Demokrasi Teorisinde Güncel Bir Tartışma: Rawls ve Habermas Tartışması (I) Yazdır E-posta
Yazar Efe Baştürk   
Çarşamba, 11 Kasım 2009

http://img694.imageshack.us/img694/7559/rawls.jpg

Demokrasi teorisinde son yıllarda en kapsamlı ve sistematik düşünce önce John Rawls ve ardından Jürgen Habermas tarafından getirildi. Rawls, farklı tercihlere sahip bireylerin barış içerisinde bir arada yaşayabilecekleri bir toplum tasavvur ederek adalet ve uzlaşı gibi prosedürel konulara odaklanırken; Habermas, farklı tercih ve duygulara sahip bireylerin barış içerisinde bir arada yaşayabilecekleri toplumsal kurumları oluşturma aşamasında nasıl bir müzakere kuracakları sorununa eğilerek “iletişimsellik” problemine eğilmiştir. Her iki filozof da, çoğulculuğun sosyolojik bir realite olduğunu kabul etmekle beraber hem vardıkları sonuçlar açısından hem de toplumsal kurumların üzerine inşa edileceği yasal ve siyasal zeminin biçimi konusunda farklılaşmaktadırlar.

Her iki filozof da, Kant’çı bir ilkeyle yola çıkarlar ve tüm özerk bireylerin üzerinde anlaşabilecekleri ortak bir aklın yaratılıp yaratılamayacağı fikri üzerine odaklanırlar. Bu ortak akıl, ortak ilkeleri belirleyen kamusal hayatın biçimlendiricisidir. Ancak her iki filozof da, ortak aklın yaratılabileceği fikrine endişeyle yaklaşmışlar ve kartezyen bir mantık yerine evrimci bakış açısını sahiplenmişlerdir. Buna göre, hem Rawls hem de Habermas, toplumsallık içerisinde realiteyi oluşturan çoğulculuk probleminin, ortak aklın oluşturulmasında “özenle” dikkatle alınması gerektiği konusunda hemfikirdirler. Bu nedenle de her ikisinin ortak çabası, mutlak bir uzlaştırıcılık yerine “asgari ahlak fikri”ni yaratmak olmuştur.

Rawls, çoğulcu değerlerin birer realite olduğunu kabul eder, ancak siyasal ve toplumsal yaşamda bu değerlerin saf realiteler olarak ele alınmalarının yeterli olmadığını savunur. Bu nedenle o, “istikrar” problemini ortaya atar. Buna göre Rawls için temel kaygı, çoğulcu değerlerin ontolojisi değil, bu değerlerin istikrarlı biçimde siyasal toplumda nasıl yer edinebileceğidir. Rawls, bu problematiğe göre, demokratik kurumları hem çoğulcu değerlerin ontolojik biçimlerini veren prosedürel kümeler olarak görüp hem de bu kurumları, çoğulculuğu istikrarlı hale getirecek biçimde yetkilendirmeye girişmiştir. Dolayısıyla da Rawls, çoğulculuğu hem sebep hem de sonuç açısından ele alır.

Çoğulcu değerlerin ontolojik boyutu, hangi değer kümesinin diğerlerine oranla daha kabul edilebilir bulunduğuna dair makul ve objektif bir kabulün olamayacağı aksiyomuna dayanır. Buna göre siyasal toplum, değerler arası bir tercihte bulunamaz. Tercih, değerler arası güç dengesini bozacağından toplumsal barışı ve istikrarı da tehdit edecektir. O nedenle siyasal toplumun kurumlarının ve ilkelerinin bu değerlerden hiçbirine karşı lehte ya da aleyhte olmaması gereklidir. Yetkilendirme ise, istikrar problemiyle ilgilidir. Çoğulcu değerler, barış içerisinde bir arada yaşamaya neden istekli olacaklardır?  Bu değer kümeleri, diğer değerlerle bir arada yaşamaya nasıl razı edilecektir?

Rawls, bu iki soruya uzlaşının kaynağına “hakkaniyet” kavramını sokarak verir. Ona göre, her değer kümesi, kendisi için diğer değerlerin varlığını savunmaya istekli olmalıdır. Herkes, kendisi için bir adalet ve hakkaniyet anlayışı geliştirirken, başkalarının da varlığını savunma konusunda istekli ve arzulu olursa, işte o zaman barış içinde bir arada yaşama formülü olumlu sonuçlanabilir. Herkes, diğeri için bir adalet anlayışı savunarak temelde çok önemli bir şeyi gerçekleştirmiş olur: bu adalet anlayışı, yalnızca herkesin eşit biçimde muhatap olacağı konu ve alanla sınırlı olacaktır. Çünkü herkesin ortak sorunları devrede olacaktır, değerler arası ikincil nitelikteki değer tartışmaları ve ontolojik tartışmalar burada söz konusu edilmeyecektir. Siyasal toplum, değerlerin birbirileri ile müzakereye girdiği kamusal alanı, herkesin varlığını eşit derecede kabul eden ve makul sayan ortak akıl neticesinde biçimlendirir. Bu nedenle değerlerin birbirileri ile olan ilişki düzeyleri hem adil biçimde gerçekleştirilmiş olur hem de özel alanların varlığını genişleterek, değerler arası siyasal tartışmaları doğrudan sınırlı kamusal alana sıkıştırır. Bu sayede kamusal alan, çoğulcu değerlere eşitlikçi ve özgür biçimde yer alma hakkı ve imkanı tanıyan bir formülasyon olur.

Demokratik kurumların bu anlayışa göre biçimlendirilmesi ile çoğulcu değerler hem özgürlük kazanırlar fakat aynı zamanda eşitlikçi bir sorumluluğun da içerisine girerler. Bir kere bu değerler, meşruiyetlerini, demokratik kurumların ilkelerinden almaktadırlar. Çünkü bu ilkeler, bir arada yaşama hakkı ve imkanı neticesinde biçimlendirildiğinden herkese ait olan ve herkesin hakkını koruyan şekilde dizayn edilmiştir. Dolayısıyla bu kurumlar, varlık nedenlerini bu değer kümelerinden alırlarken, bu kurumların istikrar kaygısı karşısında da sorumlu olurlar. Dolayısıyla her değer, demokratik kurumların ilkeleriyle uyumlu olmak zorundadır.

Rawls, kamusal alanı ve ortak aklı oluşturan ilkelerin temel hak ve özgürlüklerden kaynaklandığını öne sürer ve bu özgürlüklerin diğer tüm özgürlüklere öncelik oluşturduğunu söyler. Eğer siyasal toplumun demokratik kurumları meşruiyet kaygısı taşıyorlarsa, ki taşımalıdırlar, o zaman yapmaları gereken yegane şey, hak ve özgürlükler nosyonunda kendilerini temel referans değerlerle bağdaştırmak olmalıdır. Örneğin siyasal toplumun referans özgürlüğü din özgürlüğü değil tercih ve ifade özgürlüğü olmalıdır. Çünkü tercih etme veya ifade özgürlüğünden yoksun bir kişinin, din veya ibadet özgürlüğünü özgürce gerçekleştirip gerçekleştirmediği konusu hep muamma olarak kalacaktır. Siyasal hakların buna benzer önceliği, bu hakların diğer tüm haklara imkan sağlıyor olmasındandır.

Örneğin siyasal bakımdan herkesin eşit olduğu ve herkesin üst siyasal toplumun yasalarına eşit derecede bağlı olduğu noktasındaki kabulden hareketle, kişiler gruplar karşısında özgürleştirilirler. Din değiştirme hakkı, din değiştirse dahi bireyin mensubu olduğu yasal muhataplık düzeyinin değişmeyeceğini varsayar. Siyasal alanda sahip olduğu haklar, bireylere, herhangi bir gruba bağlı olmasalar, ya da toplumun çoğunluğunun baskın kültürüne ait olmasalar bile geçerlidir. Böylece siyasal haklar, bireylere toplum karşısında koruma sağlamaktadır.

Rawls, prosedürel işleyişe önem vermekle eleştirilmiştir. Özgürlükler veya hakların prosedürel sistem ve ilkeler karşısında geri plana itildiği kaygısı Rawls’a getirilen eleştirilerin başında gelmektedir. Ancak bu eleştirilerin gözden kaçırdığı nokta; Rawls’ın genel olarak özgürlük veya hak problemiyle ilgilenmediğidir. O, özgürlük ve haklar problemlerinin, toplumsal barış ve adaletin sağlanmasında nerede duracaklarıyla ilgilenir. Özgürlüğü ne deontolojik ele alır ne de faydacı-araçsal çizgide savunur. O sadece özgürlük gibi problemler ile ideal-adil toplum arasındaki makul bağı kurmaya çalışır. Çünkü Rawls, makuliyet fikri sayesinde adil bir topluma ulaşabileceğimizi öngörmektedir.

Özgürlüklerin prosedür karşısında geri plana itildiği hakkında Rawls’a getirilen endişeler şu noktada haksızdır: Rawls, prosedürel sürece, sadece özgürlükleri uyumlaştırmak ve bu uyumdan ortak akıl fikri çıkarmak için öncelik verir. Üstelik bu süreç, özgürlükleri istikrarlı kılmak amacıyla temelde özgürlükler lehinde sonuçlandırılmaktadır. Örneğin, Rawls’ın meşhur örneğinde ifade ettiği gibi; “makul tartışma ilkeleri belirlemeden, tartışma özgürlüğünü etkin biçimde sağlayamazsınız”. Kısaca, Rawls, en basit anlamıyla bir “zemin” inşa etmek ister. Prosedürel süreç, zemin üzerinde varlıklarını sürdürecek farklı değerlerin istikrarlı olmaları için zaruridir.

Ne var ki Habermas, prosedürel sürece karşı çıkacak ve Rawls’ı, değerler arası tartışma etkinliği ve yararlarından bihaber olmakla suçlayacaktır. Habermas, Rawls’ın, kişilerin dili kullanma etkinliğini ve miktarını prosedürel süreçler karşısında sınırlandırdığını ve böylece müzakere sürecini baltaladığını öne sürecektir. Habermas’a göre, kişiler, Rawls’çı bir sistemde proseüdrel süreç ve kurumlar karşısında koşullu-bağımlı olmuşlardır. Ve yine Habermas’a göre demokratik bir sistem, kurumların etkin, geniş ve müzakereci bir tartışma ile biçimlendirildiği bir sistem olmalıdır.     

Son Güncelleme ( Salı, 10 Kasım 2009 )
 

Yorumlar  

 
0 #1 RE: Demokrasi Teorisinde Güncel Bir Tartışma: Rawls ve Habermas Tartışması (I)BLC 2009-12-26 23:17
Bilgi'den Murat Özbank bu konu üzerine çalışıyordu, hatta bir kitabıda çıktı sanırım...
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans