| İnsan Doğası Teorisi ve Demokrasi |
|
|
| Yazar Efe Baştürk | |
| Çarşamba, 14 Ekim 2009 | |
|
Düşünen ve tabiatında bulunan saklı özellikler neticesinde sosyallik yaratan insanın bu niteliğini tarih boyunca filozoflar akla dayandırmışlar ve insanoğlunun aklını kullanma yetisi sayesinde hayat hakkına ve hayatını idame ettirecek kaynaklara sahip olduğunu dile getirmişlerdir. Aristo, insanı “sosyal hayvan” olarak nitelendirirken insanı bencil ihtiyaçları peşinde koşan ve metabolizmasının isteklerini karşılamak için devamlı arayışta olan bir hayvan olarak nitelendirirken, fakat aynı zamanda sosyallik vasfı kazanarak kendi ihtiyaçları ile dış dünya arasında denge kurabilen bir canlı olarak görme eğiliminde olmuştur. Ancak insan doğasına ilişkin analitik önermeler, bilhassa yaratılan sosyalliğin ve sosyal fenomenlerin de incelenebilir hale getirilmesi açısından modern düşünce ile daha da geliştirilmiştir. Örneğin Hume, insanın amaç-araç dengesini yaratarak aklını rasyonel kullandığını varsayarak, “doğru akıl” ile insanın amaçlara giden yolda uygun araçları seçerek kompleks toplumsal yapının üstesinden geldiğini belirtmiştir. Hume’un önermesi olgusal gerçekliklerle beraber ele alındığında daha dişe dokunur gibi gelmektedir. Çünkü insan eylemleri ve bunlar sonucu oluşan insanlık tarihinde gelişen kurumlara baktığımızda Hume’un sözünü ettiği amaç-araç dengesini kurma çabasıyla karşılaşırız: örneğin, artan nüfusa dayalı olarak kaynakların tükenme riskine karşılık ihtiyaçların temininde mücadele yerine mübadele kültürünün gelişmesi neticesinde mülkiyet ve bunu garanti kapsamına almak suretiyle oluşan bu sosyal ilişki ağını daha istikrarlı kılmak amacıyla hukuk kurumunun oluşması gibi. Bu veriler gösteriyor ki, insan davranışı sonucu gelişen sosyal fenomenlerin insan doğası denen olguyla yakın bir ilişkisi vardır, çünkü kaynağını tam da buradan alır. Dolayısıyla da insan hayatını ilgilendiren kurumların veya olguların objektif, nedensel ve etik tahlili yapılırken onların “insan doğası” ile olan ilişkilerine bakmak gayet mantıklı olacaktır. Aksi halde insan hayatı, insan elinden çıkan fakat insan davranışıyla yakınlık göstermeyen buna rağmen insan hayatı üzerinde belirleyicilik taşıyan şeylerin müdahalesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bunun kadar önemli olan bir başka nokta, “insan doğası” probleminin süreklilik arz etmesi gerekliliğidir. Süreklilik, insanın insan olarak kalması ve hayatını buna göre idame ettirmesi ışığı altında anlaşılabilir. İnsan, diğer tüm canlılar gibi, hayatını sürdürmek zorundadır. İnsanın diğer canlılardan bir farkı, hayatta kalması için içgüdülerinin esiri olmaması ve akıl yoluyla hesaplar yaparak gerektiğinde bu güdülerini saklayan, gerektiğinde umursamayan gerektiğinde ise erteleyebilen bir canlı türü olmasıdır. İnsan, ihtiyacını dışarıdaki fiziksel ortama dair mücadelede bulunarak elde eder, dolayısıyla da birinci amacı kesinlikle varlığını sürdürmektir. Bu amaçla kendini dışarıya uyarlar, dışarıyı gözlemler ve dışarıya karşı tepkimede bulunur. Bunu yaparken aklını kullanır, hesap yapar ve eylemde bulunur. Düşünce ve eylem arasında aklın süzgecinden geçirilen onca aşama vardır ve tüm bunların sonucunda insanın hayatta kalacak kaynaklara erişimi mümkün olur. Dolayısıyla da insanın aklı, davranışı, hayatı ve dış dünya ile ilişkisi arasında koparılamaz bir bağ bulunur. Tüm sosyal fenomenlerin bu mantıksal zincire uygun olması durumunda insanın tam etkinlik düzeyine gelmesi mümkün olur. Tüm bunlardan çıkarılacak mantıki sonuç şudur: insan hayatı nihai bir amaç olduğundan, tüm insan eylemlerinin doğal sürecini ifade eder. Dolayısıyla da hayat hakkı, insana dışarıdan bahşedilebilecek veya tarihin herhangi bir sürecinde insanın elinden alınabilecek, ya da azaltılıp genişletilebilecek bir şey değildir. Hayat hakkı, insanın o olmadan da yaşayabileceği bir şey değildir, bu nedenle varlığı için mümkün olan tek şeydir. İnsan doğasının bu temel niteliği, insan doğası teorisinin niçin evrensel, zaman-mekan ötesi olması gerektiğini kanıtlayan en önemli gerçekliktir. Tüm sosyal fenomenlerin tahlil edilmesinde normatif bir açıklama kurmanın dayanağı insan doğası ve onun insanın hayat hakkının ne denli önemli olduğu yönündeki mantıksal tutarlılığıdır. İnsanın hayatta kalması için gerekli olan değerler içgüdüsel kaynaklı olması neticesinde, metabolizmanın nihai sahibi olan insan tarafından bilinebilir ancak. Bir insanın nasıl bir hayat yaşayacağı veya nasıl bir hayat yaşaması gerektiği sorusu; söz konusu insanın ihtiyaçlarının neler olduğu ve insanın dış dünya ile ihtiyaçları ve kapasitesi arasında nasıl bir denge tutturduğu sorusuyla ancak yanıtlanabilir. Dolayısıyla da, ihtiyaçlar ve kapasite neticesinde gelişen hayat imkanı, ancak insanın kendisi tarafından karar verilebilecek bir olgu olması münasebetiyle, insanın sosyal hayatta hangi konumda değerlendirilmesi gerektiği de apaçık ortaya çıkmaktadır: her insan diğer insanlardan daha fazla kendi ihtiyaçlarının, kendi kapasitesinin ve bunun neticesinde nasıl bir yaşam sürmesi gerektiğinin bilincindedir. Dolayısıyla da insanın barışçıl biçimde sosyal hayatta katılımının ve yaşamasının sağlanması, ancak ve ancak kendi hayatı üzerinde kendisinin söz sahibi olmasından geçecektir. Demokrasi teorisinin amaçladığı özgürlük ve siyasal eşitliğin temeli insan doğasına dönük bu bakış açısı ile desteklenmelidir. Çünkü ancak bu sayede insanın yaşam ve yaşamını idame ettirebilecek kaynaklara ulaşabilme, ya da bu uğurda emeğini sarf edebilme özgürlüğü mümkün olabilecektir. Özgürlük, insanın hayatını sürdürmesi ve ihtiyaçların temininde kaynakların tercih edilmesi noktasında, insanın sadece kendisinin yetkili ve sorumlu olduğu fikriyle desteklenmelidir. Dolayısıyla özgürlük, insanın hayatının ve tercihlerinin kendisine bırakılmasını öngörmektedir. Bununla yakından ilişkili olarak bir başka temel unsur şudur; doğa tekdüze varlıklardan meydana gelmediği gibi beşeri dünya da tekdüze bireyler tarafından inşa edilmemiştir. Üstelik beşeri dünya ihtiyaçlar ve kapasite farklılığından ortaya çıkmış bir düzendir. Bu nedenle de beşeri hayat mübadeleye, müzakereye, mücadeleye dayanır ve şekillenir. Bu gerçekliğin bir diğer önemli tarafı, beşeri hayattaki farklılıkların temelinde bu farklılığı oluşturan varlıkların doğalarının farklı olması yatmaktadır. Çünkü beşeri doğanın asli unsuru olan insanlar, kendi farklı kapasiteleri, farklı ihtiyaçları ve farklı akıl etme yöntemleriyle beşeri hayatta konum sahibi olurlar. Tüm insanların farklı olduğu gerçeği; hayat ve tercih hakkının en temel insan hakkı ve özgürlüğü olduğu önermesiyle birleştiğinde, sosyal hayatın aynı zamanda farklılıkların kabulü üzerine inşa edilmesi mantıksal bir zorunluluk olacaktır. Dolayısıyla, insanların bir arada özgür ve siyasal bakımdan eşit biçimde yaşayabilecekleri en ideal toplum düzeni, hayat ve tercih hakkını garantileyen özgürlük anlayışının egemen olduğu ve tüm farklılıkların objektif bir realite olarak kabul edildiği çoğulcu toplum modelidir. İnsanlar için ideal yönetim biçimini amaçlayan her siyasi fikir, insan doğasına en uygun yöntemi kabul etmekle işe başlamalıdır. Dolayısıyla da ideal demokrasi, ya da normatif demokrasi teorisi kurma girişimi, insana evrensel bir bakış açısı yöneltmeden başarı sağlayamaz. İnsan doğasına, özgürlüğüne ve onun yaşam hakkına uygun ölçütlerde kurulacak bir siyasi sistem, yukarıda anlatılanlar ışığında, mümkün olduğunca “iyi” değerlendirmesinden uzak durmak zorundadır. Bunun nedeni açıktır; yaşam ve tercihler farklı insanların kendi farklı değerlerine aittir, dolayısıyla da herkesi aynı “iyi” standardı altında toplama girişimi mutlaka birilerinin itirazıyla sonuçlanacaktır. Ayrıca, yaşam ve tercih hakkı, kapasite ve ihtiyaçlar sonucu belirlenen bir olgu olması sebebiyle kişiden kişiye değişiklik gösterir. Bu nedenle objektif bir iyi standardı kurma çabası insan doğasına aykırı olacaktır. Dolayısıyla demokratik sistemin, çoğulculuğun (plüralizm) yanında rölativizmi de benimsemesi ve siyasal eşitliğin doğal uzantısı sayılacak biçimde tarafsız olmak zorundadır. Bu tarafsızlık, siyasal yönetimin hem herkesin farklılıklarını olduğu gibi kabul ettiğini teyit eder hem de siyasal iktidar makamı dışında bulunan değer yargılarını iktidarda bulunan grubun/kişinin değer yargılarına ilişkin ayrımcı baskısından korur ve özgürlüklerini garanti altına alır. Son olarak; bu sistemin insanları atomize ederek onları birbirilerinden uzaklaştıracakları iddiasına da değinmek gerekmektedir. Bu sistem, yukarıda da anlatıldığı üzere, insanların birbirileri ile daha barışçıl, daha istikrarlı bir ilişki ağı kurmaları için oluşmuş sosyal bir evrim neticesinde günden güne yeniden biçimlenen bir olguyu resmetmektedir. Ayrıca, söz konusu sosyal düzenin kendisi, insan özgürlüğünün bizatihi koruyucusu olduğundan, insanların bu sosyal yapıyı korumaları için yeterli teşvikleri vardır. Dolayısıyla özgürlüğün savunusu sosyal yapının destekleyicisidir, ve ideal bir demokratik sistem, tüm bu yaklaşımlardan türetilmelidir. |
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 16 Ekim 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

