Rawls'a Liberalizm İçinden Eleştiriler Yazdır E-posta
Yazar Efe Baştürk   
Cuma, 20 Kasım 2009

Birinci Tartışma İçin Ara Söz: Rawls’a Liberalizm İçinden Eleştiriler

http://www.bibliovault.org/thumbs/978-0-674-01772-6-frontcover.jpgRawls’ın, toplumsal barışı adaleti önceleyerek sağlamaya dair bir kuramsal girişimi oluşturması, liberal düşünceye yeni bir soluk kazandırdığı gibi aynı zamanda liberalizm içindeki tartışmaları da alevlendirmiştir. Kant’çı ilkeden yola çıkan Rawls, iyinin adile olan önceliğine karşı çıkarak deontolojik bir yaklaşım içerisine girerken, muhafazakar çizgi teleolojik bir yaklaşımı benimsemişlerdir.

Rawls’ın kabul ettiği Kant’çı ilke temelde şunu söyler: eylemimiz, tüm belirli amaçlardan bağımsız olarak hareket etmeye zorlayan bir ilke tarafından belirlenmiyorsa, maddi bir ilke olan arzu etme yetimizden kaynaklanır.Dolayısıyla iyi, arzuların tatmini olarak anlaşılır.

Ancak, bu mantıkla iyi kavramı hem nesnelerin çokluğu ve çeşitliliği hem de bireylerin farklı arzu sahibi olmaları nedeniyle anlamlı ve kapsayıcı bir tanımının yapılması imkansızlaşacaktır ki böyle bir durumda da kapsamlı bir teori inşa etmek aynı oranda zorlaşacaktır. Bunun dışında eğer iyi, sadece arzuya bağlanırsa, arzularımıza karşı eleştirel bir tutum takınmak ya da farklı arzuların tatmini arasında barışçıl bir çözüm yaratmak neredeyse imkansız hale gelir. Çünkü kimse iyi’den kaçmak istemeyecektir, üstelik siyasal teori salt iyi anlayışı üzerine kurulu iken, iyi’nin sadece arzuya bağlanışı, siyasal teoriyi paradoksal kılacaktır. 

Kant’ın önermesi şudur; tüm bu nedensellik zincirinden kurtulacak bilince sahip olan insan, arzularını kontrol altına alma becerisi gösterebilir. Dolayısıyla bu bilinç, bize, belirli bir ilke üzerine kurulmuş bir kuralı izleme yetisini kazandırır. İnsan, bu üretimi sayesinde, doğal düzeni ile olan ilişkisine müdahale eder ve özneleşir. Bunun sonucu olarak da, insan, salt arzuları tarafından kontrol edilen bağımlı bir varlık değil, arzularını kontrol altına alarak belirli bir ilke yaratmaya ve bu sayede çatışmaları önleme yetisine sahip, bağımsız, akıl sahibi ve özerk bir varlık olma vasfına erişir. Adil, ahlaksal olarak, iyiye karşı bu nedenlerden dolayı önceliklidir.

Michael Sandel, Kant’çı ilkeyi modern düşünceye uyarlayarak, adalet ilkelerinin önceliğinin nedenlerini araştırarak, metafiziksel bir önerme ortaya koyar. Sandel’e göre, adilin iyiye üstünlüğünün ahlaki bir nedeni vardır: adalet ilkeleri, bireylerin seçebilecekleri ve pratiğe dökebilecekleri iyi anlayışlarını, ve bu anlayışları uygulamaya geçirecek yöntemleri sınırlayarak uzlaşı ve barış yaratmaktadır. Seçilen değerler ile adalet ilkelerinin çatışması durumunda, adalet ilkelerine öncelik tanınmalıdır, çünkü adalet ilkeleri, değer seçimleri yapabilmenin önkoşulunu oluşturur.

Rawls Ne Demişti?

“Bir Adalet Teorisi” adlı kuramında Rawls, tezini 3 varsayım üzerine oturtmuştu. Bunlar; 1) Kaynakların ılımlı azlığı (yani dağıtılacak tüm kaynakların tamamının da talepten az olması durumunu tartışmıştı) 2) Bireyler tarafından savunulan iyi anlayışlarının oluşturduğu “çoğulculuk” olayının tanınmış olması 3) Bireylerin, sağduyu ve akıl sahibi olmaları (farklı iyi anlayışları arasında adil bir düzen gerçekleştirmeye muktedir olmaları tasavvur edilmiştir).

Rawls, “Bilgisizlik peçesi” adını verdiği durumun, herhangi bir düzen, ilkesel ve usulen kurulmadan evvel, bireylerin, düzen kurulduktan sonra nasıl bir konum ve refah düzeyi elde edeceklerini bilememeleri varsayımına dayandırmıştır. Dolayısıyla düzen kurulduktan sonra kimin nasıl bir pozisyon elde edeceği bilinememektedir. Böylece kaynakların eşit dağıtılacağı garanti kapsamına alınmış olur. Bundan sonra Rawls şu temel soruyu sorar: Bu düzen hangi şartlarda kurulacaktır? Bir kere, her aklı sahibi birey, kendi çıkarlarını baz alarak bir fikir geliştirecektir. İkinci olarak, her birey, bir arada yaşamanın bir sonucu olarak belirli bir ilke üzerinde uzlaşı sağlayacaktır. Bu uzlaşı sağlama nedeni ve çabası, onların adalet hissine sahip olmaları ve sağduyu sahibi olmalarıdır.

Rawls’a Getirilen Eleştiriler

Bu noktadan itibaren Rawls’a eleştiriler gelmeye başlamıştır. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı, iyi ve adalet arasındaki dengenin niteliği ile ilgilidir. İtirazların ortak noktası, iyi anlayışının oluşturulması düşüncesinin, salt akılcılığa bağlanmış olmasıdır. İyi, sadece özerk bireylerin akıl yoluyla ulaşabildikleri bir değer olarak görülerek çok sınırlı bir anlayış geliştirilmiştir. Sandel’e göre de, iyi bir seçim nesnesi değildir, kimliğimizi oluşturan bağımlılıkların bir tezahürüdür. İyi, her zaman bir seçime bağlı olmayabilir, o, deneyimlerden ve alışkanlıklardan kaynaklanabilir – aile, din, vs.

Sandel’in haklı olduğu bir taraf vardır. kültürel, mahalli ve dini değerler etrafında bütünleşmiş ve yalnızca özerk bireyler tarafından uygulanamayacak değerler de vardır. Üstelik bu değerlerin iyi kavramları da halihazırda mevcuttur. Rawls, iyi anlayışını metodolojik süreçlere bağlayarak çok dar kapsamlı hale getirmiştir. Daha da önemlisi, farklı iyi anlayışlarına dayalı tarafsız bir adalet ilkesi kurmaya çabalarken, iyi anlayışını daha baştan sınırlandırarak, adalet ilkesinin tarafsızlığına da gölge düşürmüştür.

Bir başka itiraz, iyi anlayışlarının baştan kabul edilerek bir daha hiç değişmeyecekmiş gibi ele alınmasıdır. Adalet ilkeleri eğer iyi anlayışlarının seçiminden kaynaklanıyorsa, ve iyi anlayışı da bireylerin arzuları ya da egoları üzerinde denetime tabiiyse, o halde bireylerin her daim arzularını kontrol edebilecekleri nasıl varsayılabilir? Örneğin bireylerin, arzularını tatmin edemedikleri noktalarda ortaya çıkan sorunlar ne olabilir? Dolayısıyla, adalet ilkeleri, tüm değişken faktörler hesaba katılarak her defasında yeniden düşünülmelidir. Bu yaklaşım, daha sonra, Habermas tarafından genişletilerek, “müzakereci demokrasi” teziyle yeniden formüle edilecektir.

Rawls, 1971’de yazdığı kuramının ardından kendisine getirilen eleştirilerin ardından, bu eleştirileri cevaplayarak yeniden bir kuram denemesine girişir. Adaleti ilkelerinin, herkesçe sürdürülen iyi arayışlarının hem mümkünlüğünü sağlayan formülasyonlar olduğunu, hem de bunların sınırını belirttiğini ifade eder. Böylece Rawls, adil ve iyi kavramlarını birbirine bağlar. Adalet ilkeleri, iyiyi mümkün kılan bir niteliğe sahiptir.

Ancak yine de Rawls, bu tarz bir açıklama yapmasına rağmen, liberal camiadan kendisine yöneltilen eleştirilerden kurtulamamıştır. Kymlicka, seçim özgürlüğünün Rawls’çı yaklaşımdaki gibi olmadığını söylemiştir. Kymlicka’ya göre, Rawls, siyasi açıdan, bireylerin seçtikleri iyi anlayışlarını gerçekleştirmekten başka çıkarlarının olmadığının varsayılması gerektiğini söylemiştir. Oysa, seçim özgürlüğü son özgürlük değildir, çünkü bugün tercih ettiğimiz bir iyi anlayışını yarın değiştirmek isteyebiliriz. Bunu altında yatan şey de, salt iyi bir değere sahip olmak değil, iyi bir hayat yaşamaktır. Bu değişkenlik, iyiye dair kapsayıcı bir yorumlamanın yanlışlığına dikkat çekerek, Rawls’ın prosedürel açıklama girişimine eleştiri getirmektedir. Rawls, bireylerin, bir kere iyi anlayışı seçtikleri andan itibaren, sanki onu hiç değiştirmeyeceklermiş gibi düşünür. Oysa fikir değiştirmek, bireylerin yaşadıkları hayatta sosyo-ekonomik yönden geçirdikleri değişim ve dönüşümlerle alakalıdır. Toplumsal hayatın dinamikliği yasası karşısında Rawls’ın statik bir değer tasavvuru, bu nedenle eksik kalmaktadır.

Sonuç olarak, Rawls’a getirilen eleştirilerin ortak noktası iyi tespit edilmelidir. Çünkü bireysel karar verme iradesi ve gücü, prosedürler ve sıkı usuller karşısında pasifize edilebilir. Bu nedenle temel hak olan özgürlüğün, bireylerin içinde bulundukları durumu değiştirme yetkisi ile donatılması fikri ile devamlı surette desteklenmelidir. Çünkü ancak bu sayede özgürlük ile eylem arasında doğrudan bağ kurulabilir. Ancak öte yandan, Rawls’ın, özgürlük ve adaleti bağdaştırmak gibi çok meşakkatli ve erdemli bir teori kurma çabası içine girdiğini unutmamalıyız. Bu nedenle Rawls’a dair getirilen eleştiriler kadar, Rawls’ın ne söylemeye çalıştığı da anlaşılmalıdır. Rawls’ın kuramının, temel özgürlüklerin uyumlaştırılması ya da adaletin, özgürlükleri koruyan ve onların varlıklarını devam ettirmek suretiyle her birinin çıkarını simgeleyen, üstelik birisini bile dışlamayan, çok boyutlu ve özgürlüğü temel alan bir yaklaşım olduğu unutulmamalıdır. Çünkü Rawls, siyaset teorisindeki en zor konulara el atmakla kalmamış, bunları birbirileri ile bağdaştırmaya çalışmıştır. Çözümü garanti edemese de, tartıştığı tüm kavramlara yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Sırf bu nokta bile takdire ve tebrike değerdir.

Son Güncelleme ( Perşembe, 19 Kasım 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans