| Rasim Ozan'ın Sorunlu Kavramları Üzerine Birkaç Satır: Serbest Piyasa, Rekabet, Tekelleşme Kavramlar |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Pazar, 07 Mart 2010 | |
|
Kapitalizm kelimesini yaygın biçimde kullananlar, genel kanının aksine, liberaller değil sosyalist kesime mensup olanlardır. Kapital kelimesinin Marksist jargonda üstlendiği olumsuzluğu vurgulamak açısından sosyalistler tarafından tercih edilmektedir. Oysa liberal kesim içerisinde bu konuda ne genel bir kanı vardır ne de serbest piyasa ile kapitalizm arasında kökten bir ayrım olduğuna dair yaklaşımlar mevcuttur. Serbest piyasa ekonomisi ile kast edilen şey, üretim araçlarının özel mülkiyeti altında emeğin işbölümünün toplumsal sistemidir. Piyasa ekonomisinde herkes kendi hesabına eylemde bulunur; ama herkesin eylemleri diğer insanların ve kendisinin ihtiyaçlarının tatminini hedefler. Bu bakımdan serbest piyasa, herkesin kendi için çalıştığı, kendi için ürettiği ancak sonuç itibariyle başkalarına hizmet sunduğu toplumsal bir yapıyı işaret eder. Piyasa, ne zorlamaya ne de cebre sahiptir. Çünkü piyasanın kendisi “soyut” bir sistemin adıdır ve bu sisteme vücut kazandıran şey bireylerin tercihleri ve kararlarıdır. Yani ortada piyasa adı verilen ne somut bir mekanizma vardır ne de bu mekanizmanın yaptırım gücü ve otoritesi vardır. Piyasa her daim bireysel tercih ve kararlar sonucu gelişen, dönüşen ve değişen dinamik ve soyut bir düzenin adıdır. “Liberalizmin burjuvazinin çıkarlarına hizmet ettiğine” dair görüş oldukça kibirli ve önyargılı bir düşüncedir. İki açıdan bu ifade kusurludur: bir kere, liberal iktisadi sistemin adı olan serbest piyasa sistemi hiçbir zaman pür biçimde denenmemiştir. Ortaçağ’dan itibaren piyasa ilişkilerine mani olan/olabilecek olan kurumların kaldırılması ile piyasa sistemi evrim geçirmiştir (Üstelik bu evrim halen devam etmektedir. Örneğin Amerika’da devlet yasalar ve arz-talep dengesine müdahale edebilecek araçlara sahip olması yoluyla, ekonominin yüzde 58’ini kontrolünde tutmaktadır. Bu nedenle katıksız bir serbest piyasa modelinin şu anda dünya üzerinde olduğundan bahsedebilir miyiz?). Serbest piyasanın belli bir sınıfın, zümrenin veya grubun çıkarlarına hizmet ettiği düşüncesi de pratik olarak geçersizdir. “Serbest piyasa işçileri köleleştiriyor” veya “Serbest piyasa fakirleri yok sayıyor” şeklindeki argümanların da pratikte geçerliliği yoktur. Eğer öyle ise, serbest piyasa sistemine sahip Amerika’da yaşayan bir işçinin hayat standardının, serbest piyasa sistemine sahip olmayan Venezüella’da yaşayan bir işçinin hayat standardından neden daha yüksek olduğunu nasıl açıklayabiliriz? Üstelik serbest piyasa, bireylerin karar ve tercihlerine göre işleyen bir sistemdir ve nihai sonucu bireyler arası mübadele ilişkilerinin neden ve sonuçları belirler. Şöyle ki; bir üretici, tüketicilerin taleplerine uygun davranmadığı takdirde piyasada başarısız sayılacaktır. Bunun nedeni basittir; çünkü üretici (kendi emeğinin üretimini üstlenen işçiler de buna dahildir) maliyeti ve riski üstlenmiştir. Herhangi bir başarısızlık durumunda sorumluluğu başkasına atamayacaktır. Zararı ve sorumluluğu kendi tanzim etmek durumunda kalacaktır. Ancak planlı bir ekonomide üretim araçlarının asli sahibi olan devlet, herhangi bir zarar durumunda sorumluluğu kendisi kabul etmek yerine muhtemelen bu zararı vergilendirmeler yoluyla halka yükleme yoluna gidecektir. Serbest piyasada zararı tanzim etmek zorunda kalan birey, kararlarının yegane sorumlusu olarak kendi başınadır. Zararını başkalarına yükleyemeyeceğini bilir ve bu nedenle de optimum seviyeyi ölçmek ve rasyonel davranmak zorundadır. Serbest piyasa, kimsenin başkalarının zararından doğan sorumlulukları üstlenmek zorunda kalmadığı bir sistem olarak ahlaki açıdan en tutarlı sistemdir. Ayrıca serbest piyasa fakirleri yok sayacak ne bir fiziki varlığa ne de baskıya sahiptir. Serbest piyasada hiçbir üreticinin tüketiciler üzerinde zorla satın almaları yönünde bir gücü veya otoritesi yoktur. Tüketicilerin satın alması olmasa girişimci iflas edeceğini bilir, çünkü aksi takdirde tüm sorumluluğu kendisinin üstleneceğini bilir. Dünyada bugün işçilerin en yüksek hayat standardına sahip olduğu toplumların serbest piyasa toplumları olması tesadüf değildir. Çünkü serbest piyasa emeğin ve sermayenin mübadelesinde gönüllülük ilişkisi üzerine kuruludur. İşçiler ve sermayedarlar aslında her biri kendisi için çalışarak toplumun refahının artmasına katkıda bulunurlar. Devletin bu ilişki içerisinde olması maliyetleri yükseltici bir faktör olacağından – her ne kadar Rasim Ozan aksini iddia etse de – hiçbir kapitalist bunu kolay kolay kabul etmeyecektir. Riski alan girişimci, kar beklentisiyle hareket ederken işçilerin hiçbir sorumluluk duymayan ve maliyeti üstlenmeyen devletten garanti alarak çalışma koşulları öne sürmesi, her defasında işçilerin aleyhine gelişir. Çünkü böyle bir tabloda riskin ve maliyetin her aşamada daha fazla arttığını gören girişimci, daha fazla işçi çalıştırmak konusunda istekli olmayacak ve işgücü konusunda zorunlu bir tasarrufa girecektir. Asgari ücret, zorunlu sigorta primleri, vs. gibi uygulamalar yoluyla devlet aslında kapitalistlerin memnun olmadıkları bir düzeni hayata geçirmektedirler. Kapitalistlerin “memnuniyet” duyacakları yegane devlet-merkezli yapı, devletin patronaj ilişkileri vasıtasıyla kapitalistlere bölüşüm-dağıtım yapmasıdır. Böyle bir sistemde devletteki bağlantılarını kullanan kapitalistler, tüketicilere dönük hiçbir beklenti içine girmeden zenginleşebilmektedirler. Üretim kalitesi ve miktarına bakılmaksızın zenginleşen ve piyasa sürecinde tüketicilere dönük bir sorumluluk hissetmeyen kapitalistlerin zenginleşmesi devletin kayırmacılığı yüzünden meydana gelmektedir. Oysa etkin çalışan bir serbest piyasada kapitalistin tüm sorumluluğu tüketiciyedir. Şimdi Rasim Ozan’a sorulması gereken soru şudur: devleti arkasına alan kapitalistlerin tüketicilerin beklentilerine cevap vermeden zenginleşmeleri, kapitalistlerin suçu mudur; yoksa onlara bu imkanı tanıyan denetimsiz iktidar mekanizmasının suçu mudur? Rasim Ozan’ın bir diğer hatalı argümanı tekellere dönük ifadeleridir. Bir kere Avusturya İktisadının çok temel bir kuralı vardır: her kaynak tüketimi söz konusu kaynaktan geriye kalan miktarın maliyetini yükselteceğinden, tüm kaynaklara sahip olmak fikri bütünüyle anlamsız hale gelecektir. Çünkü bir zaman sonra maliyetin kârı aşması durumu meydana çıkacaktır ki, böyle bir durumda herhangi bir girişim faaliyetinin olması pek mantıklı görünmemektedir.
İkinci olarak; “Tekel” kelimesinden bahsederken neyi kast ettiğimiz açık olmalıdır. Tekel, baskıcı biçimde piyasaya kendinden başkasının girmesine müsaade etmeyen ve tüm fiyat sistemini ve kuralları kendinin belirlediği bir yapıdır. Bu anlamıyla tekel, rekabete kapalı olmakla birlikte aynı zamanda tüketici davranışlarından ve talep dalgalanmalarından hem bihaberdir hem de ona kayıtsızdır. Tekel, tüketiciye bağlı bir fonksiyon olmamakla birlikte, tüketici davranışlarına da kapalıdır. Tekelin en önemli özelliği, keyfi politikalar takip edebilmesi ve fiyatları arz-talep dengesi dışına çıkararak tamamen tek yönlü belirlemelerle oluşturmaya girişmesidir. Tekelin olduğu sistemde rekabet eksikliğinden değil fakat rekabetin imkansızlığından bahsedebiliriz. Kapitalizmin tarihine baktığımızda hiçbir aktör serbest piyasa sisteminde baskıcı bir tekel oluşturamamıştır. Rekabetin yasak olmadığı, kaynakların özel mülkiyet yoluyla mübadele sistemi aracılığı ile toplumda dönüştürüldüğü serbest piyasanın müteşebbis hürriyeti ve mübadele serbestisi zaten tekellerin oluşmasının en basit anlamda hem teorik hem de pratik imkansızlığını göstermeye yeterlidir. Çünkü serbest piyasanın mantığı, talebin arzı belirlemesi üzerine kuruludur, yani arzın keyfi politikalar yoluyla değil, ona gösterilen ilgi ve bunun sonucunda talep yoluyla oluşturulmasıdır. Bu nedenle rekabetin ancak bir serbest piyasa düzeninde olabileceği gerçeği beraberinde alternatif mal ve hizmetlerin üretiminin çoğalması ve bu sayede de fiyatların düşmesi yoluyla tüketicilerin reel gelirlerinde sürekli bir artış görülmesini de getirir. Serbest piyasanın kabul görmüş ve artık evrensel çapta yaygınlaşan söylemi “tüketici daima haklıdır” bu prensip ve gerçeklik üzerine kuruludur. Bir tekel, talebe duyarlı olmayan ve arzı keyfi belirlemelerle gerçekleştiren bir aktör olarak serbest piyasada iş yapabilir mi? Bu soru kocaman bir “HAYIR” cevabı ile yanıtlanmak durumundadır. Tekel oluşturma gayretleri, açıkçası, tüketici eğilimleri ve arzularının üretimi belirlediği ve rekabetin canlı olduğu serbest piyasa sisteminde çok maliyetli bir o kadar da riskli bir iştir. Tehlikelidir, çünkü tüketiciden gelebilecek bir olumsuz reaksiyon tekeli iyice yalnızlaştırır; risklidir, çünkü herhangi bir alternatifin ortaya çıkması durumunda, ki yeni alternatif piyasaya düşük fiyattan giriş yapacağından, tekel çok yüksek bir maliyetle karşı karşıya kalacaktır. İş dünyasında herkesin rekabet sisteminde diğer işletmeleri yutabilme veya onları kendi bünyesinde toplama imkanı varken neden hiçbirinin böyle bir eğilim göstermediği sanırım bu önerme ile yanıt bulacaktır. Rekabet yasak değilse, her müteşebbisin piyasada yer alma imkanı varsa, o halde tekelleri ortaya çıkartan ve onlara sınırsız güç bahşeden olgu nedir? Devlet. Bir yasak mutlaka kanun yoluyla gerçekleştirilebilir. Devlet dışında kimsenin kanun koyma yetkisi olmadığına göre, rekabet sistemini baltalayan ve üretimin talebe bağlı olamamasına sebep olan yegane aktör devletin kendisidir. İthalata konan kotalar, gümrük vergileri, kamulaştırma çabaları veya uzun yıllardır sıklıkla görüldüğü üzere milli burjuvazi yaratma hayalleri gibi olgular piyasaya doğrudan müdahaleyi içeren unsurlardır ve iç piyasada mutlaka birilerine keyfi dağıtım yoluyla bahşedilmektedir. Tekellerin analizinde serbest piyasadaki olgusal ilişkilere ve etkileşimlere bakmak da yerinden olacaktır. Serbest piyasa, her ne kadar tekellerin oluşumuna dolaylı yoldan yapısı gereği olarak müsaade etmeyen bir düzen olsa da, gayet tabii serbest piyasa düzeninde tekellerin oluşması muhtemel olabilir. Ancak serbest piyasada oluşan tekelleri, diğer sistemlerdeki tekel oluşumlarından “ayıran” yegane faktör, serbest piyasada talep koşulları ve verimlilik ile tekelin oluşmasıdır. Bir diğer ifadeyle serbest piyasada tekele yön veren faktörler keyfi politikalar değil tüketici tercihleri veya müteşebbisin verimliliğidir. Örneğin iki farklı piyasa olan domates üretimi ile bilişim-yazılım sektörünü ele alalım. Domates üretmek maliyetli bir iş değildir, toprak ve iklim koşullarının uygunluğu ile azıcık ziraat bilgisi domates üretmeye yeterlidir. Bu nedenle herkes domates üretebilir. Dahası, domatesin kendisi gelir seviyesi gözetmeden tüketilen bir mal olmakla birlikte genel talep durumu ortalama gelir düzeyini yansıtır. Bununla birlikte domates üretiminde çalışan işçilerin kalifiye ya da çok iyi donanımlı olmalarına da gerek yoktur. Kazma kürek yapabilen, toprağa mahsul ekebilen, üretilen domatesleri çeşitli vasıtalarla pazara taşıyabilen herkes de bu işte çalışabilir. Dolayısıyla domatesin üretim sürecinde maliyetler hep düşük seviyede kalır. Maliyet düşüklüğü ile fiyatların düşük olmasında bir başka sebep, domatesin iklimin uygun olan her yerde yetiştirilebilir olması nedeniyle domatesler hiçbir zaman hiçbir yerde bir tekel tarafından üretilmez. Domates piyasasında tekel olmaya ne izin ne de herhangi bir yaptırım yoktur. Ancak bu piyasanın genel özelliği, tekelin oluşmasına fırsat vermez. Bu nedenle domates üretimi her zaman alternatif üreticiler ve satıcılar tarafından işleme konmak mecburiyetindedir. Yazılım sektörünü ele aldığımızda daha farklı bir durumla karşılaşırız. Bir kere bu piyasa tamamıyla insan yaratıcılığı ve yüksek teknolojinin verimli kullanılmasıyla ilgili olması sebebiyle daha baştan yüksek maliyetlidir. Bu sektörden arz bekleyen talep piyasası da maliyetleri yükselten bir başka unsurdur. Yazılım sektörünün ürünlerini kullananların teknoloji konusunda bilgileri, ilgileri ve ona ihtiyaçları olmak durumundadır. Bir diğer unsur, bu sektörde çalışan işçilerin eğitim seviyeleri bakımından toplumun genel nüfusunda seyrek yer almalarıdır. Ülkenin en iyi üniversitelerinin mühendislik gibi programlarında yetişmiş bu kişilere ödenen ücretlerin yüksekliği de bununla alakalıdır. Çünkü bu çalışanların alternatifi çok azdır, kısaca bu çalışanlar emek piyasasının “kıt” ürünlerini temsil ederler. O halde çalışanların donanımı ve eğitim seviyeleri ile kendilerinden beklenen işin niteliği de maliyetleri yükselten bir başka önemli husustur. Bu sektörün ürünlerinin üretilmesinde kullanılan teknolojilerin kalitesi ve etkinliği verimliliği artıran en önemli konudur. Domates tarlasını sabanla veya en kaliteli traktörle sürmenizde neredeyse hiç fark yoktur ancak bilişim sektöründen kullandığınız iki farklı teknolojinin talebi karşılamasında ve etkinlik yaratmasında çok fazla fark vardır. Bu nedenle ileri teknoloji bu sektörün ana motorudur ve üreticiler her daim değişen teknolojik nitelikleri takip etmek ve ürünlerini bu teknolojiye uyarlamak zorundadırlar. Dolayısıyla bilişim sektörü son kertede oldukça yüksek maliyetli olması sebebiyle pek çok üretici tarafından değil fakat daha az üretici tarafından üretilebilir bir sektörü oluşturmaktadır. Sonuç: Liberalizmi Önyargılardan Arındırmak Gerek Son olarak, Rasim Ozan Kütahyalı hiç şüphesiz liberal fikirlere karşı büyük bir heyecan duyan bir yazar olarak Türkiye’de liberalizmin serüvenine olumlu katkılar yapmaktadır. Bu, bilhassa benim gibi liberalizmin pragmatizmden sıyrılarak ilkesel bir çerçevede ülkemizin siyasal ortamına yerleşmesini savunan liberaller açısından büyük bir gurur kaynağıdır. Ancak tarihsel birikimi çok zengin olduğu gibi içeriğindeki tartışmalarıyla da hayli ilgi uyandıran liberal felsefe üzerinde yapılan yorumların tutarlılık barındırması çok önemlidir. Yüzyıllardır süregelen ve siyasal düşüncenin önde gelen paradigmalarına ev sahipliği yapan liberal felsefenin hak ettiği konuma ulaşabilmesi açısından tutarlı yorumların getirilmesinin daha önemli ve yararlı olacağını düşünüyorum. |
|
| Son Güncelleme ( Cumartesi, 06 Mart 2010 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
3H'nin Menüsü
- Bu Sitelere Girmeli
- Macroajans
Ziyaretçilerimiz
| Bugün | 308 |
| Dün | 485 |
| (C) macroajans | |






Yorumlar
Halit müthiş bir soru sormuş? Cevabı anca şu olabilir...Ekonomiye giriş-Çıkış serbest ve barışcıl ise oluşacak her neyse asla kalıcı olamaz...Ford arabayı ilk ürettiğinde "-Ki ağır bir sanayi olduğundan" onda başka kimse araba üretmeyeceğini düşünmüştü. Çünkü kimse maliyetleri onun gibi aşağıya çekemezdi. Sonuç yıl 2010 Ford'un araba sektöründe yeri %10...
BIRAKINIZ YAPSINLAR, BIRAKINIZ GEÇSİNLER DÜNYA KENDİ KENDİNE GİDER...
Yazar [?Liberalizmin burjuvazinin çıkarlarına hizmet ettiğine? dair görüş oldukça kibirli ve önyargılı bir düşüncedir. İki açıdan bu ifade kusurludur: bir kere, liberal iktisadi sistemin adı olan serbest piyasa sistemi hiçbir zaman pür biçimde denenmemiştir.] derken sonrada hiç bir biçimde gerçekleşmemiş, gerçekleştiğind e nasıl işleyeceği konusunda hiç bir tecrübeye sahip olunmamış bir durumun gerçekte var olan tüm sorunları çözebileceği iddiasında bulunmakla mantıksal olarak yanlış bir çıkarımda bulunmuşttur. Oysa yazarın demesi gereken liberalizm hiç bir tarihsel dönem ve zaman içinde gerçekleşmediği nden onun üzerine söylenenler ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir . işte tüm sorunda burda başlar. doğrulanabilir ve yanlışlanabilir olmayan bir iddia tartışılamaz dır da. Ama klasik liberaller tüm piyasanın bilimsel marksizm gibi tüm sorunların nihai çözümünü verdiği gibi doğruluğu yanlızca kendisine bağlı bir kanıtlamayla bizi kandırmaya çalışırlar vesselam...
İnelastik talebin, devlet müdahalesi dışında sebepleri olamaz mı kesinlikle?
İktisat literatürünün üzerine ortaklaştığı tez, ''inelastik talebin yegane sebebi devlettir'' mi harbi?
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.