| Vicdanlarımıza Müracaat Etmek |
|
|
| Yazar Özkan Genç | |
| Perşembe, 25 Mart 2010 | |
|
Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ın CNNTÜRK’de birlikte sundukları Tecrübe Konuşuyor adlı televizyon programının konukları arasında Prof. Dr. Halil Berktay ve Prof. Dr. Doğu Ergil’in yanı sıra Prof. Dr. Fikret Adanır ve Prof. Dr. Ayhan Aktar da bulunuyordu. Dört akademisyen de son derece insani mesajlar verdi. Masaya yatırılan konu ise 1915 olaylarıydı. Doğu Ergil sordu: “Ermenilerle birlikte hep beraber yaşıyor muyduk? Evet. Burası (yani Anadolu), aynı zamanda bir Ermeni yurdu muydu? Evet. Peki, burası nasıl bu hale geldi?” Sonra Ergil, Yargıtay’ın bir kararında T.C vatandaşı olan gayrimüslimleri “yerli yabancı” diye nitelendirdiğini belirtti. Bu, Ergil’in sorduğu sorulardan sonra son derece çarpıcıydı. Çarpıcıydı çünkü bu ülkenin bir yüksek yargı kurumu, ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olan bireyleri, dini ve etnisitesi çoğunluğun vasıflarından farklılık teşkil ediyor diye hâlihazırda “yabancı” olarak görebiliyordu. Söz sırası Ayhan Aktar’a geldiğinde ise Aktar, benim de çok sıkça tekrarladığım “zalimler ve mazlumlar” ayrımını yapıyor ve “ecdadımı bir bütün olarak kabul edemiyorum” diyordu. O kendisini Talat Paşa’ya değil, Ermeni komşusunu evinde gizleyip ölümden kurtaran Ahmet amcaya yakın hissediyordu. Vicdanın ve insanlığın gereği de bu olsa gerek. “Olan olmuş, üzerinden doksan beş sene geçmiş. Peki, benden ne isteniyor” diye soranlara cevabım gayet basit. Kalplerinizi zalimlere ve zalimlerin yanında olanlara değil, mazlumlara ve mazlumların yanında olanlara ısındırmanız. Avukat Tarihçilik “1915 olaylarını tarihçilere bırakmak” söylemi de haliyle programda tartışıldı. Halil Berktay, bunun zor ve zahmetli olduğunu, konunun Türkiye’de elli altmış sene boyunca unutturulmaya çalışıldığını, 1930’lara kadar 1915 olayları hakkında “oldu-olmadı” tartışmasından ziyade “oldu ama, iyi mi oldu-kötü mü oldu” tartışmasının yapıldığını, aradan geçen bunca zaman ve endoktrinasyondan sonra ise konuyu tartışmanın tarihçiler için bile kolay bir şey olmadığını, bunun ancak Voltaire ve J. S. Mill zihniyetinin egemen olmasıyla birlikte mümkün olacağını belirtti. Ve ekledi: Bu olay “avukat tarihçilere” bırakılacak türden bir şey değil. Ermeni veya Türk tarafı tarihçilerin değil, gerçeğin tarafı olan tarihçilerin ilgilenmesi gereken bir alan. Programda dikkatimi çeken bir başka husus ise aslında hepimizin farkında olduğu “üniversitelerimizin üniversite olamayışı” ile ilgiliydi. Konuşmacılar tarafından da doğruluğu onaylanan, esasında hepimizin öngörüsünde olabilirliği mümkün olan, bazı devlet kurumlarının zaman zaman üniversitelerin çeşitli bölümlerine “üniversitenizde asılsız Ermeni iddialarının karşısında neler yapılmaktadır” şeklinde resmi söylemler yönünde yönlendirmelerin yapıldığının ifade edilmesi, son derece önemliydi. Bu yönlendirmelerin devlet kurumları tarafından üniversitelere yapılabiliyor olması, ne yazık ki ülkemizde üniversite (univercity) algısının evrensel normlardan ne derece uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne sermekte. Bu ise, belge seçici avukat tarihçiliğin ülkemizde kurumsallaşmasının nedenlerini açıklayabilmektedir. Uluslar Arası Politikanın Esirleri Programın konuklarından Prof. Dr. Fikret Adanır, başbakan tarafından dillendirilen “gerekirse yüz bin kaçak Ermeni işçiyi sınır dışı ederiz” söylemini hatırlattı ve “ben de çeşitli ülkelerde kaçak işçi olarak çalışmış birisiyim. Pek çok vatandaşımız da şu an başka ülkelerde bu statüde çalışıyor. Bu konuda biraz empati yapmalıyız” diyerek başbakana seslendi. Benim konuya bakış açımı şekillendiren husus ise, bireylere uluslar arası politikanın faturalarını ödetmenin son derece gayri insani olduğu noktasında şekilleniyor. Başbakan ve hükümet bu doğrultudaki politikaları Heybeliada Ruhban Okulu özelinde de icra etmişti. Kendi vatandaşını, Batı Trakya Türklerinin özgürlüklerini gasp eden Yunan hükümetine karşı politik koz olarak görmüş, bu da Ortodoks vatandaşlarımızı modern köle haline getirmişti. Bereket versin ki, hükümet bugün bu yanlıştan döndüğünü ifade etmekte ve ruhban okulunun inanç özgürlüğü bağlamında temel bir insan hakkı olduğunu dillendirmekte. Umarım başbakan aynı hatanın varlığını kaçak ermeni işçilerin özelinde de idrak eder. Zira devletlerin, ekmek parasını kendi özel gayretleriyle temin etmeye çalışan insanlara müdahale etmesi, son derece insafsızca gözükmekte. En azından idealinde “serbest dolaşım, serbest teşebbüs, özel mülkiyet gibi kavramların kurumsallaştığı” bir dünya hayal eden benim gibi bir liberteryen açısından da, “emeğin hakkını gözeten” sosyalist (enternasyonel) arkadaşlar açısından da durum bu şekilde algılanmaktadır. Vicdanlara Müracaat Etmek 1915 olayları, Balkan savaşı sonrası acılarını, nefret söylemleri temelinde oluşturan İttihat Terakki’nin bu söylemler neticesinde ırkçılığa kaymasının bir sonucudur. Yani acıları mukayese etmenin bir sonucudur. Anadolu’ya balkanlardan gelen göçlerle birlikte iskân politikaları bağlamında başlatılan ayrımcı politikalar (bkz. Fuat DÜNDAR, Modern Türkiye’nin Şifresi) bu şekilde meşrulaştırılmıştır. Ve böylelikle zincirleme olarak başka ayrımcı politikaların altyapısı da hazırlanmıştır. Ayrımcı politikalar bölgede asayişin bozulmasına, terör eylemlerinin olmasına ve Müslümanlarla gayrimüslimlerin yani Ermenilerin arasının açılmasına sebep olmuş, bu olaylardaki suç unsuru da imparatorlukta yaşayan tüm Ermenilere teşmil edilmiştir. Olay bundan ibarettir. Günümüzden örneklendirecek olursak, PKK’ya kızıp tüm Kürtleri cezalandırmak istemekle imparatorlukta çıkan bazı isyanları (isyanların çıkmasında da İttihat Terakki’nin ayrımcı politikaları etkilidir) göstererek tüm Ermenileri cezalandırmak arasında hiçbir fark yoktur. Halil Berktay’ın programda da belirttiği gibi dönemin tanıklarından, son Osmanlı Meclis-i Mebusanlarından olan Halil Menteşe’nin hatıratında, Talat Paşanın Erzurum Valisi Tahsin’den aldığı haber karşısında Ermenilerin başına gelenleri kastederek “insan yüreğinin dayanacağı şey değil, fakat ben onlarınkine yapmasaydım onlar benimkine yapacaktı” dediği nakledilir. Buradan hareketle dönemin İttihat Terakki yöneticilerinin “insan yüreğinin dayanamayacağı şey”leri gerçekleştirdiklerini söylemek öyle düşünüyorum ki yanlış olmaz. Tehcire zorlanan Ermenilerin sadece doğu bölgesinden yani olayların cereyan ettiği yerden değil, memleketin dört bir tarafından toplandığı, bunların içinde de yaşlı, kadın ve çocukların olduğunu gözetecek olursak, sanırım durumun vahameti gözler önüne serilmektedir. Rakamları açık arttırmaya çıkarmanın da gereği ve lüzumu yoktur. Ayhan Aktar programda şöyle bir öneride bulunmuştu: “İnanın, başbakan 1915’de hayatını kaybeden masumlar için 24 Nisan’da bir tane Fatiha okusa bu sorunların yüzde sekseni çözülür.” Açıkçası ben Ayhan Aktar kadar iyimser değilim. O Fatiha’nın başbakandan önce geniş halk kitleleri tarafından okunması gerektiği kanaatindeyim. Ne de olsa siyasetçilerin de yönlerini toplumsal dinamikler tayin ediyor. Benim burada altını çizmek istediğim husus da bu: insanımız, iç veya dış politik kaygılarla parlamentolardan geçirilen samimiyeti tartışmaya açılabilir yasa metinlerine değil, vicdanlarına müracaat etsin. Ve dünyadaki tüm mazlumlar için bir Fatiha okusun; Kızılderililer, Hocalı’daki Azeriler, Yahudiler, Filistinliler, tehcir yolunda ölen Ermeniler, aklınıza kim geliyorsa hepsi için. Belki o zaman kırılır taş kesmiş vicdanlarımızın buzu. İnsanlığımız için el Fatiha… |
|
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 24 Mart 2010 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


