Liberalizm (2): Liberalizmin Tarihsel Kökleri Yazdır E-posta
Yazar F. A. von Hayek   
Cumartesi, 12 Aralık 2009

http://www.pragmatism.org/american/whitefieldpreaching.jpg

TARİHSEL

2. Klâsik ve Ortaçağa Ait Kökler

        Old Whig’lerin evrimci liberalizmlerini kendisinden biçimlendirdikleri temel ilkeler uzun bir tarih öncesi geçmişe sahiptir. Bu ilkeleri formülleştiren on sekizinci yüzyıl düşünürleri, gerçekten de, çoğunlukla klâsik ilkçağdan süzülen fikirlerle ve İngiltere’de mutlakiyetçilik tarafından söndürülmemiş belirli bazı ortaçağ geleneklerince desteklenmiştir.

        Bireysel özgürlük idealini açıkça formülleştiren ilk insanlar İ.Ö. dördüncü ve beşinci yüzyıllar klâsik dönemi süresince eski Yunanlılar ve bilhassa da Atinalılardı. Bu dönemin modern anlamıyla bireysel özgürlüğü bildiğinin bazı on dokuzuncu yüzyıl yazarlarınca inkârı, bir Atinalı generalin Sicilya seferindeyken son derece tehlikeli bir anda, askerlerine “istedikleri gibi yaşayabilmeleri için kısıtlayıcı bağlardan azade şahsî karar verebilme yetkisini” kullanmalarına müsaade etmiş bir ülke için savaştıklarını hatırlatmasına benzer vakıalar tarafından açık bir şekilde çürütülmüştür. Atinalılar’ın özgürlük anlayışı hukuk çatısı altında özgürlük veya, popüler deyimin kullanışıyla, hukukun kral olduğu bir insanlar arası ilişkiler durumu idi. Klâsik dönemin başlangıcı sırasında, bu özgürlük anlayışı, eski adını kullanmaksızın halen Aristo tarafından açıkça tasvir edilen, hukuk önünde eşitlik ya da isonomia idealinde anlatımını buldu. Bu hukuk vatandaşın özel alanının devlete karşı korunmasını kapsadı.

        Bu koruma o kadar ilerlemişti ki, “Otuz Tiran” (Thirty Tyrants) yönetimi altında dahi, bir Atinalı vatandaş eğer evinin içinde ise tamamen emniyetteydi. Hatta, Ephorus tarafından anlatılmıştır ki (aktaran Strabo), Girit’te özgürlük devletin en yüce faydası addedildiğinden, anayasa “mülkiyeti özellikle onu kazanan kişi için” korudu, “halbuki bir kölelik durumunda herşey hükmedilene değil ama hükmedene aittir.” Atina’da yerleşik hukuk tarafından keyfî hareketten men edilmiş olmakla sınırlandırılmayı reddeden türden bir meclisin ilk örneklerini evvelce bulmamıza rağmen, halk meclisinin yasa değiştirme yetkileri tam manasıyla sınırlanmıştı. Bu liberal idealler, özellikle bütün hükümet yetkilerini sınırlandıran doğal bir hukuk ve hukuk önünde bütün insanların eşitliği anlayışları ile, bu idealleri şehir devletinin sınırlarının dışına yayan Stoacı filozoflarca ileri seviyede geliştirildirler.

        Bu Yunan özgürlük idealleri modern dönemlere öncelikle Romalı yazarların eserleri aracılığıyla aktarıldı. Bu yazarlar arasında büyük bir farkla en önemlisi ve muhtemelen bu fikirlerin modern dönemin başlangıcında yeniden canlanmasına diğer isimlerden çok daha fazla ilham veren yegâne şahsiyet Marcus Tullius Cicero idi. Ama, en azından tarihçi Titus Livius ve imparator Marcus Aurelius, on altıncı ve on yedinci yüzyıl düşünürlerinin, liberalizmin modern gelişiminin başlangıcında, özellikle kendisinden esinlendikleri kaynaklar arasına dahil edilmelidirler. Buna ilâveten, Roma, Avrupa kıtasına, bir hayli katı bir özel mülkiyet anlayışına odaklanan, hatta Justinian yönetimi altındaki kanunlaştırma (codification) hareketine kadar, yasamanın çok az müdahalede bulunduğu ve bunun sonucunda hükümet yetkilerinin icrasından daha çok bu yetkiler üzerine bir sınırlama olarak addedilen ziyadesiyle bireyci bir özel hukuku devretti.

        Ayrıca, ilk modern düşünürler, ortaçağ boyunca korunmuş ve modern çağın başlangıcında mutlak monarşi tarafından Avrupa kıtasında söndürülmüş bir hukuk çatısı altında özgürlük geleneğinden de esinlenebildiler. Modern bir tarihçinin (R. W. Southern) tasvir ettiği gibi, orta çağda yasa tarafından değil de keyfî irade tarafından yönetime karşı nefret oldukça derin seviyeye ilerledi, ve bu nefret hiç bir zaman bu dönemin ikinci yarısındaki kadar tesirli ve tatbikî bir güç olmamıştı... Hukuk özgürlüğün düşmanı değildi: bilâkis, özgürlüğün çerçevesi bu dönemde tekâmül eden şaşırtıcı bir yasa çeşitliliği ile çizildi... Özgürlük, yönetimi altında yaşadıkları artan sayıdaki kurallar üstünde ısrar ile, her hususta aynı şekilde arandı.

        Bu anlayış, Kıta Avrupası’nda bir doğa yasası şeklinde tasavvur edilmiş, fakat İngiltere’de yasa koyucunun ürünü olmayan ama gayrişahsî adalet için devamlı bir araştırmadan ortaya çıkan Örf ve Adet Hukuku (Common Law) olarak varlık gösteren, hükümetten ayrı ve onun üstündeki hukuka inançtan güçlü bir destek kazandı. Kıta Avrupası’nda bu fikirlerin şeklî olgunlaşması, bu olgunlaşma ilk büyük sistemizasyonunu Aristo’dan türeyen temeller üzerinde, Thomas Aquinas’ın ellerinde kazandıktan sonra, bilhassa ortaçağ bilginlerince devam ettirrildi; on altıncı yüzyıl sonu itibariyle, bu anlayış bazı İspanyol Cizvit filozoflarınca, özellikle de, yalnızca on sekizinci yüzyıl İskoç filozofları tarafından yeniden canlandırılacak olan, büyük kısmını önceden işledikleri iktisadî alanda, esasen liberal bir siyaset sistemi haline getirilmişti.

        Nihayet, on yedinci ve on sekizinci yüzyıl İngiliz gelişiminin büyük ölçüde kendisinden esinlendiği, İtalyan Rönesansı’nın şehir devletlerindeki, özellikle Floransa’da ve Hollanda’daki ilk gelişmelerden de bahsedilmesi gerekir.

3. İngiliz Whig Geleneği

        1688’in “Görkemli Devrim”inin (Glorious Revolution) ardından, bu devrimin iktidara taşıdığı Whig Partisi’nin başlıca ilkeleri olan hukukun hâkimiyeti veya egemenliği fikirleri, İngiliz Sivil Savaşı ve Commonwealth dönemi süresince yapılan tartışmalar sırasında, nihaî olarak açıkça telâffuz edilir hale geldi. Klâsik biçimlendirmeler John Locke’un Second Treatise on Civil Government (Sivil Hükümet Üzerine İkinci İnceleme- 1689) isimli eseri tarafından ikmal edildiler, buna rağmen bu eser bazı hususlarda yerleşmiş gelenek ve kanunların on sekizinci yüzyıl Britanya düşünürlerinin özelliği olagelen izahından çok daha rasyonalist bir yorumunu sunar. (Daha tam bir açıklama Whig doktrininin ilk yorumcuları Algernon Sidney ve Gilbert Burnet’in yazılarını da göz önünde tutmak zorundadır.) Yine bu dönemde, yakın zamanlara kadar Britanya liberalizminin özelliği halinde kalan, Britanya liberal hareketi ile çoğunlukla muarız ve Kalvinist ticarî ve sınaî sınıfların yakın işbirliği meydana çıktı. Bu ortaklığın, bir ticarî teşebbüs ruhu geliştiren aynı sınıfların, aynı zamanda, Kalvinist Protestanizm’e sadece daha açık oldukları anlamına gelip gelmediği veya bu dinî görüşlerin daha doğrudan liberal politika ilkelerine yol açıp açmadıkları burada daha fazla üzerinde düşünülemeyecek kadar çok tartışmalı bir konudur. Fakat, başlangıçta bir hayli müsamahasız dinî mezhepler arasındaki mücadelenin nihayetinde müsamaha kaidelerini doğurması ve Britanya liberal hareketinin Kalvinist Protestanizm ile yakından bağlantılı kalması gerçeği şüphe götürmezdir.

        On sekizinci yüzyıl akışında, genel hukuk kuralları ve icraî yetkileri üzerine ağır kısıtlamalar ile sınırlandırılmış Whig hükümet doktrini Britanya doktrininin ayırıcı özelliği haline geldi. Bu doktrin, bilhassa Montesque’nun Esprit des Lois (Kanunların Ruhu-1748) ve diğer Fransız yazarların, özellikle de Voltaire’in eserleri vasıtasıyla büyük ölçüde dünyaya tanıtıldı. Britanya’da entelektüel temeller daha ileri seviyede bilhassa İskoç ahlâk filozofları, herkesten önce David Hume ve Adam Smith’çe, ve ilâveten onların İngiliz çağdaşları ve hemen sonraki haleflerince geliştirildi. Hume kendi felsefî çalışmasında sadece liberal hukuk teorisinin temelini sunmakla kalmadı, ayrıca History of England (İngiltere Tarihi 1754-62) isimli çalışmasında, söz konusu anlayışı Britanya sınırları ötesinde tanınır hale getiren, Hukukun Üstünlüğü (Rule of Law) ilkesinin tedirici gelişimi olarak İngiliz tarihinin bir yorumunu sundu. Adam Smith’in kesin katkısı, eğer bireyler uygun hukuk kurallarıyla sınırlandırılmışlar ise, varlığını spontane bir surette oluşturan, kendi kendisini üreten (selfgenerating) bir düzenin açıklamasıydı. Onun Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations (Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Araştırma-1776) isimli çalışması, belki de, diğer herhangi tek bir çalışmanın yapabileceğinden daha çok, modern liberalizmin gelişiminin başlangıcını işaretler. Bu kitap, hükümet yetkilerine yönelik, bütün keyfî yetkilere büsbütün itimatsızlıktan doğan bu sınırlamaların Britanya’nın iktisadî refahının temel nedeni olduğunu insanların anlamasınını sağladı.

        Bununla birlikte, Britanya’daki liberal bir hareketin başlangıcına çok geçmeden Fransız Devrimi’ne karşı bir tepki, ve Kıta Avrupası ya da kurucu liberalizm fikirlerini İngiltere’ye taşımak için çabalayan, devrimin İngiltere’deki hayranlarına itimatsızlık tarafından ara verildi. Liberalizmin bu erken “İngiliz” gelişiminin sonu, Whig doktrinini Amerikan kolonistlerini savunusunda çok zekice yeniden ifade etmesinin ardından, şiddetle Fransız Devrimi fikirleri aleyhine dönen Edmund Burke’un eseri ile işaretlenir.

        Old Whig’lerin ve Adam Smith’in doktrinine dayalı gelişim ancak Napolyon Savaşları’nın bitişinin ardından yeniden başladı. Daha ileri entelektüel gelişim, büyük ölçüde, İskoç ahlâk filozoflarının, Edinburg Review çevresinde toplanmış, çoğu Adam Smith geleneğindeki iktisatçılar olan öğrencilerinden bir grupça yönlendirildi; pür Whig doktrini, Hume’un tarihsel çalışmasında on sekizinci yüzyıl için yaptığını on dokuzuncu yüzyıl için yapan, tarihçi T. B. Macaulay tarafından Kıta Avrupası düşüncesine geniş çapta tesir eden bir şekilde bir kere daha yeniden ifade edildi. Bununla birlikte, bu gelişim zaten Benthamcı “Felsefî Radikallerin” liderleri olduğu ve Britanya geleneğinden ziyade Kıta Avrupası’nı izleyen radikal bir akımın hızlı gelişimi ile aynı döneme denk gelmişti. Yaklaşık 1842 yılından itibaren Liberal Parti adıyla bilinen ve yüzyılın kalan süresi boyunca Avrupa’da liberal akımın en önemli temsilcisi olarak kalan politik partinin 1830’lu yıllarda kendisinden doğduğu şey bu geleneklerin nihayetinde birleşmesiydi.

        Bununla birlikte, bundan uzun süre önce, diğer bir kesin katkı Amerika’dan gelmişti. Britanya özgürlük geleneğinin temel unsurları olarak anladıkları şeyin, eski Britanya kolonistlerince yazılı bir anayasada yapılan açık formülasyonu hükümet yetkilerinin sınırlandırılmasını tasarladı, ve özellikle Haklar Bildirgesi’ndeki (Bill of Rights) temel özgürlüklerin ifadesi de, Avrupa’da liberalizmin gelişimini derin bir şekilde etkilemiş olan bir politik kurumlar modelini sağladı. Birleşik Devletler’in, yalnızca kendi halkı politik kurumlarında özgürlüğü koruyan tedbirleri zaten somutlaştırdıklarını hissettiği için, asla ayrı bir liberal hareket geliştirmemesine rağmen, Avrupalılar için Birleşik Devletler özgürlüğün hayal alemi, ve İngiliz kurumlarının on sekizinci yüzyıl süresince yapmış olduğu kadar, politik emellere ilham veren örnek haline geldiler.

Son Güncelleme ( Cumartesi, 19 Aralık 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans