| Marx Hatalıydı |
|
|
| Yazar Serkan Kiremit | |
| Cumartesi, 19 Aralık 2009 | |
|
MARX’IN İKTİSADİ DÜŞÜNCESİ: HATA VE YANLIŞ ÜRETEN POPÜLER SÜREÇ “İşçi sınıfının sefalete sürüklenmesi...kesinlikle vuku bulmadı. Bir kahin olarak Marx çok bahtsızdı, sistemi de hiçbir işe yaramadı” PAUL SAMUELSON
Bu fena halde yanlışı düzeltmek bize ne kazandırır diyorsanız? Acele etmeyin derim. Çünkü, bu yanlışı düzeltmek maddi bolluğun, istihdamın, sermayenin ve refah artışının yolunun Marx’tan değil, Marx’ın karşı çıktığı kapitalist sistemden geldiğini hatırlamanızı söylerim. Yanlış bilgilerle, doğru bir hayat kurulmaz. Eğer, Marx’ın ütopyasını hala iliklerine kadar yaşayan varsa neye inandıklarını bu makale ile gözden geçirmelerini teklif ediyorum. Nihayetinde yeni bir yüzyıl olan 21. yüzyıl, işçilerin çağıdır. İşçiler ücretlerini, çalışma saatlerine göre daha fazlalaştırdıkları bilinen bir gerçekliktir. İroni şu ki, işçiyi sömüren kapitalistler değil, belki de kapitalistleri sömüren işçilerdir. Bir Marksist itirafçının söylediklerine kulak kabartacak olursak eğer: “İnsanların doğal kıtlığın üstesinden gelme eğilimi bir kez yeni bir dizi üretim gücüne neden olduğunda, teknolojik yenilik ilk önce işçileri sevindirir. Çünkü işveren, teknolojiyi üretmeden, kullanmadan ve satmadan önce işçileri istihdam eder. Teknolojik yenilik sonucunda işçilerin ürettiği ürün ister satsın ister satmasın, işçiler çok önce ücretlerini cebine koymuşlardır. Teknoloji canavarının riski bütünüyle işverenin omzundadır. İşçiler akşam eve döndüklerinde sadece yorgunluklarını hissederler. İşverenler ise elinde avucundaki tasarrufları kaybetmemek için en ince hesapları uykularında yaparak sermayenin karabasanlarıyla boğuşurlar. Peki o zaman, kimdir zahmet çeken ve Karl Marx bunu neden hiç düşünmemişti acaba?” Sömürü konusu çok önemli bir mesele olmasına rağmen bu makalenin asıl ilgisi Marx’ın iktisadi düşüncesinin bu kadar hata ve yanlış savlarına rağmen hala dünya çapında popülaritesinin sürme konusudur. Marksist sisteme göre, kapitalizm kendi kazdığı kuyuya kendi düşeceği ve yıkılan kapitalist sistemin üzerine ise daha refah, daha adaletli ve daha eşit bir dünya yükseleceğini savunur. Marksist düşüncenin başlıca şartı ekonomik sınıfların tarihin akışında oynadıkları başrollerde saklı olmasında yatar. Kapitalistler ve işçiler, tarihin gelecek sayfalarında giderek daha keskinleşen sınıf ayrımlarıyla kapitalist sistemin sonunu hazırlarlar. Bu sınıf çatışmasının nedeni kapitalistlerin sermaye ve mülk sahibi olarak üretimde sadece kendisinin sahibi olan işçileri kiralamasıyla alakalıdır. Yani kapitalistler doğuştan ayrıcalıklı olarak, işçileri ücret sistemiyle kiralayacak sermayeye sahiptirler ve işçiler kendi emekleriyle ürettikleri değerden bağımsız olarak mülkiyet hakkından yoksundurlar. Öyle ki üretilen bütün malların fiyatı emek-değer ile belirlendiği içinde işçiler, kapitalistler tarafından sömürülmeye mahkumdurlar. Fakat buradaki ince nokta hiçbir şey üretmeyen kapitalisttin, işçileri sömürmesiyle kârlarını arttırması dolayısıyla sermaye artışının giderek tekelleşmeye başlayacağını ve böylece Marx’ın önceden gördüğü gibi az sayıdaki kapitalisttin çok sayıdaki işçiye eninde sonunda devrimle boyun eğeceğini öngörüyor olmasıydı. Marx, kâr peşinde koşan kapitalistlerin, değerin bütünü olan emeği, ne kadar çok sömürürlerse o kadar kâr yapacaklarını varsayıyordu. Emeğin sömürülmesinin bir çok yolu vardı. Birincisi emeği çok yoğun kullanmak, ikincisi emeğin verimini arttırmak, üçüncüsü emeğin maliyetini düşürmektir. Yani birincisinde işçileri çok çalıştırıp zaman-değerden kâr sağlamak, ikincisinde makineleşmek ile emeğin verimini arttırmak ve sonuncusun da ise yedek işçileri yani kırsal kesimden gelenler ile kadın ve çocukları işe alma suretiyle ücret oranlarını düşürerek maliyet-fayda hesabında artıya geçmek. Kapitalistler bütün bunları sadece kârlarını arttırmak için yapıyorlardı. Bütün neticesinde sömürü akıl almaz boyutlara ulaşacak, fakat, makineleşmek ile birlikte emeğin verimini arttıracak az sayıdaki kapitalist, yenilikleri kendi kârı için kullanacağından, sermaye biriktirme süreciyle beraber pazarı da diğer küçük kapitalistlerin elinden alarak tekelleşmeye yol açacaktı. Bu arada makineleşen üretimle birlikte ileri teknoloji, işçileri işinden edecek, tekelleşme sonucu küçük burjuvaların yanında çalışan işçiler işsiz kalacak ve böylece yedek işsizler ordusu az sayıdaki işin peşinde koşacak ve kendi pazarlık güçlerini kaybedeceklerdir. Kısacası ücretler düşecek ama buna mukabil tüketimi büyük ölçüde kesen çok sayıdaki işsiz kişilerde, eksik-tüketimle birlikte fiyatların düşmesine katkıda bulunarak kapitalistlerin kârlarını düşüreceklerdi. Marx’a göre kapitalist sistemin yıkımı bu yüzden kaçınılmazdı. Marx’ın bütün bu öngörülerine karşı, her şey tersine gelişti. Nihayet, Marx’ın analizinde yanıldığını söyleyen elimizde bir çok veri var. Fakat sanki entelektüeller donmuş bir şekilde Marx’ın siyasi ahlakını, estetik felsefesini ve teknolojinin gelecekte en önemli üretim aracı olacağını öngören düşüncesini savunmaya devam ediyorlar. Oysaki, Marx, makineleşen üretim sürecini ücretleri düşüreceğini ve bu nedenle işçilerin sefalete sürükleneceğini söylemişti. Mark Skousen’in ‘Modern İktisadın İnşası’ adlı kitabında söylediği gibi gerçekler çok farklıydı: “Zamandan ve emekten tasarruf ettiren makineler basitçe işçi çıkarttırmaz veya ücretleri azalttırmaz. Genellikle işlerin daha kolay yapılmasını sağlayıp, işçilerin öteki üretken görevlerle ilgilenmelerini imkan verirler...Maliyetleri düşürmek suretiyle, makineler ve teknolojik ilerlemeler, yeni talepler ve yeni ürün üretme fırsatları yaratmaktadırlar.” Peki neden Marx haklı çıkmamıştı? Çünkü Marx, olaylara hep tek bir taraftan bakıyordu ve analizleri iktisadın görünmeyen yüzünde boğuluyordu. Mises’e göre ücret oranlarını arttırmanın yolu özel mülkiyette saklıydı. Özel mülkiyet hakkı ise Marx’ın teorisinde bulunmayan ilk şeydi. Oysaki özel mülkiyet hakkı yoksa serbest piyasa yoktu, serbest piyasa yoksa özgür iş seçimleri yoktu, özgür iş seçimleri yoksa rekabet yoktu, rekabet yoksa yenilikler yoktu, yenilikler yoksa etkinlik yoktu, etkinlik yoksa piyasa fiyatı yoktu, piyasa fiyatı yoksa nüfus başına düşen sermaye oranını arttırmak mümkün değildi. Bu imkansızlıklar olsa olsa sosyalist bir ülkede mevcut olabilirdi. Bunun için Sovyetler Biriliğindeki işçi ücretleri ile Kapitalist Batılı Devletlerdeki işçi ücretleri arasındaki ücret farklılığı çok açıktı. Kapitalist bir devletteki işçinin çok daha iyi bir ücret almasının nedeni aslında bu kadar basitti. Marx’a cevap verilecek ikinci analiz ise reel dünyanın bize gösterdiklerinde gizli. Marx, kapitalist krizin emek-yoğun bölgelerden çok sermaye-yoğun bölgelerde ortaya çıkacağını söylerken fena halde yanılıyordu. Yani makineleşme emek verimliliğini arttıracağından eskiye dayalı saf emek yerine makinelerin alacağını, bu da, krizin ilk önce emeği daha çok kullanan işçileri işsiz bırakacağını söylüyordu. Fakat bu tamamen sakat bir tespitti. Çünkü, ücretlerin artışını sağlayan aslında teknolojik ilerleme ile birlikte işbölümünün sağladığı yararlardı. Örneğin; tarımda çalışan insanlar, traktörün icadıyla birlikte huzursuz olmalarına rağmen daha ileri ki yıllarda topraklarındaki verimlilik artışıyla kazandıkları gelirde büyük bir yükselme olmuştur. Daha yoğun emek gerektiren buğdayı biçme, dövme ve ayırma işlemlerini daha kısa zamanda yapan makineler geçici de olsa tarımda işsizliğe yol açmışsa da, traktör fabrikalarında iş bulma imkanı yaratarak tarım kesiminde işsiz kalan emek-yoğuncuların sermaye-yoğun işlere akmasını sağlamıştır. Bu da geçici işsizliğin sonuçta daha fazla gelir getirici bir işe yol açmıştır. Tarımda verimlilik ürünlere yansımış; sebze, meyve ve ekmeğin fiyatı azalmıştır. Bu durum sonuçta herkesin gelirini pozitif etkileyen güçlü bir argümandır. Bu Marx’ın sistemine karşı işleyen iktisadın görünmeyen öbür yüzüdür. Bilakis, Marx’ın sistemini en çok yaralan, hizmet sektöründeki gelişmeler oluşturmuştur. Mesela; Burjuvaların evdeki her türlü işini gören hizmetçiler eskiden bir köleden farksızlardı, yaptıkları her iş çok yoğun emek gerektiren işlerdi. Bu yüzden hizmetçiler genellikle malikanenin alt katında karın tokluğuna yaşayan kişilerdi. Bununla beraber, teknolojideki ilerleme; deterjanları, ocakları, ev temizleme aletlerini, ütüyü, çamaşır ve bulaşık makinelerini geliştirdikçe evdeki hizmetçileri bütün gün tutmak çok masraflı olmaya başlamıştı. Nihayetinde ev işleri bütünüyle emek-yoğun bir işken artık ev işleri bu yüzyılda giderek robotlaşmaya başlamıştır. Hâlâ çok zenginlerin evlerinde hizmetçiler bulunuyorsa da, artık hizmetçiler karın tokluğuna çalıştıklarını söylemek abesle iştigal etmektir. Ev işlerinde teknolojik yenilikler arttıkça kadınların evde durmalarının bir anlamı kalmamıştır. Kadın özgürlüğünü sağlamış bir teknoloji tam tersine kadın işsizliğine –zorlama olmadan- tek çare olmuş girişim olarak önümüzde durmaktadır. Hizmetçilerin ücretlerinin düştüğünü söylemek ise tam bir cahilliktir. Teknolojik gelişmeler, emeğin verimliliğini arttırdıkça, çalışma saatleri kısıtlanmış ve ücretlerdeki artış sağlanmıştır. Çok şükür! eskiden çok zenginlerin kullandığı köle-hizmetçileri, bugün herhangi bir kişi günlükte olsa kiralayabiliyor olması gerçeğidir. Gündelikçi denilen bu kadınlar, Türkiye ekonomisinin büyük bölümüne katkısı esirgenemez. Görüldüğü gibi eskiden yalnızca lüks bir hizmet olarak görülen hizmetçi ve uşaklar, bugün ortalama bir insanın bile kullanacağı bir hizmet olarak karşımızdadır. Uzun dönemde kapitalist gelişmeler arttıkça emek-yoğun meslekleri icra edenler, kendileri ekstra bir gelişme yaratmadan verimlilikleri ve ücretleri hızla yükselmeye devam edecektir. Bunu nereden mi, biliyoruz? Kapitalist sistemin varlığını sorgulayanlara karşı kapitalizmin kâr oranlarıyla birlikte ücretleri de arttırdığını bildiğimiz için. Çünkü, kâr oranları kişi başına düşen sermaye oranını arttırdığı sürece –ki tarih yalan söylemez- emeğe ödenen fiyat hiçbir vakit düşmez. Emeğin verimliliğini arttırmanın yolu teknolojik bilgiyse de, asıl olan serbest rekabet ortamıydı. Çünkü, Sovyet sistemi emek verimliliğini arttırmak ve sonuçta daha iyi bölüşmek için kurulmuştu. Fakat, Sovyet sistemi ne yaptı? Sadece teknolojiye yüklenerek insanların duygularını bir yana bıraktı. Oysaki, Elmasın fiyatını belirleyen emek miktarı değil, insanların onu asla kendi bilgileri –teknolojileri-tarafından elde edemeyecekleri–şimdilik!-“Altı Karbonlu ve albenisi yüksek” bir bilgi olduğundan dolayıydı. İşte bu yüzden Sovyet sistemi için sonuç koskocaman bir hüsrandı. Kapitalizm ve Marksist sistem, insanların maddi bolluğu ve özgürlük için çıktıkları bu yolda sosyalizm tam bilginin sahibi olarak tek tek bireyler için neyin önemli neyin önemsiz olduğunu iddia ettikçe, kapitalist sistem insanları kendi başlarına bırakarak sorumluluk duygusunu, rekabeti, özel mülkiyeti ve teknolojik ilerlemeyi parasal bir dünyada geliştirmeye çalışıyordu. Ve daha iyi olan insanları organize eden değil, insanların kendi başlarına organize olmalarıydı. Aslında Marx hatayı en çok burada yaptı. “Önemli olan işçileri koruyup kollamak ve ücretleri arttırmak için siyaseti kullanmak değildi, işçilerin bunu isteyip istemediklerine bakmaktı ki zaten bunu kim istemezdi?” ve Marx’ın o ünlü sözüyle bitirirsek: “DÜNYA İŞÇİLERİ BİRLEŞİN!” MARX SİZİ YILLARCA NE İÇİN KANDIRMIŞTI?..
|
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 18 Aralık 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yorumlar
http://agoratr.com/index.php?topic=16.0
Çok vaktim yok bu aralar, dönem-sonu projelerine hazırlanıyorum. Yanıt veremediğim arkadaşlar kusura bakmasınlar.
Ha bir de, foruma liberalleri de bekleriz. Libertarian bi modumuz halihazırda var zaten :)
Bu sorunu Marks Kapital 1de tartışmıştır. ( Nasıl tartışmasın, sonuçta oldukça ünlü bir sorundur bu ) Onun ortaya attığı modelde, elmasın pahalı olmasının nedeni suya göre bulunması çok daha zor bir mal olmasıdır. Aynı sorunu Menger de tartışmıştır. Ama sanırım siz bunu biliyorsunuz.
Marks ve ondan önceki bir gelenek iktisadın temeline üretimi koyar Serkan Bey. Dünyadaki doğal kaynaklar iktisadın temel sınırlandırıcıs ı değildir onlara göre. Temel sınırlandırıcı üretimin sınırlarıdır.
Bugün böyle midir tartışırsınız. Dersiniz ki artık bir iktisadi modelde doğal kaynaklarının kısıtlılığı da yer almalı. Size sonuna kadar katılırım.
Serhat Bey, Marks Kapitalin üçüncü cildinde emek değerden fiyatlara nasıl geçileceğini yazmıştır. Bazı iktisatçılar ki bunların içinde bazı Marksistler hatta sanırım Engels de var, bu geçiş de bir hata olduğunu savunurlar. Diğerleri de, bir hata olmadığından bahseder. Ben iki görüş hakkında da bir miktar bilgi sahibiyim. Açıkçası dönüşüm de bir hata olmadığını ve Marksın emek değeri fiyatlara gayet güzel bağladığını düşünüyorum.
Aşağıda yazdıklarıma hiçbir şekilde kendi fikrimi ya da yorumumu eklemiyorum. Bunlar tamamen Marksın Kapital 1 deki fikirleri.
Öncelikle her hangi bir malın değerini belirleyen o malı yapan adamın harcadığı süre değildir. O malın yapılması için o toplumda gereken ortalama süredir. Siz eğer bir saatte yapılan bir dolabı ağır ağır on günde yaparsanız, o dolaba eklediğiniz emek yine bir saatlik emektir. On saatte bir saatlik değeri olan bir iş yapmışsınız demektir.
İkincisi bir malın mal olmasının nedeni onun Dünya üzerindeki bir kısım insan için kullanım değeri olmasıdır. Motorin ve tereyağı karışınca kullanım değeri olmayan bir mal üretirsiniz. Kullanım değeri olmayan malın değişim değeri yoktur. Bana göre değil, Marksa göre yoktur.
Motorine dönersek, motorinle yağı karıştırınca oluşturduğunuz ürün eğer bir insan için bir kullanım değeri yoksa, o zaman zaten ürettiğiniz şeyi yine bana değil Marksa göre satamazsınız.
İkincisi diyelim ki, motorin ve yağ karışımı olan ürünün bir kullanım değeri var. Birileri bir nedenle bunu kullanıyor. Bu durumda bu ürünün değerini belirleyen sizin harcadığınız süre değil, Türkiyede bu ürünün üretilmesi için harcanan ortalama süredir. Kısacası işi uzun tutmanızın yine bana değil, Marksa göre size bir katkısı olmaz.
/ piyasa fiyati (just price vs. market price) tartismasidir. Esasina bakarsaniz subjektif deger teorisinin fikir babasi Abdera'li Democritus'tur. Democritus'a gore ahlaki degerler ve etik mutlaktir fakat ekonomik degerler dogalari geregi subjektif olmak zorundadir. "Ayni sey", Demokritus'a gore, "farkli bireyleri farkli olculerde memnun edebilir". Hatta Demokritus, caginin otesinde bir ongoruyle, bir urunun kullanisliligin in, asiri arz dolayisiyle sifira hatta negatife dusecegini de gorebilmistir. (Nitekim anlamlidir, hepimizin suya ihtiyaci vardir fakat ortaligi sel basinca kacacak yer arariz.) (Rothbard, Economic Thought Before Adam Smith). Goruldugu gibi, Adam Smith zamaninda Demokritus okusaymis, o cok meshur elmas-su ikilemi icine dusmek zorunda kalmayacakmis.
"Marketten aldigim un, tereyagini deli doktor misali motorinle karistirdim. Hatta karistirma isini ozellikle uzun tuttum ki, harcadigim emek olcusunde urunun degeri de artsin. E sonuc ne oldu? Birak deger eklemeyi mevcut degeri de yoketmis oldum. Bazen cok okumak sagduyuyu olduruyor yorumcularda gorebildigim kadariyla....
Serhat sunu kanıtlamıştır. Bilgi ve yetenek az da olsa verimli ve disiplinli bilgi DAHA DEĞERLİDİR. Serhat yorumlarında tek mantık hatası olmadığı için sana teşekkür ederim.
Halitcim MARX'IN DÖNÜŞÜM SORUNU HAKKINDA Sraffa VE takipçileri haricinde bütün MARKSİSTLER Marx'ın teoride oluşturduğu meta'yı fiyata (Gerçek hayata) dönüştüremediği nden bahsederler...İkincisi MARX EMEK-DEĞER TEORİDEN BAŞKA BİR ŞEY BİLMEZ... O yüzden de ELMAS'IN FİYATININ NASIL OLUŞTUĞU HAKKINDA BİR BİLGİYE SAHİP DEĞİLDİR. BÜTÜN SOSYALİST İKTİSATÇILAR GİBİ "GÖLGE FİYATI" OLUŞTURUR O KADAR...Bu da "GERÇEK FİYAT" DEĞİLDİR, YANİ PİYASA FİYATI DEĞİLDİR...Zaten Marx'ta özel mülkiyet olmadığı için DEĞİL EMEK-DEĞER, MEMEK-DEĞER BİLE OLSA ZATEN FİYATLARDIRMA YAPAMAZ.
Üçüncüsü Menger'in büyük takipçisi ve Mises'in ve doğal ki Hayek ve Rothbard'ın da Ekol üstadı Böhn-Bawerk Marx'a cevabı yapıştırmıştır. Ve bu kitap TÜRKÇEYE ÇEVRİLMİŞTİR. Rothbard büyük bir ihtimalle Marx ile yoğun uğraşmamasının nedeni budur. İktisadi anlamla zaman-tasarrufunu geçmiş ve üstadı tarafından yanlışlanmış marx ile değil Ogünlerde popüler olan Keynes ile vaktini vermesi çok doğaldır....
Geçmiş olsun Halit :)
Mesela yanlış hatırlamıyorsam , sosyal ortalama gerekli işçilik süresi Marksın yarattığı bir kavram ve bence kesinlikle emek değer teorisini çok güçlendiriyor.
Örneğin her hangi bir ürün mesela dolap yaparken, dolabın fiyatı çok artsın diye, bir saatte yapılacak dolabı on saatte yapmanın neden anlamsız olduğunu açıklıyor bu fikir. Çünkü dolabın değeri, özellikle dolabı yapan kişinin harcadığı süre ile ölçülmüyor değil, o dolap o toplumda ortalama ne kadar sürede yapılıyorsa o süre ile ölçülüyor. Dolayısı ile birisi dolabı o toplumun diğer işçilerden daha yavaş üretse de daha hızlı üretse de yine de dolabın fiyatı aynı kalıyor.
Aynı mantıkla mesela o toplum dolabı üretmenin daha hızlı üretmenin bir yolunu bulduğunda daha önce üretilmiş dolapların da değerleri düşüyor.
Ki bunu bir yana bıraksak bile, Marksın emek değer teorisinin üstüne bir sistem kurması bile bence taktire değer. Sonuç olarak tüm bilim adamları da birilerinden etkilenmiş, onların fikirlerini temel olarak kullanmıştır.
Ama öncelikle baskın ve sistemi etkileyen üretim tipi feodal üretimdi. İkincisi de feodal üretimin yarattığı değerler kar güdüsü ile hareket eden kapitalist üretim kurumlarını etkiliyor, onları bir miktar da olsa kendi değerlerine uymaya zorluyordu. Mesela atölyeler lonca adı altında örgütlenip, kar güdülerini sınırlamak zorunda kaldılar. Tüccarlar bir miktar da olsa feodal değerlerden kaçabildiler, dolayısı ile sistemin en zayıf yanını oluşturdular. Zaten sanırım, Feodalizmin kapitalizme dönüşüm sürecinde ilk öncüler de tüccarlardı.
Dönelim Kapitalizme, günümüzün kapitalist toplumlarında da elbette kapitalist olmayan üretim ilişkileri olabilir. Ancak öncelikle bunların sistemin üzerindeki etkisi sınırlıdır. Sistemin büyük çoğunluğu kapitalizmin kar güdüsü ile hareket eder. İkincisi de bu kapitalizm dışı üretim ilişkileri de az ya da çok kapitalizmin değerlerine uyum sağlamak zorundadır.
Gelelim resime.... Resmin bir meta, ya da hadi mal diyelim olup olmadığını anlamak için önce malın tanımını yapmak lazım. Sanırım bu tanımın en kritik yanı, malların kar amacı ile üretilmeleridir . Bu özelliğe başka özellikler de eklenebilir. Ancak bu yorumda kar amacı üzerinde yoğunlaşalım.
Şimdi bir insan niye resim yapar? Birinci neden eğlenmek olabilir. Oturursun kafana göre bir şeyler çizersin. İkincisi gerçekten güzel bir sanat eseri yaratmaya çalışabilirsin. Güzel sanat eseri kavramı elbette kişilere ve bazen toplumlara özgüdür. Ama yarattığın sanat eserini o toplumda herkes olağnüsü bulsa bile bu resmi satıp çok para kazanabileceğin anlamına gelmez. İnsanlar ille de sanatsal açıdan çok mütiş buldukları eserleri almak istemeyebilirle r. Bazen çok daha basit resimler çok daha çok para kazandırabilir. Sonuç olarak amaç olağnüstü sanat eseri yaratmaksa, gerekirse iyi para kazanmamayı da göze almak, hatta bazen göz göre göre kabullenmek gerekir.
Son amaç ise kar etmek olabilir. Kar etmeyi amaçladığında, bir anda ressamlığın tüm doğası değişecektir. Bir parça edebiyata ilgi duyuyorum, amatör bir iki hikayem de vardır. O nedenle bu alanı biraz daha iyi biliyorum, bu konuda biraz daha iyi örnek verebilirim sanırım. Mesela çoğu zaman bildiğim kadarı ile yazarlarla yayın evi sahipleri çatışırlar, kimi zaman yayınevi sahipleri yazarlara hikayelerde belli değişiklikler yapmaları için para bile öderler. Peki niye böyledir? Çünkü bazen mesela belli karakterleri öldürmemek hikaye açısından saçmada olsa kitabın daha çok satmasını sağlar. Kitabı okuyan kişi de hikayenin saçmalaştığını fark eder, ama sırf daha önceki kitapta kendince sevdiği bir karakter içinde yer alıyor diye gidip kitabı alır ve okur. Eh zaten önemli olan da alıp okumasıdır kitabı beğenmesi değil.
Sonuç olarak yazar iyi bir hikaye yazmak ve yıllar sonra iyi bir yazar olarak anılmaya devam etmek ister. Yayınevi sahibi ise kitabı en pahalıya satıp çok para kazanmak. Sonuçta kapitalizm sanatçıya kar güdüsünü az ya da çok dayatır. Elbette daha popüler sanat alanlarında, mesela sinemada ve tiyatroda çok daha fazla dayatır.
Sonuç olarak kimi ressamlar, edebiyatçılar, sinemacılar evet kapitalizmin temel değerleri dışındaki değerleri benimseyerek çalışabilirler. Ama bu sistemin baskın kimi değerlerini değiştirmez. İkincisi de sistem, her hangi bir ürüne duyulan talep arttığı andan itibaren o ürünün üreticilerine değerlerini dayatmaya başlar.
New Schoolda okuyorum. Anwar Hoca sanırım okuldaki en sevdiğim hoca... Hocaların içinde en heyecanla çalışan o sanırım. Doktorayı başka bir okulda yapma ihtimalim var. O konuda da bana çok yardımcı oldu.
Sözü ettiğim yazı 3hde daha önce yaptığım bir yorumdu, ama aradım bulamadım. Yorumda o cümleyi silecektim ama unutmuşum silmeyi. : )
Emperyalizm tartışması karmaşık bir tartışma sanırım Halit Bey. Emperyalizmi ilk tanımlayan sanırım Lenindi yanlış biliyorsam düzeltin. Açıkçası ne zaman fırsat bulurum bilmyirum ama Lenin in Emperyalizm kitabı da okumak istediğim kitaplar listesinde.
Ama benim en azından sınırlı kaynaklardan anladığım kadarı ile Emperyalizm bir toplumun diğerini sömürmesi olarak görülebilir. İşçi-Sermayedar sömürü ilişkisi sonuçta toplum için bir sömürü ilişkisi. Bilmiyorum ne kadar mantıklı ama bazen bana Kadın-Erkek ilişkisi de bir tür aile içi sömürü ilişkisi gibi geliyor.
Sonuç olarak eğer bu tanımı doğru kabul edersek, sanırım toplumlar arası sömürü bitmedikçe Emperyalizm bitmiş sayılmaz. Peki toplumlar arası sömürü bitti mi? Bilmiyorum, açıkçası bana bitmemiş gibi geliyor.
Tabii tıpkı kapitalizm gibi, onun bir alt ilişkisi olarak görebileceğimiz Emperyalizm de biçim değiştirebilir. Bu durumda, elbette 19uncu yüzyıl emperyalizminin artık devam etmediğini söyleyebiliriz.
Sanat eseri meta midir, degil midir. Bence metadir, degerlendirmele r subjektiftir. Eger o ornegimden memnun olmadiysaniz, bilim kurgu bir gida urunu ve mutfak robotu ornekleri de vermistim, onlari da okusaydiniz keske.
Acil sifalar dilerim.
Ben sana 'Rothbard Marx hakkında birşey söylemedi' mi demişim, yoksa 'Rothbard'ın Marx'tan alıntılarak yaparak, Marx'ın değer-teorisini tartıştığı vaki değil' mi demişim?
İkisi arasında fark olduğunu biliyorsun değil mi?
İyice komedi oldu...
'Rosdolsky' tartışmasında mesele, değer-teorisinden yana olmak veya onun karşısında olmak gibi bir mesele değil, değer teorisinin ne olduğu meselesi.
Ne Rothbard'ın, ne de Mises'in, bizlere Marx'ın eserlerinin içinden geçirerek; Marx'ın değer teorisinin, kendi söylemleri içerisinde inşa edilmesi örneğini vermediğini kabul etmek durumundayız.
Sorun burada, Marx'ın ne dediğinin bilinmediği bir durumdayız şu an. Serhat'ın 16, 18 ve 19 nolu yorumları, Marx'ın teorisini bilmediğini gösteriyor. 'Birşeyin sırf emek verildiği için değerli' olduğu tezi Marx'a ait değil, öyle bir teori olsaydı da, herhalde komedyen Groucho-Marx'a ait olurdu :)
Rosdolsky'den bahsettiğim ilk mesajda zaten 'argüman sürmüşüm' serhat'ın önüne, ikinci mesajda da Rosdolsky'e değindikten sonra, maliyet-fiyat ilişkisine dair bir açıklama yapmışım. Aldığım yanıt: Niye isim veriyorsun kardeşim, benim de Marx hakkında birşeyler söylemiş birkaç tanıdığım var.
Ne var ki, mesele apartman görevlimizi tartışmaya dahil etmek meselesi değil...
Baska alintilar da bulurum bu yeterli degilse.
Tartışmanın ne üzerine olduğu hakkında basit bir fikre dahi sahip olmadığını kanıtladın, aferin.
Mises ve Rothbard, değer-teorisi tartışmasında Marx'a zerre kadar atıf yapmayan tipler, ha 'yok böyle değil' diyorsan otur ve beni yanlışla, yukarıda 'sanat eseri' örneği verdin misal, bunun Marx'ın meta dediği şeyle bir ilgisi olduğunu ortaya koyan, Mises üstünden ulaşabileceğin bir Marx alıntısı varsa yolla bana, bekliyorum.
Rosdolsky, Marx biyograficisi, düşünsel kariyerini bu tarz sorunlar üzerine kurmuş bir entelektüel. Marx'ın eserlerindeki kopuş ve devamlılık ilişkileri üzerine uzman, Mises ve Rothbard'ın böyle bir uzmanlığı yok. Psikanalizle ilgili bir tartışmada da, Rothbard'ı mı alıntılayacaksı n? Sizin üniversitede 'reliable authority'nin ne menem birşey olduğu hususunda bilgi vermezler mi size?
Ben sana sadece isim vermedim dikkat ettiysen. Rosdolsky üzerinden, Gründrisse'de bir meta analizi bulunmadığı, dolayısıyla Kapital 1'deki teoriden çok farklı bir başka tür değer teorisinin bu eserde bulduğunu söylüyorum. Rosdolsky sadece 4 farklı eserde, 4 farklı değer teorisi bulunduğunu söylüyor, Rosdolsky'e dair yegane atıf bu.
Ha, bir önceki mesajımdaki tek bir ismi çekip, 'quote mining' yaparak tartışmaya veda etmen manidar olmuş tabii.
Elbette böyle tartışma olmaz, verdiğin kitabın da değer tartışmasında Marx'ın katkısıyla zerre ilgisi yok.
Otur, Baudrillard'ın 'Mirror of Production'ındaki gibi kallavi bir değer teorisi eleştirisi yap, ciddiye alayım seni diyorum. Bu kadar basit.
Marx'ın klasik değer teorisi bugünü açıklayamaz, fakat siz klasik teorinin ne olduğunu bilmiyorsunuz.
http://www.scribd.com/doc/7500410/How-an-Economy-Grows-and-Why-It-Doesnt-Irwin-Schiff
okumasi da kolay anlamasi da :)
Rosdolsky filan demişim ama nafile, aynı yolda ve yönde devam etmişsin. Birincisi, sanat eseri örneği inan bana uygun değil, Marx'ın 'meta' olarak tanımladığı şeyle, Picasso'nun bir seferlik yaptığı bir resim aynı şey değildir.
İkincisi, kullanım-değerinin kökeni büyük ölçüde bireyseldir (sübjektif ibaresinden hazzetmiyorum), bunu da ben söylemiyorum Marx söylüyor zaten. Fakat kapitalizm içinde fiyat mekanizmasına etki eden iki ana unsur vardır:
1) Çokça rekabet olduğu için, fiyatlar aşağı doğru baskılanır.
2) Mallar asla maliyetlerinin altında satılmaz.
Dolayısıyla Marx, 'kullanım değeri olmayan malın, değişim-değeri olmaz' derken ayrıca 'bir malın değişim-değeri, onun üretiminde sosyal bakımdan gerekli olan emek miktarıyla ölçülür' dediğinde, tutarsız laflar serdetmiş olmaz. Malların fiyatları, maliyeti seviyesinde dalgalanır. (3 aşağı - 5 yukarı anlamında yani)
Ha, bana sorarsan emek-değer kuramı çözündü, şeyleri -tam da Marx'ın öngörebildiği gibi- açıklamaktan fazlasıyla uzak artık: Ne sizin sübjektif kuramınız, ne de emek-değer kuramı Post-Fordist kapitalizmde değeri açıklayamıyor. Baudrillard'ın 'gösterge-değer'ini nasıl açıklayacağız?
Ha, size kalsa değerin hiçbir 'objektif' ölçütü yok ama, bu konuda size önce Ayn Rand karşı çıkacaktır zaten. Filanca üretim dalında, sermaye-yoğun mu yoksa emek-yoğun üretim mi yapılması gerektiği keyfi olarak belirlenmez misal.
Duncan Foley'i tanımıyorum ama Anwar Hoca bildiğim kadarıyla New School'da hoca, sen orada mı okuyorsun?
Eğer öyleyse, güzel. Kriz konferansı vesilesiyle bir süre evvel Türkiye'deydi Anwar Shaikh. Fakat 'şifahi kültür' eleştirim hala anlamlı :)
Tabii ki Marksist literatür dışından çok ilginç sorular, yanıtlar ve teorik edevatlar çıkıyor.
Bir de ben kapitalizm ortadan kalktı demiyorum, emperyalizm bir iktidar modeli olarak ortadan kalktı diyorum, kapitalizm ve sermaye oldukları yerde durmaya devam ediyor. Yalnızca birikim rejiminde ciddi bir kayma olduğunu eklemek gerekli.
Saygılar.
NOT: Söz ettiğiniz yazıdan haberim yok, eğer linkini yollarsanız göz atma imkanım olur.
Neyse asıl tartışmaya dönersek, diyelim ki bir robotu yapmak için gereken maliyet insanların ona ödememek istediği paradan daha fazla. Bu durumda söz konusu ürünü, en azından kar güdüsüne sahip sermayedarların üretmesi için sebep kalmamıştır. Siz Marksistlerin baskısı ile robotu zararına da satabilirsiniz, ama robotu üretiyor olabilecek diğer sermayedarlar bu durumda üretimlerini kesecektir. Piyasada satılan robot miktarı azalınca robotun fiyatının artması beklenir. Ama diyelim ki ortada satılan tek bir robot olmasına rağmen hala kimse robota maliyetini kurtaracak kadar bile para ödemiyor. Bu durumda olacak olan bellidir. Kar güdüsü ile hareket eden kimse robotu üreteye devam etmez. Robot piyasadan çekilir.
Kısacası iktisadi dinamikler, eğer robotun fiyatını gerekli düzeye yükseltemiyorsa , o zaman onun üretilmesine izin vermez.
Kullanım değeri nereden çıkıyor? Evet bu güzel bir tartışma konusu, Marks da bildiğim kadarı ile bu konuda Kapitali yazmadan önce başka kitaplarında epey tartışmış. Ama bu konuda Menger'i daha açıklayıcı buluyorum. Her hangi bir ürünün kullanım değerinin nasıl oluştuğunu gayet güzel anlatıyor.
Yalnız sanırım şunu yazmak gerekiyor ki, ne Marksa ne Mengere ne de bildiğim kadarı ile günümüz Neoklassik iktisatçılarına göre, "kullanım değeri" serbest piyasa tarafından belirlenmez. Kullanım değerini kimi zaman insanlar bireysel olarak belirler. Kimi zamanda toplumsal kimi yargılar bir şeyin bir anda aslında insanın işine yaramasa bile bir ürüne bir kullanım değeri kazandırır. Serbest Piyasanın belirlediği Değişim Değeridir. Ki zaten bildiğim kadarı ile de Marksın tartıştığı, söz konusu serbest piyasanın söz konusu değişim değerini nasıl belirlediği idi. Kısaca tekrarlamak gerekirse Marks ın savunduğu şudur, bir ürünün kullanım değeri ne olursa olsun, iktisadi dinamikler sonuç olarak o ürünün değişim değerini kullanım değerinden bağımsız olarak belirler. Kullanım değerindeki değişiklikler ancak değişim değerinde kısa vaadeli dalgalanmalar yaratabilir.
Emeğin değerini ne belirler diye sormuşsunuz, ki bu çok güzel bir soru. İlk önce şunu söylemek gerekiyor emeğin değerini elbette yine ekonomik ve toplumsal dinamikler belirler. Hadi daha rahat olsun diye serbest piyasa belirler diyelim. Ama bu cevap sanırım yeterli değil. Çünkü hala serbest piyasanın bunu neye göre belirlediği sorusunu sormak lazım. En azından emeğin değerinin azalıp artmasında rol oynayan etkenlerin olup olmaması. Bildiğim kadarı ile Kapital 1 de bu konuda ilk olarak ortaya atılan fikir yaşamak ve yerine geçecek bir işçiyi yetiştirmek için gerekli en düşük maaşın emeğin toplumsal değeri olarak değeri olduğu savunuluyordu. Ancak Marksa göre maaşların bu miktarın üstüne çıkması mümkündü, ama altına inmesi mümkün değildi. Bundan sonraki tartışmalarda bildiğim kadarı ile genel olarak maaşların bu çizgide olduğunu var sayarak tartışmaya devam etmişti.
Açıkçası bu konuda Marksın görüşlerinin eksik kaldığını düşünüyorum. Zaten sanıyorum eğer yaşasaymış, Kapital yani sermaye üzerine kitap yazdığı gibi, maaşlar üzerine de kitap yazmayı düşünüyormuş. Bunu Enver Shaikh Hoca anlatmıştı. İleride eğer iktisatçı olabilirsem, araştırmayı düşündüğüm konulardan birisi de bu konu. Ancak açıkçası yaşamak için gerekli en düşük ücret miktarı başlamak için gerçekten iyi bir nokta. Çünkü gerçekten de ücretler bu miktarın üzerine çıkabilse bile en azından altına inemez, en azından kalıcı olarak. Bu noktadan başlayarak fikri geliştirmek lazım.
Peki varsayalim, son urunun degerini harcanan toplam emek belirler. Peki emegin degerini kim belirliyor? Yine marslilara mi soruyoruz yoksa?
Ancak yarattığınız her hangi bir ürün toplumda kullanım değerine sahipse, o zaman işte emek değer teorisi çalışmaya başlar. Şöyle düşünelim, bizim sanatçımız resmini yaparken amacı kar etmek... Her hangi bir sanatsal derdi yok. Tek amacı resmi satıp alabildiğine kar etmek. Yani kar etme güdüsü denen kapitalizmin özünde var olduğu savunulan o güdü ile yapıyor resimlerini.
Bu durumda sanatçımız eninde sonunda ne tür resimlerin ne derece tutulduğunun farkında olacaktır. Doğa resimleri mi daha çok alıcı buluyor, post modern tablolar mı, yoksa portre resimleri mi bilecektir. Bu durumda basitçe şunu düşünecektir. Ben bir resmi yapmak için ne kadar zaman harcıyorum? Yaptığım resim bana ne kadar para kazandırıyor. Sonuç olarak harcanan zaman başına kazandığı parayı olabildiğince arttırmaya çalışacaktır.
Sonuç olarak o an için her hangi bir resim türünün (doğa resimleri diyelim) fiyatı eğer onları yapmak için harcanan ortalama zamandan çok daha düşükse, o tür resimleri yapan ressamların sayısı azalacak, bu resimlerin fiyatı artacaktır. Benzer şekilde fiyatı harcanan zamanın çok üstünde olan resimleri yapanlar artacak ve bu resimlerin de fiyatları düşecektir.
Tüm bu değerlendirmele rin kilit noktası şudur, değişim değerini ( hadi fiyatlar diyelim ) harcanan emek miktarlarına eşitleyen bir toplumsal süreçtir. Tek tek insanlar bu süreci zaman zaman ihlal edebilirler. Eğer istersen milyon liralık evini, yüz liraya satarsın. Ancak en azından yukarıda bahsettiğim faktörleri göze aldığımızda toplumsal süreç genel olarak evlerin fiyatlarını onları üretmek için harcanan zamana orantılı hale getirecektir.
Elbette bu fikir geliştirilebili r. Zaten Marksın kendisi de fikri Kapitalin üçüncü cildinde geliştirmiştir.
Halit Bey, ben ortaya attığım fikrin Marksist temelleri olduğunu savunmadım. Marksist bakış açısı benim anladığım kadarı ile çok net. Liberal bakış zaman zaman kapitalizmi sadece Serbest Piyasa ekonomisi olarak görüp, devleti kapitalizmle bağlantısız bir kurum olarak görse de, Marksizm devleti de kapitalist sisteme dahil eder. Hatta kimi zaman devletten çok daha fazlası da sistemin bir parçası olabilir. Dolayısı ile devletin artan ağırlığı kapitalizmin bitmesi değil biçim değiştirmesidir . Böyle bakarsanız Kapitalizm ancak sınıflar arası ilişkilerin değişmesi ile sona erebilir. Tıpkı feodal liderler- Köylü sınıflarının önce yavaş yavaş sonra hızla yerini işçi sermayedar sınıflarına bırakmaları gibi. Feodalizm de biçim değiştirse bile kendisini var eden sınıflar yaşadıkça devam etmiş bu sınıflar yerini yeni sınıflara bıraktığında kaybolmuştur.
Yine de Marksa ve fikirlerine de oldukça saygı duysam bile ne Marksın ne de Marksist litaratürün içinde yer almayan bir fikir de bence ilginç ve tartışmaya değer olabiliyor. Kapitalizmi var eden nedir diye sorduğumda benim aklıma ilk gelen olgu sınıflar değil, değerler. Sınıflar da dahil her şey bence sistemin değerleri üzerine kuruluyor. Bu değerler yerlerini yeni değerlere bıraktığında bence sistem de eninde sonunda değişmek zorunda... Peki bugün böyle bir süreç yaşanıyor mu?
Bilmiyorum. Bazen yaşandığını düşünüyorum bazen de Marksistlerin de savunduğu gibi Kapitalizm sadece biçim değiştiriyor gibi geliyor. Zaten bu nedenle de bu konuları tartışmak istiyorum.
Bu arada arkadaşlar daha önce de yazmıştım başka bir yazıya, belki cevap verdiğiniz ama ben görmedim. Eğer verdiyseniz beni hoş görün.
Öncelikle Serkan'a övgüsü için teşekkür ederim, şu an yalnızca Kerem'e yanıt yazabilecek kadar vaktim var, daha sonra dönüp kaldığım yerden devam edeyim.
Dostum Kerem, 'tanıdığım bir Marksist hoca', 'Avusturya iktisadına inanan bir arkadaşım' üzerinden ne Marksizm, ne Marksist literatür tartışılır. Şaman atalar döneminde mi yaşıyoruz? Koskoca bir literatürü şifahi kültür üzerinden mi ele alacağız; 'şurada şunu gördüm', 'burada bunu dediler' üzerinden akademik bir tartışma yapılır mı, allah aşkına!
Keremciğim, 'itiraf' saklanmak istenen fakat artık saklanamayan birşeyle ilgilidir. Yani bir ahlaki yaftadır, etik bir karalama ve yadırgama efektini içerir. Marksistlerin sizden saklayacakları olduğunu, sonra bunu saklayacak kadar 'alçak' olduklarını varsaymadan, itiraf kelimesini anlamlı addedemezsin.
Böyle akademik tartışma yürümez haliyle, haksız mıyım? Karşısındakini ahlaki yaftalar üzerinden tanımlayan birinin, otoriter düşünceyle ilişkisi üzerine uzun nutuklar çekmiyor musunuz siz?
Son derece iddialı cümleler, hiçbir şeye ve hiçbir yere atıfta bulunmadan serdedilirse komik olur: 'Marx, Hegelcidir', 'Marx, devletçidir' gibi genelgeçer ifadeler üzerine binlerce makale yazılmış, bu metinlerden birine atıf yapmadan akılcı bir tartışma yürütmek mümkün müdür?
Bahsettiğin türde barışçıl bir geçiş önerisini sosyal-demokrat/demokratik sosyalist cenahtan duyabilirsin, fakat 'devlet müdahalesi artıyor, öyleyse sosyalizm geliyor' diye düşünen kaç Marksist akademisyen var diye düşündün mü hiç?
Lenin-konsey komünistleri tartışması, Leninizm tartışması, Stalin-Troçki çekişmesi, liberter Marksist akımlar vs. konusunda ayrıntılı bilgi sahibi olursan; devlet müdahalesiyle, sosyalizm arasında kurduğun ilişkinin, Marksist literatürün bir parçası sayılamayacağın ı daha iyi anlayacağını sanıyorum.
Marx'ın zamanında 'emperyalizm olgusu' diye birşey yoktu bu arada; bir başka yanlış bilineni düzelteyim, bir başkayı ülkeyi işgal edip, o ülkenin kaynaklarına el koymak değildir 'emperyalizm.' Tarih bu tarz eylemlerle doludur. Marx'ın içinde yaşadığı Avrupa kolonyalistti, fakat emperyalist değildi.
Emperyalizm 'kötü devletler' üzerinden değil, kapitalizmin uluslararası-tarihsel dinamiklerinin flört ettiği erk mekanizmalarını n yapısal analizi çerçevesinde incelenebilir. Daha 'sosyolojik' bir bakış açısı edinmeye çalışın.
Ha, bana sorarsan emperyalizm bir iktidar modeli olarak aşıldı, artık daha farklı bir evredeyiz ama, o şimdilik kalsın...
Şimdi ELMAS'ın fiyatını belirleyen nedir? Doğa ve ALTI KARBON...Bunu insanoğlu birebir hala yapamadı bu yüzden elmasın değerini insan belirleyemez. Elmasın değerini Elmasa atfettiğimiz bilgisizliğimiz veya Gözümüzü kamaştıran o pırıl pırıl bizi cezbeden çekiciliği belirler. Sonuç Kşaıkçı elmasın değeri yoktur. BÖYLECE EMEK-DEĞER DIŞINDA BELİRLENEN TEK BİR MAL İLE BİRLİKTE EMEK-DEĞER SİSTEMİ ÇÖKER VE YANLIŞLANIR.
GÜLE GÜLE SRAFFA VE YOLDAŞLARINA ADAM SMİTH DE DAHİLDİR BUNA HA LİBERALLLER! YANLIŞ YOK...
AMA HALİTCİM şimdi sen diyorsun ki Daha Liberal alfabeyi çözmemişlere sen ÜST Frekanstan Bİ MAKALE PATLAT diyorsun, OLMAZ. Olmamalı...Daha Ömer Seyfettin okumamış birisine ben Kafka tavsiye etmem. Çünkü onu rezil eder...
İkincisi G.A. Cohen'i okumayan Liberal bir çevreden bahsediyorsun. HAKLISIN. ama makaleyi de küçümseme İKTİSADİ MANTIK AÇISINDAN HİÇ BİR YANLIŞ YOK. BUNU SENDE BİLİYORSUN ....O YÜZDEN SEN YAPMA HALİT....
Ancak bu ortaya cikan ongoru farklarina karsi iki farkli gorus de ortaya atilmisti bizim tartismalarimiz da bunlardan da bahsedeyim. Ilki benim gorusum, tartismalarda genellikle eksik bir parcanin oldugu seklinde... Eh Marksa Kapitalizmde toplam refah arttikca esitsizlik artar, buyuk cogunluk zenginlesecegin e yoksullasir derken cok da haksiz degil. Onunde sanayilesip uretimi yukarilara firlayan bir Ingiltere, ve yasam kosullari korkunc bir duzeye gerilemis isciler vardi. 20. yuzyilda bu degisti mi belki bir parca... Ama Emperyalizm gibi Marksin da goz ardi ettigi ( Emperyalizmi ilk tartismaya acan Lenindi sanirim ) bir kavram var. Bugun verilerin cogu ABD ve Avrupadan geliyor, oysa bu ulkelerin ekonomileri artik bircok Asya Guney Amerika Afrika ulkesinden de akan kaynaklardan besleniyor. Bu durumda tartismanin daha saglikli yapilabilmesi icin bu ulkelerdeki verilere de bakmak lazim. Bu ulkelerin tamamina baktigimizda hala yasam kosullari iyilesen bir isci sinifi gorecegimize emin degilim.
Ikincisi ilginc ama bunu siniftaki bir Avusturya Iktisatcisi dile getirmisti. Adamlar tum Marksistlerin derslerine giriyorlar, oldukca guzel tartismalar oluyor. Neyse adamin savundugu, Kapitalizmin belki yavas yavas yerine baska bir sisteme biraktigi idi. Gosterdigi en ciddi kanit, devletin toplum uretimdeki payinin giderek artmasiydi ( elbette ABDde ) Sanirim bu 1900lerin basindan 2000lere cok buyuk bir artis gostermis, yanlis hatirlamiyorsam yuzde 10larin hatta 5lerin altindan 30larin ustune cikmisti. Bu da benim daha once aklima gelmeyen ama degisik bir fikir. Normal kosullarda kapitalizmin sekil degistirdiginde n bahsetmek gerekirdi. Ama Kapitalizmin de acaba dev bir adim yerine bir dizi buyuk adimla yerini yeni bir sisteme birakmasi mumkun mu? Belki degil ama bence tartismaya deger. Ozellikle bir Avusturyaci arkadasimin bu fikri ortaya attigini dusunursek.
Sraffa'yı bir kenara koy, ondan çok daha ortodoks Andrew Kliman ve TSSI ekolü iktisatçıları var. Kliman'ın 'Marx's Capital' kitabını okumuş tek liberal var mıdır burada allasen? :)
Hem Kliman'a, hem de Sraffa'ya göre çok daha unorthodox bir yorumum olmasına rağmen, Marksizm bilmeden getirilen bu eleştirilerin ne düzeyde komik kaçtığını görmek için klasik Marksizm'de sebat etmeye gerek yok :)
Misal: Marx'ın tüm teorisi, emek-değer teorisi üzerine kuruludur' diyen arkadaşım, hayatında hiç Rosdolsky okumuş mudur? Kendisinin yarım yamalak bildiği değer teorisi, Marx'ın Kapital 1'deki değer teorisidir; Grundrisse'de meta bölümü yoktur ve para tartışması üzerinden çok daha farklı bir başka değer teorisi kurulur misal. Negri kendi kuramını onun üzerine kurar.
Hayır, oturun Raya Dunayevskaya, Negri, Althusser okuyun da anlayın nedir değer-teorisi; sonra niye kimse bizi ciddiye almıyor diye ağlamayın :)
Gründrisse'den en sevdiğim pasajlardan birini vermişsin, ama tam da o pasaja baktığında, proletaryanın mutlak sefaleti teorisini Marx'a kakalayamayacağ ın çok açık bir biçimde ortaya çıkıyor, öyle değil mi?
Nitekim bu alıntı, aşağıda söylediklerimi doğruladığı gibi; senin tüm yazı boyunca vurguladığın temanın parçalarından hiçbiri için ispat değeri teşkil etmiyor.
Bilmem farkında mısın?
HEYHAT!
Biz Liberalliğe Marksist ve Sosyalist kitaplardan geldiğimizi(Ele ştirinin Eleştirisi) unuttu galiba! Üniversite de "iktisadi Çevrimler" (Yasak olduğu için dersin esas adı Marksist iktisadi Kuramdı, tabi) dersinden geldiğimiz bilmezler. Ki bu Liberal çevrelerin TEK İKTİSAT MEZUNU olmakla da Övünürüz doğaldır, İnsanız. Biz MARKS'I MARX diye okuruz bu iki ve DANİSKASINI BİLİRİZ. AL SANA ALINTI: doya doya yorumla
"Sermaye(Kapital ) ulusal sınır ve önyargıları, doğanın yüceltilmesi,iy i tanımlanmış sınırlar içinde ifade edilen ve kuşaktan kuşağa geçen ihityaçların kendi kendine yetecek tarzda tatminini, geleneksel yaşam biçiminin yeniden üretimini aşıp ötelere taşmıştır. KAPİTALİZM; tüm bunları yıkıcı niteliktedir; üretici güçlerin gelişiminin, ihtiyaçlarının artmasının, üretimin çeşitlenmesinin , doğal ve entellektüel güçlerin, sömürünün ve mübadelesinin önünü tıkayan her engeli yıkan KAPİTALİZM,böyl ece daimi surette devrimcidir." KARL MARX , GRUNDRİSSE ,SAYFA 409-410, 1973, PENGUIN ingilizce basım
Burada, Ricardo'nun 'Ücretlerin Tunç Yasası'na yönelik Marksist eleştiri hakkında kısacık, referanslı bir bilgi bulmanız mümkün.
Bunu okuyalım, ondan sonra ben Marx'tan alıntılar yapalım; sonra Paul Samuelson'dan yapılan alıntıyı yorumlayalım.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.