Mevcut Anayasa ve Yargı Reformu Yazdır E-posta
Yazar Fatih Taşkıran   
Cuma, 22 Ocak 2010

http://blog.milliyet.com.tr/Images/Blog/308_free/21/217656.jpg

Hukuk sistemi bireylerin haklarını esas almalıdır. Bireylerin haklarını esas alması yanında o hukuk sisteminin etkin çalışması da önemlidir. Aksi takdirde faydasız olacaktır. Hukukun etkin olması ve bu etkinliğin artırılması ihtiyacı, olumsuz koşulların daim olduğu anlamına gelmez. İnsan haklarını koruyan, bireysel hak ve özgürlükleri genişleten hukuk sistemi etkinliğini arttırmalı, değişen sosyal düzenle uyumlu olmalıdır. Sosyal hayatın mudilleşmesiyle oluşan hukuk sorunu müdahaleci, mücadeleci bir hukuk sistemi ile değil, varlığını en az hissettirecek bir yapılanma ile çözülebilir.

Günümüz Türkiye hukukunun karmaşık yapısı basit sosyal problemleri daha da karmaşıklaştırmakta ve hukuk sistemimiz çözüm üreten bir sistem olmaktan uzaklaşmaktadır. Yargıda reform ihtiyacı diğer dünya ülkelerinin de gündemindedir, fakat ülkemizin yargı reformunun yanında kapsamlı bir hukuk reformuna ihtiyacı vardır. Hukukumuz ‘varlığını hissettiren organ’ misali varlığını her daim hissettirmektedir.

Hukuk bir meşruiyet aracıdır. Meşruluğunu hukuktan alan birçok zümre tarihsel süreci bozarak, devrimlerini gerçekleştirmişlerdir. Ve bu devrimler 'hukuki' yollarla yapılmıştır. Görüldüğü gibi hukuk insanı öldürmeyi dahi meşrulaştırabilecek bir araçtır.

Cumhuriyet devriminin, anakronikleşmiş ideolojilerin mirası 82 Anayasası hukuku belli zümrelerin eline vermekte ve normlar hiyerarşisinin başına Kemalist ideolojiyi koymaktadır. Buradan hareketle; Anayasa toplum ve devlet arasında yapılan bir anlaşmadır. Bu anlaşma bireyi devlete karşı korur ve o devletin bütün vatandaşlarını ilgilendirir. Bu bağlamda anayasa kapsayıcı olmalıdır. İdeolojisi olan bir anayasa kapsayıcı olamaz. Çünkü bir devletin bütün vatandaşlarının aynı ideolojiyi paylaşması beklenemez. İdeolojik bir hukuk 'bireyi devletten koruyan' bir sistem olmaktansa 'devleti bireyden koruyan' bir sistem olacaktır. Farklı ideolojideki birey veya grup devlet için bir tehlikedir ve müeyyideye tabiidir. Bunun örnekleri halen yaşanmakta ve insanlar düşüncelerinden dolayı suçlu bulunmaktadır.

Türk hukukunun bu tür antidemokratik, özgürlük karşıtı kararlarına verilen tepkilerin 'Hukuka saygı duyun' söylemiyle karşılık bulması manidardır. Oysa hukuk ve adalet aynı kavramlar değillerdir. Mevcut anayasa demokrasiyi zedeleyen bir unsur olmuştur. Aristo'nun da dediği gibi “demokrasi, sapkın* bir anayasa için olumsuz bir terimdir.”

Hukukumuzun temel sorunlarının dışında işleyişinde de bir takım sorunlar barındırmaktadır. Bu işleyiş problemlerinden dolayı Türkiye'de yargının yavaş, hukuki güvenlikten yoksun ve etkin olmadığı söylenebilir. Bu aynı zamanda ekonomik faaliyetleri de zorlaştıran bir durumdur. Mevcut hukuk sisteminin pratikteki sorunlarına bir göz atalım.

Kalite Sorunu - Hizmet veren bir memur muyum, yoksa bir devlet seçkini mi?

Her devrim kendi sınıfını oluşturur derler. Ülkemizde hakim ve savcılarımız bu sınıfın üyelerinin önde gelenlerindendir. Bu sınıf toplumdan eliminize olmuş, bir üst zümreyi temsil etmektedir. (Kendini bir sınıfa atfetmeyecek, onurlu hakim ve savcılarımızı bunun dışında tutuyor, rahmetli Türkan Saylan'ın 'biz' dediği zümreden bahsediyorum.) Şöyle demek de doğru olabilir; bizde hukuk, devlettir. Türkiye'de devlet algısının hizmet veren mi yoksa hizmet edilen bir kurum olarak mı görüldüğü ise bilindik bir mevzu. Bu anlayış beraberinde kalite problemi de yaratmakta, bürokraside tekelleşme, rakipsizlik kaliteyi azaltmaktadır.

- Mahkemeler hizmet veren bir kurum olarak görülmemektedir. Eğer hizmet veren bir kurum olarak görülmüş olsaydı bir denetleme mekanizması mutlaka olurdu. Denetlenemeyen gücün mutlak bir güç olduğu ve yozlaşmaya açık olduğu da su götürmez bir gerçek.

- Her beş duruşmadan birinde işlem yapılmamaktadır. İşlem yapılmamasının nedeni duruşmalarda verilen ara kararlara uyulmamasıdır. Nihai kontrole sahip olan kişinin veya kişilerin mahkeme heyeti olduğunu kabul edersek, mahkeme heyetinin gecikmelerin tümünden sorumlu olduğu açıktır.

Gecikmeler, Yığılmalar, İş yükü fazlalığı - Biraz daha hakim alsam sorun çözülmez mi?

Hepimiz yargı sürecinden korkarız, bir daldık mı çıkamayız zannederiz. Gerçekten de öyledir. Türkiye'de bir dava açmak sonu gelmez bir süreçtir. Bunun nedeni ise sorunları çözmedeki geleneksel devletçi anlayıştır. Yığılmalar ile birlikte hakim savcı alımları arttırıldı, hala arttırılıyor ama ne yazık ki bu çözüm olmuyor. Sosyal hayatın karmaşıklaşması yeni hukuki sorunlar yaratıyor, davalar uzuyor, alternatif çözümler üretilemiyor ve istediğiniz kadar hakim veya savcı alın yine de sistem tıkanıyor. Devletçi bakıştan kurtulmak ve alternatif çözümlere yönelmek elzemdir. Bu özel mahkemelerin kurulması, ADR sisteminin gelenekselleşmesi, hukuk dilinde sadeleştirme, hâkimlerin verimliliğine arttıracak denetim mekanizmalarının oluşturulması şeklinde olabilir. Hakim ve savcılık ‘yatsam da maaşımı alırım’ anlayışından sıyrılmalıdır. Bu anlayış çözüme nihai ulaşımı engellemese dahi çözüm sürecini uzatmaktadır.

Basitleştirme - Hukuk dili her ferdin anlayacağı düzeyde mi olmalı?

Yargı reformunun bir ayağı da 'basitleştirme' olmalıdır. Kanunlar herkesin anlayacağı bir dile sahip olmalıdır. Kanunların, hukuk kurallarının dürüstlük kuralında belirlenen orta zekalı, makul bir insanın anlayacağı düzeyde bir dilde olması gerekmektedir. Bu düzenleme adaletin tecellisini de hızlandıracak, aynı zamanda hukuka güveni, hukukun üstünlülüğüne saygıyı arttıracaktır. Hukuk dilinin basitleştirilmesinin mahkemelerde yığılmayı da azaltacağını düşünüyorum. Hukuk dilinin muğlak yapısı gereği suçu ve suçluyu tayin edemeyen birey, mahkeme karşısına somut argümanlarla gelmemekte ve mahkeme kapılarında yığınlar beklemektedir.

Basitleştirme, iktidarı sınırlayıcı bir nitelik de taşımaktadır. Sınırları somut bir şekilde çizilen kanun iktidarın elinde oyuncak olmaz, kendi başına bir değer ifa eder. Örneğin; 'Suçu ve suçluyu övme' maddesi her yeni iktidarla yeni bir mahiyet kazanmakta, yargıyı ideolojik bir kurum haline getirmektedir. Keza madde 301 de bu gruba dahildir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin dünden bugüne parti kapatmaya neden saydığı hususların değişmiş ve değişmekte olması basitleştirmenin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.

Yargı Denetimi - Denetlenmeyen Güç Yargı

Türkiye'de yüksek yargı denetlenemez bir güçtür. Bir hukukçunun terfi mekanizmasının da yine bu hukukçu çevre olduğunu düşündüğümüzde, toplumdan böylesine kopuk, böylesine denetimden uzak mutlak bir güç sahibi grubun varlığı insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Denetimsiz güç, mutlak güçtür ve mutlak güç yozlaşmaya mahkûmdur.

Denetim toplum temsiliyetini sağlayabilen kurumlarca olmalıdır. Yargıyı denetleyen(!) yüksek yargı toplumu temsil kabiliyetinden uzaktır. Üyeleri meclis tarafından ya da başka bir seçilmiş organ tarafından belli aralıklarla belirlenen bir denetim mekanizması daha demokratik olacaktır. Modern demokratik ülkelerde de bu böyle olmaktadır. Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin üyeleri ABD başkanı ve senatonun onayıyla atanır. Fransa'da Anayasa Konseyi cumhurbaşkanı ve senato başkanınca, Almanya'da meclis tarafından ve İtalya'da belli bir bölümü cumhurbaşkanı ve meclisce atanır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Türk yargısının denetim mekanizmasının demokratikleşmesi hukuk devletinin gereğidir.

Alternatif Çözümler - Arabuluculuk ve Uzlaştırma (ADR)

Yargıda reform fikri insanların yargıya intikal etmesini azaltacak düzenlemeleri de öngörmüştür. Arabuluculuk ve uzlaştırma bunlardan biridir. ADR, yargılama sürecini başlatmadan taraflar arasında bir uzlaşma zemini yaratmaya çalışan bir sistemdir. Bütün uzlaşma yolları denenmeli ve bu yollar tüketilince yargı süreci başlatılmalıdır. Bugün tarafların iletişim problemlerinden, anlayış eksikliklerinden kaynaklanan sorunların mahkemelere taşındığı görüldüğünde ADR'nin ne kadar gerekli bir yöntem olduğu anlaşılacaktır.

ADR ilk kez Fransa'da dava sayısını azaltmak amacıyla uygulanmış ve dava sayısında ciddi düşüşler görülmüştür. Bu Fransa'da yargıya olan güveni de arttırmış ve ADR yasal bir zorunluluk olmaktan çıkartılmıştır. Bugün ADR Fransız yargısı için bir gelenektir ve re'sen uygulanan bir yöntemdir. Fransa'da ADR'nin gelişimi ve uygulanışı Türkiye için iyi bir örnek olmalıdır.

Son Güncelleme ( Perşembe, 21 Ocak 2010 )
 

Yorumlar  

 
0 #1 RE: Mevcut Anayasa ve Yargı Reformutarık sezai karatepe 2010-01-22 18:31
Uğraş, Biz de Uğraşacağız!

Ezan?dan haz almazsın. Kıymet vermezsin, Çağrı?ya koşana. Bir anlam ifade etmez; kamet, tekbir? Peki ama, nasıl oldu?
Malazgirt?te kırk binle tozu dumana katan, Haliç?in karşı yakasında Canların Canı?na kavuşan, Topkapı?da Rum Ateşi?ne aldırmayan, Tih Çölünü bir çırpıda geçen sen miydin, yoksa ithal bir ordu muydu?
?En son koşumuz Mohaç?tan bu yana, nasıl da tanınmaz hale geldin?
Okyanus?ta yılan kovalayan, Saray?da solucan mı besliyordu? Setr pantolon, cazlak surat, püsküllü fes, kaytan bıyık, lejyoner nişanı? ?Onlara? benzetti seni.
Otağından artık zafer sesleri gelmiyor. Kutlu habere kulak kesilmiş Afgan kadınların, ?Kars giderse Kabil?in düşmesi yakındır. Osmanlı sayesinde güvendeyiz asırlardır!? haykırışı mazide kalmış.
Komutan padişahlar, güçlü nefeslerini Balkanlar?da bırakmış? Kan gövdeyi götürüyor, Yedikule?de?
Askeriyle şehadete koşan Sultan, gıpta ile anılıyor, bugün. Yerini, ?ölmeyi? emreden, ama her nasılsa ölmeyen(!) komuta kademesi aldı.
Nerede Bingazi, Yemen nerede? Nerede Gazze, Mısır nerede? Nerede On İki Ada, Rodos nerede? Nerede Batum, Sofya nerede?
Zafer şerbeti içilmiyor, nedense! Mahzenden kin şarabı çıkarılmış. Venizelos, Çörçil?e uzatmış. Çörçil, Stalin?e sunmuş; Dolmabahçe?de(!)
Belliydi, Şevket Paşa?nın Trakya?yı boşaltmasındaki amacı! ?Istanbul?a hürriyet getireceğim!? derken, Edirne?ye Bulgar, Tekirdağ?a Yunan konuşlanmış. Esaret başlamış, Gümülcine?de.
Nasıl olmuş hayret, bilse terk eder miymiş, sınırı(!) Otuz Bir Mart?ta bağırtan o, kovan o, kovalayan o! Tavşan o, tazı o!
?Bir de İstanbul'a geldim ki: Bütün çarşı, pazar. Naradan çalkanıyor, öyle ya... Hürriyet var!
Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru! Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru!?
Derdest edip doksan bin?i, sırtlarda bırakıp ardına bakmadan giden Enverland Kralı bugün nerede? Gireceği yokmuş anlaşılan, orta yola. Kurt kemiriyormuş, içini.
??????????
Ekmek elden, su gölden. Ye, iç, yan gel yat! Senin de defterin dürülür bir gün. Bak, rahmetle hatırlayan var mı, postlu dostlu darbeci ?beyaz şarap paşası?nı!
Hemen de zoruna gitti, ?Hakkını helal etmeyen yazar?ın ince ince vuruşları! Oysa Hak Arapça, helal Arapça, rahmet Arapça? Varsın, helal etmesin hakkını. Laik olmayan adamdan, laik olmayan üç kelime?
Vazifesi sınır beklemek sadece, bir tek onu yapmamış!
Karabağ karalar bağlarken Petrosyan?la yediği içtiği ayrı gitmeyen sahte kahraman nasıl unutulur? Uzaklardan tanışıyorlar mı yoksa? Belki de çok yakından, Adana?dan, Kıbrıs?tan?
On binlerin kanı kurumadan ?tarihsel dostluk? da neyin nesiydi?
Şiir öğrenmiş bir çırpıda, okumuş Nazım?dan! Madem ak sütün içinde ak kaşıktı da, Necipçiler-Nazımcılar kavgası niye on bin cana mal oldu?
Otuz sene evvel ezberleyeydi de Nazım?ın dörtlüğünü, Maraş, Sivas, Çorum, Fatsa? düşman kaldırımlar değil, kardeş kentler olaydı?
?Ben yanmasam / Sen yanmasan / Biz yanmasak / Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? Altı üstü on kelime! Değer miydi o kadar cana?
?????????
?Bir musıbet iyidir? derler, ?bin nasihatten.?
Şanlı günlerin hatırına bağrına bastığın, kumaşına hayran olduğun, on yılda bir dikkat kesildiğin? senin için neler düşünmüş neler?
Belleğinde darb-ı mesel bol:
Nankör sap, tanıdık baltanın yoluna çıkmış:
?Şu ağaç var ya önüme çıkıp duruyor, kurtar beni!?
?Hay hay!? demiş balta. ?Yalnız, bana yardım et!?
?Emret!? demiş, sap.
?Senden güç almalıyım ki bu iş olsun!? demiş balta.
Beraberce ağacın yanına vardıklarında balta, ağaca demiş ki:
?Bu sap senden çıkmadı mı, niye sana düşman kesildi??
Ağaç mütevekkil, cevap vermiş:
?İyilik yapardım da ondan. Benim kök suyumdan, o da nasiplenirdi. Yıllarca koynumda sakladım. Büyüyüp olgunlaşınca garez doldu içi.
Sapı benden ne de olsa!?
??????????????..
Çok söylendi, inanmadın. Nasihat kar etmedi. Cezayir?de çöl sıcağı bir şey hatırlatmadı. Sandıkları patlatan yüzde doksan iki?nin sevinci kursağında kaldı.
Kendi gidip cuntasını bırakan frenk artığı, kanla suladı sokakları.
Özenle sakal bırakan, alnına tevhid bandajı bağlayan, köy basıp gazeteci çağıran, kameramanın önünde katliam yapan, tekbir getiren cuntacı?
?Dinciler köy bastı!? sekiz sütuna manşeti Paris?te kutlayan? Buteflika?dan almış taktiği, Elazığlıyı bir dilberle bastıran postmodernci!
Alamamış hızını. Yavrularını yiyen kurbağa misali üretemediği(!) uçağı düşürecekmiş, askerin başına. Fatih?in kabrinin yanı başında nefret yayacak, kin salacakmış!
Fırsatı ganimet bilip iki yüz bin?i yollayacakmış; kodese. İşkence kılavuzundan ?ölümlerden ölüm beğen?i seçecekmiş.
?Konuş Kanuni?nin torunu! Konuş Yavuz?un hayranı! Konuş yeni yetme seri katili beğenmeyip, Selahaddin?le kan bağı kuran aykırı adam!? diyecekmiş.
?Bize tabi olmazsınız ha!? deyip ahirete yollayacakmış, aklı sıra!
??????????..
Bilmez ki, zulmün bahçesinde Adaletin Musa?sı yetişir. Yusuf yüzlü, sabır ile sultan olur, Mısır?a! Nuh?un gemisi çıkar, Cudi?ye!
İbrahim, Hakk?a yürür, tevekkülle! Alemlerin Efendisi, on yıllık hasretin ardından, döner Dünyanın Kalbi?ne!
Anılır rahmetle, adları.
Ya ispiyoncular, çapraz sorgucular, dönekler, işbirlikçiler, düzenbazlar, fitnebazlar, gammazlar?.! Şeytana kim rahmet okur, şeytanın çocuklarını kim hatırlar?
Ezanı Türkçe okutacakmış! Ezanı sevmeyen adam!

Tarık Sezai KARATEPE

Yayımlanması için yolladım, selamlar
Yazar

0 506 427 81 15
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans