| Bir Açılımın Anatomisi I |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Perşembe, 17 Aralık 2009 | |
|
Totemler ve Tabular Arasında Sıkışan Liberalizmin Krizi Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Şimdi meselenin hem öznesi hem nesnesi olan tarafa bakalım: bu kesimde, kesinlikle sorunun çözümsüzlüğünden beslenen bir siyasi yapı var ve bu yapının temel özelliği, meseleyi devamlı milliyetçi, şovenist ve popülist ele almaya eğilimli olması. Kürt milliyetçiliğinin tabi bir milliyetçilik olamayışının arkasında da bu neden yatmaktadır. Pek tabii mesele milliyetçiliklerin tartışılması veya onlar üzerinden sorunun çözümlenmesi değil. Ancak, Kürt milliyetçiliği, bugüne dek iki mihver üzerinden geliştirdiği siyasal söylemini hep kendi milliyetçiliğinin oluşumuna katkıda bulunacak şekilde tasarlamaya girişti: bunlardan ilki, Kürt milliyetçiliği, kendi milli bilincini oluşturmak için kültürel bir dokunun paylaşımcılığını ortaya çıkartmak yerine, devamlı dışarıdaki tepkilerden beslenerek kendini inşa etmeye çalıştı. Pek çok kişi, milliyetçiliğin zaten hep dışarıdaki unsurlara göre tetiklendiğini ve onların etkisiyle şekillendiğini düşünerek çok dar kapsamlı ve genellemeci bir bakış açısı gösteriyorlar. Avrupa uygarlığının insan hakları gelişiminin temelinde milliyetçiliğin yattığı sıklıkla istismar edilmektedir. Ya da evrensel – üst – Amerikan kapitalizminin dahi kaynakları arasında milli bir kültür gözükmektedir. Üstelik bunu ifade eden de, henüz sadece bizim değil fakat pek çok “ileri” Batılı ülkenin bile hazmetme konusunda ilerleme gösteremediği bir filozof olan Ayn Rand’dır. Meseleyi milliyetçilik tartışmasına takılarak çözme gayretinde olmak niyetinde değilim. Ancak milliyetçi bir söylemin oluşturulması pek tabi liberal rejimlerde olabilirlik içeren bir olgudur, üstelik böyle bir talebin engellenmemesi gerekir. Bu bir idealdir ve doğrudur. Ancak, liberal rejimlerin sıklıkla göz ardı ettiği şey, idealler ile gerçeklik arasındaki kaymanın nasıl engelleneceği problemidir. Devamlı ideallere takılı kalmak ya da gerçekliği ön planda tutup ideallerin geçersizliğini savunmak yanlıştır. Bir tanesi, ütopik bir tasavvuru popülizm ve idealizmle birleştirerek, rasyonelliği dışlayabilir, ki böyle bir durum çağımızın ender hastalığı olan aşırı putlaştırmaya doğru kayarak, müzakereyi tehlikeye atabilir. İkincisi ise, gerçeği ve gerçeğin üzerine inşa edilen her şeyi kutsallaştırarak, Makyavelist bir söylemin sahneye çıkmasına sahne hazırlar. Maalesef liberal rejimler, bu tehlikelerden ilkini barındırmaktadır. Üstelik bu kasten değil fakat tamamen liberalizmin aşırı putlaştırılması ve ideale dökülmesi sonucunda gerçekleşmektedir. Liberal değerlerin istikrar olgusundan çıkartılarak tamamen ideale bağlanması ve liberal değerleri koruma adına onları “kirlenmiş” gerçeklerden uzaklaştırma ve soyutlama girişimi liberal değerleri salt “rüyaları süsleyen” şeyler haline getirmektedir. Üstelik en büyük tehlike, liberal değerlerin “neden” önemli olduklarının tartışma konusu yapılmasından ziyade, liberal değerlerin kendilerinin bizatihi amaç haline getirilmeleridir. Liberal değerlerin neden önemli olduğu kritiktir, çünkü liberalizmin gerçeğe aktarımının anahtarı budur, ancak liberal değerlerin “nedensellikten” çıkartılması ve tamamen ideale bağlanması, liberalizmi var olan sorunlar karşısında yabancılaştırmakla kalmamakta bir de değer-olgu tartışması içerisinde sıkıştırmaktadır. Öyleyse problemimiz şudur: liberal değerler madem ki bir anahtar veya çözüm olarak öne sürülüyor, o halde bu değerlerin “neden” ve “nasıl” çözüm oldukları makul ve rasyonel şekilde dile getirilmelidir. Örneğin, özgürlük konusunda giderek baskın hale gelen tabulaştırma girişimi, gerçekliğin değişen doğasında pek bir anlam ifade etmemektedir. Son yıllarda demokrasi konusunda eskiye nazaran daha “duyarlı” hale gelen sol kesim ile liberallerin temelde aynı şeyleri savunmaları karşısında liberallerin refleksi demokrasiyi aşırılaştırmaya doğru kaydırma bu sayede demokrasi idealini solun kendisinden uzaklaştırma girişimi şeklinde gelişmiştir. İşte bu tabulaştırmanın ve aşırı idealize etmenin en büyük tehlikesidir. Çünkü bir defa bir değerin idealize edilip gerçekliğe nazaran daha öncel kılınması, sonuçta gerçekliğin karşısında idealin üstünlüğünü savunma girişimi olarak öne çıkacaktır. Oysa ideal alemde yaşamayıp gerçek dünyada yaşayan insanların, söz konusu idealleri içinde bulundukları gerçekliği değiştirmek için ortaya çıkarttıkları hakkındaki rasyonalist yöntem benimsenirse, o halde karşımıza şu soru çıkar: madem insanlar, gerçeklik ile idealler arasında bir denge kurma girişimi olarak idealizmi tasavvur etti, o halde ideallerin gerçeklik karşısındaki bu üstünlükleri ile hedeflenen denge yeniden nasıl istinat noktasına ulaştırılabilecektir? Bu denge istikrar sorunu göz önünde bulundurulmadan çözümlenemez. Üstelik bu düşünce, üç yüz yıllık liberal gelenek içerisinde sadece son yirmi beş yılda gelişkin bir düzeyde tartışılmıştır. Liberal felsefenin yeniden teori halini alabilmesi de zaten son yirmi beş yıl içerisinde olmuştur. Gerek liberal düşünce içerisinde gerek diğer düşünceler içerisinde ortak bir tavır şu olmuştur ki, liberal düşüncenin yeniden sistematize edilebilmesi için yüz yılı aşkın bir bekleyiş olmuştur. Locke’un mülkiyetin özgürlüğüne dayalı siyasallık tasavvuru, John Rawls ile adalet felsefesini ele alacak şekilde yeniden dizayn edilmiştir. Her ikisinin de ortak noktası şudur; idealleri, gerçekliklerden bağımsızlaştırarak değil, gerçekliği içine alacak şekilde kapsamlı bir hale getirerek dile getirme gayretinde olmuşlardır. Locke, siyasal yapının meşruiyeti ile ilgileniyordu, çünkü bu bir gerçeklikti. O halde idealler, bu gerçekliği barındıracak şekilde kurgulanmıştı. Mülkiyet ve özgürlük idealleri, siyasal yapının gerçekliği ile istikrar olgusu arasında meşru bir zemin tesis etme adına incelenmişlerdi. Rawls da, tıpkı Locke gibi, idealler ile gerçeklik arasında bir denge arayışı içerisinde siyasal liberalizmi tasavvur etmişti. Adalet, giderek çeşitlilik içerisinde gelişen toplumların siyasi kurumlarının meşru ve istikrarlı olmaları adına düzenlenmiş formülasyondu (Nasıl ki Locke mülkiyete dayalı bir anlayış geliştirdiyse, Rawls da adalete dayalı bir yaklaşım getirmişti. Her ikisi de ideal değerleri, gerçekliğe “aktarılabilecek” şekilde kurgulamışlar daha da önemlisi neden bu değerlerin önemli olduğu sorusuna cevap aramışlardır. Yani idealleri gerçeklik ile beraber düşünerek bu “neden” ve “nasıl” sorusuna cevap aramışlardır). Dolayısıyla, liberal değerlerin ideallikten sıyrılarak tartışmaya dahil edilmesi birincil amaç olmak zorundadır. Halbuki mesele halen teorik ön kabullerin dogmatikliğinden ilerlemektedir. Doğal haklar elbette ki uzlaşılması elzem olan en öncül ön kabul olma vasfını hala sürdürmelidir ancak doğal haklar kendisini “neden” önemli olduğu sorusuyla birlikte ele alınmadığı sürece totem haline getirilme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenlik, gerçekliğin göstergesidir ve nedeni açıklamaya dayalı her girişim gerçeklik hakkında bir yorum yapılmasını beraberinde getirir. Bunca uzun tartışmanın bir şeyler ifade ettiğini varsayarak meseleye dönmeyi teklif ediyorum. Kürt sorununda kendi totemlerine sıkışıp kalma alışkanlığı ile liberaller devamlı surette meseleyi salt idealler bağlamında değerlendiriyorlar. Örneğin onlara göre meselenin çözümü sadece haklar bağlamında olabilir. Siyasal haklar, ana dil hakkı, örgütlenme hakkı, vs. gibi şeyler Kürt sorununda acil eylem planlarıdır ve tek yol haritasıdır. Doğal haklardan türediği için de doğrudur. Şimdi bu önerme kesinlikle doğru olmakla birlikte maalesef bir eksiklik taşımaktadır. Meselenin giderek kapsamlı bir hal alarak sosyolojik ve psikolojik öğeler barındırması, maalesef göz ardı edilmektedir. Mesele sadece haklar bağlamında çözülebilir mi? Örneğin liberal teori, her bireyin özgür bırakıldığı takdirde, rasyonel davranacaklarını varsayarak bir düzen tesis edeceğine dair indirgemeci ve iyimser bir bakış açısına sahiptir. Serbest piyasanın özü budur zaten. İdeal liberal teori, kendisini, kendi tasavvuru olan ideal bireylerin ideal davranışlar göstermeleri sonucunda oluşacak olan ideal düzene dayalı olarak meşrulaştırır. Haklar, söz konusu ideal davranışların gerçekleştirilmesi ve zincirleme etki yaparak ideal düzenin oluşması için gereklidir. O halde haklar, umut edilen ideal düzen içindir. Peki, söz konusu ideal düzeni kurmak eğer temel hedef ise, o halde bu düzeni örneğin devletin yetkilendirilmesiyle sağlayabileceksek, liberal teori buna nasıl bir cevap verecektir? Cevap hemen şu olacaktır: “devletin yetkilendirilmesi durumunda özgürlükler aleyhine bir genişleme olacağından bireylerin özgürlükleri tehlikeye girecektir”. Yine görülüyor ki, ön kabullerden geliştirilmiş bir teori girişimi ile karşı karşıyayız. Gayet tabi ki, bir liberal olarak devletin aşırı yetkilendirilmesini ben de istemem. Ancak değinmek istediğim husus şu; isteklerimizi gerçekleştirmek için değerlere sıkı sıkıya bağlılığın herhangi bir anlamı kalmadığını hissedersek ne yapmamız gerekir? Bence bu soru liberalizmin bugünkü krizidir, üstelik bu liberalizmin çerçevesiyle ilgili bir problem de değildir. Liberalizme atfedilen kutsallaştırmanın getirdiği bir paradokstur. Güneydoğu bölgesinde her bireyin özgür bırakıldığını düşünelim. İş hacminin mevsime bağlı olarak belli seviyelerde olduğunu ve bölgedeki hakim kültürel yapıların etkisiyle gelişen kültürel geleneklerin konumunu göz önünde bulundurduğumuzda, acaba nasıl bir çözüm düşünmek gerekecektir? Veya, haklar bağlamına sıkıştırılan çözüm önerilerinin bölgede terör olgusunu harekete geçirmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz? Liberalizmin ideal bireyleri acaba illiberal refleks geliştirirlerse ne olacaktır? Bu sorular uzatılabilir. Ancak mesele gelip şu probleme dayanmaktadır: ideal düzene dair duyulan ideolojik beklentiler, meselelere sadece tarafgil biçimde yaklaşarak çözüm önerilerini idealize edilmiş değerlere indirgeyerek çözme fanatikliğini beraberinde getirecektir. O halde çözüm, meselenin çözülmesi değil, savunulan ideolojinin haklılığını ispat etme girişiminden başka bir şey olmayacaktır. Bu fanatikçe anlayış, meselenin kaynaklarını görmezden gelerek, sadece kendi idealine saplanarak meseleyi çözme gayretinde olan aşırı idealist kişilerin savunduğu bir yaklaşımdır. Üstelik bu anlayış, mesele çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün diyen idealist tutumla da aynı doğrultudadır. Onlar da, meselenin çözümünü “savaşa hayır barışa evet” ya da “hepimiz kardeşiz” veya “her türlü milliyetçiliğe karşıyız” gibi sloganların öncülüğünde görmektedir. Ancak bu sloganların etkisi gerçeklik yaratmak şöyle dursun sadece kitleleri harekete geçiren popülist argümanlardan öteye gidememektedir. Tartışmayı yoruma açık bırakmak istediğimden tartışmayı şimdilik burada bitiriyorum. Elbette çözüm önerileri getirilebilir veya sistematik bir ilkeler bütünü öne sürülebilir. Ancak ben, her şeye rağmen iyimserim. Bu iyimserliğim, liberal değerlerin yine demokratik bir açılımın başlangıç noktasını oluşturabilecek yegane çözüm kaynağı olduğuna dair inancımdan kaynaklanmaktadır. Ancak inançlarımı saklı tutmaya da çalışıyorum çünkü meselenin ontolojik gerçekliğinin idealleri bir kenarda tutarak meseleyi ele almamızı gerektirdiğini düşünüyorum.. Bir problem ancak kendi verilerinden hareketle çözümlenebilir. İdealler sadece yol haritası çizerler. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yorumlar
Etnisitesini yasamak ile o etnisitesi ile gururlanmak arasinda fark vardir.
Bir dine inanmak ile dincilik yapmak arasindada fark vardir.
Google da milliyetcilik ve dincilik tarifleri oldugu icin bilimselligine girmeye gerek duymadim.
***
GS li olmak FB li olmak kadar zekice bir karar diye dusundum daima.
daha güzel sorular da var: kolektif olgular olmaksızın bireysellik nasıl açıklanabilir?? bireyi toplumdan ayırmak ile toplumun birey üzerindeki tahakküm araçlarını kısmak aynı şeyler midir?
ayrica, ahmet abinin yazdigi ve benim de katildigim "liberal sayisi kadar liberalizm vardir." cumlesi "insan sayisi kadar da gorus vardir." seklinde devam ettirilebilir diye dusunuyorum. ayrica insanlar dahi statik degildir. bugun icin destekledigi bir gorusun yanlisligi ispatlandiginda ayni seyi savunmaya devam etmeyecektir. buna dayanarak, liberalizmin de statik oldugunu iddia edemeyiz diyebiliriz. eger ki yanlisligi ispatlanan bir teorisi olursa o zaman daha dogru olani bulacaktir. bir fikrin yanlis olmasindan kastim, saglayacagi ongorulen faydanin saglanamamasi gibidir. yoksa kimsenin gorusune kokten dogru veya yanlis demek mumkun degildir. bu sebeplerle liberalizmin dogma olarak goruldugu gorusune katilmiyorum.
saygilar
Bundan hemen sonra, 'Kürtler ve Tektanrıcılık' ile, 'Kürt Rüyalarının Yorumu' adlı 'gigantic' eserlerini yazmasını da şevkle ve zevkle bekliyoruz.
Saygılar efenim...
örneğin, "Türk milliyetçiliği, her ne kadar aksi iddia edilse de, konjönktürel değildir, tarihsel bir bilinç içerisinde gelişmiştir ve bu bilinç toplumsallığın oluşumunda etkin bir rol oynamıştır. Kürt milliyetçiliği ise, bunun da aksi iddia edilir, tamamen konjönktürel ve inşa çabası sonucu gelişmiştir. Türk milliyetçiliği, tabandan akseden bir refleksin ulusa doğru evrimleşmesi ile biçimlenmişken, Kürt milliyetçiliği, tabandan tamamen farklı bir istikamette gelişen, ilerleyen ve bunun sonucunda açığa çıkan bir sonuçtur."
kürt milliyetçiliğin in türk milliyetçiliğin e karşı refleksif olarak geliştiği ve esasında toplumsal tabanının bulunmadığı iddiası sıkça ileri sürülen, benim de kısmen katıldığım bir görüş. lakin, paragrafta milliyetçiliğin diğer ucunda bulunan türk milliyetçiliğin in "tarihsel bir bilinç içerisinde geliştiğini" yahut "tabandan akseden bir refleksin ulusa doğru evrimleşmesi ile biçimlendiğini" iddia etmek, cumhuriyet tarihi boyunca resmi ideolojinin türkleştirme çabalarından tamamen bihaber olmaktan başka birşey değildir. tekrar tekrar anlatmaya gerek yok, ismet'in kürt raporları, atatürk'ün katliamları, "vatandaş türkçe konuş"ları, halkevleri, 6-7 eylül'leri, "milli burjuvazi yaratma" çabaları, sürgünleri, iskanları, "milli şef"leri, "değişmez şef"leriyle kemalizmin tepeden tabana bir tek tipleştirme ve farklı milletlerden tek bir ulus oluşturma çabaları hepimizin malumu. "türk milliyetçiliği tabandan gelişmiştir, kürt milliyetçiliği ise zorlama bir refleksten ibarettir" demenin bir sonraki ayağı "kürtler bizim cici kardeşimiz, döveriz de, severiz de. bunların aklına zaten hep o dış mihraklar sokuyor bu fikirleri, yoksa hepimiz türküz canım zaten neyimiz farklı ki" pozisyonuna bürünmektir. böyle olmasa da, yukarıdaki önerme bizi sorunu yanlış tanımlamaya götürür ki yanlış teşhisle de doğru tedavi mümkün değildir.
bence efe'nin de işaret ettiği gibi liberaller arasında kürt sorunu konusunda (hadi adını koyalım) bir ihtilaf var, o da şundan kaynaklanıyor bence: biz kürtleri yazıda bahsettiğin gibi "özne" olarak görmüyoruz ki, "nesne" olarak görüyoruz. "yav işte şu kürtler ne istediklerini bir bilmiyorlar ki", "yav bunları da kandırıyor pkk, ne salaklar", "yav bunlara anadillerini mi versek, ne yapsak" gibi ve daha da uzatılacak yüzlerce "yav ne yapsak" mülahazası... bırakın yav, bi çekin ellerinizi kürtlerin üzerinden, bırakın da bi konuşsun adamlar, "assak mı kessek mi" muhabbeti yapmaktan adamları oturup dinlediğiniz mi var? hep biz yapıyoruz planları, biz "veriyoruz", biz "alıyoruz." "sen kimsin, ne veriyosun, ne alıyosun?" diye soran da yok. kürtler hakkında planları hep türkler yapmıştır, bu taraftan biri der "kürt sorunun çözümünde şunlar yapılsın", öte taraftan biri (yine türk) "pkk'nın küçük hedefleri olmamalı, kürtler ulus-devlet kurmalı." chp, kürt sorunu çözecek "kürtlerle (evet pkk değil, kürtlerle diyor adam) masaya oturmam" diyor, mhp sorunu çözecek "kürtlerin tamamını yok etmeden olmaz" diyor, akp sorunu çözecek "en güçlü kürt hareketinin lideri muhatap değil, temsilcileri de değil" diyor.
hasılı, adamları dinleyen yok, bas bas bağırıyor ahmet türk yıllardır: "bizim derdimiz gayet basit: anadil önündeki yasaklar ortadan kalksın, idari yapılanma yerel yönetimler lehine değişsin, sivil anayasa hazırlansın; ne toprak isteriz, ne başka birşey" diye, hala daha "bu kürtler ne istiyorlar, daha kendileri de bilmiyor" muhabbeti... sorunu çözmek için adım atan da yok, "sen ona "sayın" dedin, ahmet'e mehmet dedin, yok pkk'yı kınamadın, gibi sürekli bir suçlama, sürekli bir tehdit. adam, günün 24 saati kendisine söven, elinden gelse tüm kürt ırkını dünyadan silecek eli kanlı faşistin elini bile öptü barış için, daha hala muhabbet "yok bunlar numara yapıyor, bölecekler bizi; gördünüz mü, duydunuz mu pkk'yı kınadı mı?" diye sürüyor. elinizi vicdanınıza koyun, aklınızı başınıza alın, bana cevap verin: o çok konuşanlardan, iş icraate gelince pısırıklaşan karar merciindeki bir tane türk tsk'yı kınadı mı? pkk'nın yaptığı terör de, tsk'nınki nedir? dikkatinizi çekerim dünya tarihi boyunca terörün alasını her zaman devletler yapmıştır, türk modernleşmesind eki devlet terörü yanında da pkk'nın terörü tanka karşı taş atan filistinli çocuklarınki gibi kalır.
evet efe, sana %100 katılıyorum: açılım dedikleri olay "savaş kötü şey, barış, kardeşlik, güvercinler uçsun"dan öteye gitmiyor. neden gitmiyor? yahu adamların istediği hiçbir şey yapmadı ki bu devlet...
"liberal ilkelerle terörü meşrulaştırmak" suçlamasına karşı da locke'un "tiranlara baş kaldırma hakkı"nı hatırlatıyorum. zaten locke bu haktan bahsederken sanırım tam da türkiye örneğindeki bir devletten bahsediyordu. hatta, inancım şu ki locke'un kafasındaki tiran, türk tiranlarının yanında heralde demokrat bir lider olarak kalırdı. [efe seni tenzih ederek söylüyorum] kürt sorunu özelinde benim gibi düşünen liberallere "kürtçülük yapıyor" yaftası yapıştıranlara hem locke'u, hem de türk modernleşmesini yeniden okumalarını öneriyorum.
liberal teorinin tartışmasına girmeyecektim, lakin [üstelik yazıda, yazarın tam aksi yönde iddiaları da yer almasına rağmen] yazıda sanki tek tip bir liberalizm mevcutmuş; bu liberalizm bir ideal düzen dayatırmış gibi bir iddia sezinledim. aynı şekilde sanki liberal teorisyenler tek tip bir insan doğası olduğunu, buna göre de özgür insanların mutlak suretle rasyonel davranacakların ı iddia etmişler gibi bazı ifadelere rastladım:
"Örneğin liberal teori, her bireyin özgür bırakıldığı takdirde, rasyonel davranacakların ı varsayarak bir düzen tesis edeceğine dair indirgemeci ve iyimser bir bakış açısına sahiptir. Serbest piyasanın özü budur zaten."
öncelikle malum olduğu üzere tek bir liberalizm mevcut değildir, hatta liberal düşünürlerin ayrı ayrı liberal ilkelere dair pek çok farklı iddiaları vardır, hatta ve hatta benim iddiam şudur ki dünya üzerindeki liberal sayısı kadar liberalizm çeşidi mevcuttur. aynı şekilde insan doğası üzerine de çok farklı iddiaları vardır liberal teorisyenlerin, yazarın da belirttiği gibi kimi düşünürler insan doğasının iyi olduğu; dolayısıyla özgür bir toplumda her insanın tekamül seviyesinin had safhaya ulaşacağını iddia ederken; spencer gibi bazı liberal düşünürler, teorilerini insan doğasının vahşi bir bencilliği beraberinde getirdiği, yalnızca "en iyi olanın" hayatta kalacağı üzerine inşa etmişlerdir, kötümserdirler. bazı düşünürler ise insan doğasının tamamıyla rölatif olduğunu, zaten liberalizmin insan doğasıyla zerre kadar da ilgili olmadığını, özgürlüğün ahlaki olarak zorunlu olması gerektiğini iddia ederler.
piyasa düşünürleri de insan doğası üzerinde ittifaka varmış değiller. neo-klasik kimi iktisatçılar sürekli "kendi çıkarı peşinde koşan rasyonel birey"e atıfta bulunurken, 3h yazarlarının çoğunluğunun takip ettiği avusturya iktisadı ve öncüleri ise sonucundan bağımsız olarak gerçekleştirile n insani eylemlerden bahsederler, rasyonellik koşulları yoktur.
bu farklılıklara daha fazla dikkat etmekte yarar var diye düşünüyorum.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.