Liberalizm (3): Kıta Avrupası ve İngiliz Liberalizmi Yazdır E-posta
Yazar F. A. von Hayek   
Pazar, 03 Ocak 2010

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/3c/Gambling-ca-1800.jpg

4. Kıta Avrupası Liberalizminin Gelişimi

        Fransız Aydınlanması filozoflarının radikal fikirleri, politik sorunlara temelde Turgot, Condorcet ve Abbe Sieyes tarafından uygulanmış şekilleriyle, Devrimci ve Napolyonik dönemlerde Fransa’da ve Kıta’nın komşu ülkelerinde ilerici düşünceye büyük ölçüde hükmetti; fakat belirli bir liberal akıma dair ancak Restorasyon’dan sonra konuşulabilir. Fransa’da liberal akım Temmuz Monarşisi (1830-48) süresince zirve noktasına ulaştı, ama bu dönemden sonra küçük bir elitle sınırlı kaldı. Fransız liberal akımı birkaç farklı düşünce kollarından meydana getirilmişti. Britanya geleneği addettiği akımı Kıta Avrupası şartlarına göre sistemize etmeye ve uyarlamaya yönelik önemli bir girişim Benjamin Constant tarafından yapıldı ve F. P. G. Guizot’un liderliği altında “doktrinerler” adıyla bilinen bir grup tarafından 1830 ve 1840’lı yıllar boyunca daha ileri seviyede geliştirildi. Onların “garantizm” olarak bilinen programı esasında bir anayasal hükümet sınırlamaları doktriniydi. On dokuzuncu yüzyıl ilk yarısının Kıta Avrupası liberal hareketinin en önemli parçasını oluşturan bu anayasal doktrin için, yeni kurulmuş Belçika devletinin 1831 anayasası önemli bir model olarak hizmet gördü. Belki de en önemli Fransız düşünür olan, Alexis de Tocqueville de büyük ölçüde Britanya’dan türeyen bu geleneğe mensuptu.

        Bununla birlikte, başlangıçtan itibaren Kıta Avrupası’nda hâkim liberalizm tipini Britanya liberalizminden büyük ölçüde farklı kılan özellik, kendisini güçlü bir ruhban sınıfı, dindar ve umumiyetle de gelenekselcilik karşıtı bir tutumla ifade eden, en iyi onun hür düşünce veçhesi olarak tanımlanan şeydir. Sadece Fransa’da değil, ayrıca Avrupa’nın diğer Roman Katolik bölgelerinde de, Roma kilisesiyle daimi çatışma, hakikatten de, liberalizmin öyle bir hususiyeti oldu ki, özellikle, yüzyılın ikinci yarısında, kilise “modenizme” ve bundan dolayı liberal reforma yönelik çoğu taleplere karşı meşum mücadeleye giriştikten sonra, birçok insan için bu çatışma liberalizmin aslî hususiyeti gibi göründü.

Yüzyılın ilk yarısı süresince, 1848 devrimlerine kadar, Fransa’da ve yine, Batı ve Orta Avrupa’nın kalan çoğu kısmındaki liberal akım, aynı zamanda, Britanya liberalizmine nazaran, demokratik hareket ile çok daha yakından müttefik idi. Liberal akım, gerçekten de, demokratik hareket ve yüzyılın ikinci yarısı boyunca yeni sosyalist hareket tarafından büyük ölçüde yerinden edildi. Serbest ticaret hareketinin liberal grupları canlandırdığı, yüzyılın yaklaşık olarak ortasındaki kısa bir dönem dışında, liberalizm Fransa’nın politik gelişiminde tekrar önemli bir rol oynamadı, ne de 1848 yılından sonra Fransız düşünürler liberalizm doktrinine herhangi bir önemli katkıda bulundular.

        Bir dereceye kadar, önemli bir rol Almanya’daki liberal hareket tarafından oynandı ve on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreği süresince daha farklı bir gelişme vuku buldu. Çoğunlukla, Britanya ve Fransa’dan türeyen fikirlerce etkilendikleri halde, bu gelişme üç en büyük ve ilk Alman liberalin fikirlerince dönüşüme uğratıldılar, filozof Immanuel Kant, bilgin ve devlet adamı Wilhelm von Humboldt ve şair Friedrich Schiller. Kant bireysel hürriyetin ve Hukukun Hâkimiyeti’nin (veya Almanya’da bilindiği gibi Rechtsstaat’ın) koruması olarak hukuk anlayışı üzerine odaklanan, David Hume’un teorisine benzer çizgilerde bir teori sundu; Humboldt, zamanında sadece ufak bir kısmı yayınlanan, ancak, nihayet 1854’te yayınlandığı (ve İngilizce’ye çevrildiğinde) sadece Almanya’da değil ayrıca İngiltere’de J. S. Mill ve Fransa’da E. Laboulaye gibi muhtelif düşünürler üzerinde de geniş tesir ifa eden, On the Sphere and Duties of Government (Hükümet Alanı ve Görevleri Üzerine-1792) isimli erken dönem çalışmasında bütünüyle hukuk ve düzenin muhafazasıyla sınırlandırılmış bir devletin tarifini geliştirdi. Nihayet, şair Schiller muhtemelen, Almanya’daki bütün tahsilli halkı kişisel özgürlük idealiyle aşina hale getirmek için herhangi bir diğer kişiden daha çok şey yaptı.

        Prusya’da, Freiherr von Stein reformları süresince, liberal bir siyasete yönelik bir ilk başlangıç vardı, ancak, bu başlangıç Napolyon Savaşları’nın bitişinden sonraki diğer bir tepki dönemince takip edildi. Ancak 1830’larda, başlangıçtan itibaren -İtalya için de doğru olduğu gibi- ülkenin birleştirilmesini hedefleyen milliyetçi bir akım ile yakın ortaklık kuran, genel bir liberal hareket gelişmeye başladı. Alman liberalizmi, genellikle güneyde Fransız modeli daha etkili iken, kuzey Almanya’da nispeten daha fazla Britanya modelince yönlendirilen, temelde anayasacı bir akım idi. Bu durum bilhassa, güneyde idarenin mutat (ordinary) mahkemelerden bağımsızlığını vurgulayan Kuvvetler Ayrılığı’nın Fransız yorumunca yönlendiriliyor iken, kuzeyde epeyce katı bir Kanun Hâkimiyeti (veya Rechtsstaat) anlayışını meydana getiren, hükümetin keyfî yetkilerini sınırlandırma sorununa yönelik farklı bir tutum ile ifadesini buldu. Bununla birlikte, güneyde, özellikle de Baden ve Wurttemberg’de, 1848 Devrimi’nden önceki dönemde Alman liberal düşüncesinin ana merkezi olan, C. von Rotteck ve C. T. Welcker’in Staatslexicon çevresinde daha faal bir liberal teorisyen grubu meydana çıktı. Bu devrimin başarısızlığı bir başka kısa tepki dönemi daha getirdi, ancak, 1860’lar ve 1870’lerin başlangıcında bir süre için, sanki Almanya dahi liberal bir düzene doğru hızla ilerliyormuş gibi göründü. Katî süretle Rechtsstaat’ı kurmak için tasarlanmış anayasal ve yasal reformlar işte bu dönemde tamamlandı. Belki de, 1870’lerin ortası liberal akımın Avrupa’da azamî nüfuzunu ve doğuya doğru en kapsamlı genişlemesini kazandığı bir dönem addedilmelidir. 1878’de korumacılığa geri dönüş ve yaklaşık olarak aynı dönemde Bismarck tarafından başlatılan yeni sosyal politikalar ile birlikte, akımın tersine dönüşü başladı. Bir düzine yıldan biraz daha fazla bir süredir gelişmekte olan liberal parti hızla çöktü.

        Hem Almanya’da hem de İtalya’da liberal akımın gerileyişi, ulusal birlik hareketi ile ortaklığını kaybettiğinde ve yeni devletlerin güçlendirilmesine yönelik dikkate ortak olduğunda, ve bundan daha fazlası, işçi hareketinin başlangıcı, liberalizmi o vakte kadar işçi sınıfının politik açıdan faal kısmının desteklediği “ileri” parti konumundan mahrum ettiğinde başladı.

5. Klâsik İngiliz Liberalizmi

        On dokuzuncu yüzyılın çok büyük kısmı boyunca, liberal ilkelerin hayata geçirilmesine en çok yaklaştığı görülen Avrupa ülkesi Büyük Britanya idi. Büyük Britanya’da bu ilkelerin çoğunluğu sadece güçlü bir liberal parti tarafından değil, ayrıca nüfusun çoğunluğu tarafından, hatta çoğu kez liberal reformların başarısında vasıta olan muhafazakârlarca da kabul edilmiş görünüyordu. Ardından Britanya’nın Avrupa’nın kalanı için liberal bir modelin temsilcisi olarak görünebildiği büyük olaylar, 1829 Katolik Eşit Haklar Yasası, 1832 Reform Yasası ve tahıl yasalarının 1846’da Muhafazakâr Sir Robert Peel tarafından kaldırılmasıydı. Bu vakitten itibaren, liberalizmin iç politikaya dair temel talepleri karşılandı ve heyecan serbest ticaretin tesisine yoğunlaştı. Serbest ticaret hareketi 1820 Merchants’ Petition (Tüccarların Dilekçesi) ile başlatıldı, 1836’dan 1846’ya kadar Anti-Corn-Law League (Tahıl Yasası Karşıtları Birliği) tarafından devam ettirildi ve özellikle, Richard Cobden ve John Bright’ın liderliği altında, Adam Smith ve takipçisi klâsik iktisatçıların liberal ilkelerinin gerektirdiğinden biraz daha aşırı bir bırakınız yapsınlar (laissez faire) konumu alan bir grup radikal tarafından geliştirildi. Onların hâkim serbest ticaret pozisyonu güçlü bir emperyalist, müdahaleci ve militarist karşıtı bir tavır ve hükümet yetkilerinin genişlemesinden hoşlanmama ile birleştirildi; kamu harcamalarının artışının esasen deniz aşırı ilişkilerde istenilmeyen müdahalelerden ileri geldiği kabul edildi. Onların muhalefeti, özellikle merkezî hükümetin yetkilerinin genişletilmesine karşı yöneltildi ve ilerlemelerin çoğunluğu yerel yönetim ya da gönüllü organizasyonların otonom çabalarından beklendi.

“Reform” kelimesinin, liberal akımın ancak 1867 İkinci Reform Yasası devrinde kendisiyle yakından ortak olduğu demokrasinin genişletilmesinden daha çok, eski suiistimal ve imtiyazların kaldırılmasına işaret edişi ile, “Barış, Tasarruf ve Reform” ifadesi bu dönemin liberal düsturu oldu. Bu hareket, serbest ticaretin Britanya’da tesisi ve çok geçmeden her zaman ve her yerde yürürlükte olacağına dair yaygın beklentiye yol açan bir ticarî antlaşma olan, Fransa ile yapılan 1860 Cobden Antlaşması ile birlikte zirvesine erişmişti. Britanya’da bu dönemde, ayrıca, liberal akımın önde gelen şahsiyeti, önce Maliye Bakanı (Chancellor of Exchequer) ve özellikle 1865’de Palmerston’un ölümünün ardından, dış politika hususunda, en yakın arkadaşı John Bright ile beraber, liberal ilkelerin yaşayan temsilcisi olarak genel kabul gören, liberal Başbakan W. E. Gladstone sahneye çıktı. Onunla birlikte, aynı zamanda, Britanya liberalizminin güçlü ahlâkî ve dinî görüşlerle eski ortaklığı yeniden canlandı.

        On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı müddetince, entelektüel sahada yoğunlukla tartışılan liberalizmin temel ilkeleri, W. von Humboldt’un pozisyonuna benzer bir bireyci minimum devletin koyu taraftarı filozof Herbert Spencer ile etkili bir yorumcu buldu. Ancak, John Stuart Mill meşhur kitabı On Liberty’de (Özgürlük Üstüne-1859) eleştirisini en çok, hükümet faaliyetlerinden ziyade, fikir istibdadına karşı yönlendirdi ve dağıtımcı adalet taraftarlığı ve diğer bazı eserlerindeki sosyalist gayelere yönelik genel bir sempatik tavır ile liberal entellektüellerin büyük bir kısmının ılımlı bir sosyalizme tedrici geçişini hazırladı. Bu eğilim, eski liberallerin hâkim olarak negatif nitelikli özgürlük anlayışlarına karşı devletin pozitif görevlerini vurgulayan, filozof T. H. Green’in etkisi ile farkedilebilir derecede desteklendi.

        Ancak, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği liberal kamp içinde liberal doktrinlerin bir hayli dahili eleştirisine tanık olsa da ve Liberal Parti yeni işçi hareketi lehine destek kaybetmeye başlıyor idiyse de, Liberal Parti’nin müdahaleci ve emperyalist unsurların ilerleyen bir sızmasını bertaraf edememiş olmasına rağmen, liberal fikirlerin Büyük Britanya’daki üstünlüğü yirminci yüzyılın başlangıcına kadar devam etti ve korumacı taleplerin yeniden canlanmasının yenilgiye uğratılmasında başarı sağladı. Halefi H. H. Asquith’in yönetimi altında sosyal politikada üstlenilen yeni denemelerin eski liberal ilkeler ile ancak şüpheli surette uyumlu olmasına rağmen, belki de, H. Campbell Bannerman hükümeti (1904) eski tip liberal hükümetin sonuncusu kabul edilmelidir. Fakat, genel itibariyle denilebilir ki, Britanya politikasının liberal dönemi Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar sürdü ve Britanya’da liberal fikirlerin hâkim gelen nüfuzuna ancak bu savaşın tesirleriyle son verildi.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 02 Ocak 2010 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans