisayar firmanın açıldığı  ve reklamların yapıldığı gün geldi ve bir saat içinde tükendi. Ondan sonra bütün bayiler gelmiş İstanbul'a mal almaya, mal bulamadılar ve kavga çıktı. Kapıdan zorla girmeye çalıştılar, polis çağırdık vs. bunlar oldu yani. Ve ortaya çıktı ki biz o gün aslında 10bin tane satardık. Ondan sonra ben bir daha dönmedim Amerika'ya. O dönemlerde siyasi partilerin kongrelerine bilgisayar sistemi kurmalarımız da oldu, böyle şeyler de yaptık. Bakanlarla konuştuk, Adnan Kahveci'yle konuştuk. Fakat ben bu sırada hem asker kaçağıyım hem örgüt üyeliğinden aranıyorum. (Gülüşmeler)

“Dil olmadan olmuyor bu işler” dediniz. Kaç tane dil biliyorsunuz?

Dil bilmek çok değişik bir kavram... Şöyle diyeyim, 4 dili çok rahat konuşurum. Türkçe, Ermenice, İngilizce, Fransızca... Toplam 8-9 dili kitap okuyacak düzeyde bilirim. Almancam çok gariptir. İyi bilirim, kelime hazinem kuvvetlidir, zor kitapları okuyabilirim.

Hatta Marx'ın Grundrisse'sini çevirdiniz değil mi?

Evet. Ama Almanca konuşamam. Sohbet düzeyinde bilmiyorum, korkuyorum. Bunun dışında bir de mesela Arapça oturup kitap okuyamam. Ama Arapça gramerini ve kelime hazinesini biliyorum. Etüt ettiğim dilleri toplasak 15'i geçiyor. İyi kötü ahkâm kesebileceğim diller bunlar. Bir sene eski Yunanca dersi aldım ve hep bir şeyler için lazım oldu. Yani grameri hakkında sana ahkâm kesebilirim, düzeltebilirim hatalarını. Ama eski Yunanca bildiğimi söyleyemem…

Hocam, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim…

Son Güncelleme ( Cumartesi, 03 Nisan 2010 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Sonraki >
design by macroajans