Liberalizm ve Ekonomik Krizler (3): Keynes'in Laneti Yazdır E-posta
Yazar Alper Akalın   
Çarşamba, 30 Eylül 2009

http://mises.org/images/TurningKeynesOnHisHead.jpg 1929 Buhranı: İktisadi Liberalizm Çöküyor mu?

Neo-Klasik öğreti, 1929 sonbaharına kadar tüm gösterişiyle akademi dünyasında hâkimiyetini sürdürürken, 1929 Ekim’inde ABD’nin meşhur Wall Street Borsasının çökmesiyle bir anda işler tersine gitmeye başlamıştır. ABD’de başlayan ekonomik kriz, 1930’ların ortasına kadar sürmüş,  sonrasında sadece Amerika’yı değil tüm dünyayı etkisi altına almıştı. 1929-32 yılları arasında ABD’nin sanayi üretimi %50’lere yakın oranda düşmüş, milli gelirin üçte biri erimişti. Avrupa’da da benzer bir eğilim hakimken, krizden en çok çalışan kesim etkilenmiş, işsizlik oranları ABD ve Avrupa’da %20-25 aralığına kadar yükselmişti (Başoğlu, 2004:12). ABD ve Avrupa’da eski üretim ve istihdam seviyelerine yükselmek en az 10 yıl almış, ardından gelen II. Dünya Savaşı zaten yeni toparlanan ekonomilere yeni bir darbe vurmuştu.

Yaşanan bu derin buhran sonrası, bunalım geçirenler sadece bankalar, işveren ve işsizler değildi şüphesiz. Kendi kendine bırakıldığında dengeye geleceğine inanılan piyasanın yeniden eski haline dönmesi uzun yıllar alınca, liberal iktisadın argumanları sorgulanmaya başlanmış ve iktisadi entelijansiyada muhalif sesler yükselmeye başlamıştı.

İşte tam bu çalkantılı sürecin ortasında, 1936 yılında bir İngiliz lordu, John Maynard Keynes “Genel Teori” adlı eseriyle büyük yankı uyandırmış ve neo-klasik öğretinin daha önce 5 madde ile özetlediğimiz temel varsayımlarına karşı çıkmıştır. Keynes’e göre (Başoğlu, 2004: 13-25) :

1- Piyasalar doğası gereği dengesizdir. Piyasada yer alan tüketici ya da firmaların bilgisizliği ve geleceği öngörememe sorunu, bazen yanlış kararlar almalarına yol açar.

2- Piyasa’yı dengeye getireceği söylenen fiyatlar esnek değil, yapışkandır. Özellikle durgunluk zamanlarında, fiyatlar ve ücretler düşmeye direnir. Fiyatlarda görünen yapışkanlık tüketimin azalmasına, ücretlerdeki yapışkanlık işsizliğe neden olur. Fiyatlar ve ücretlerin yapışkanlığı yüzünden, piyasanın tam istihdam dengesine gelmesi imkânsızdır.

3- Bir ve ikinci maddelerin de belirttiği gibi,  piyasanın “görünmez el” yoluyla sosyal optimuma ulaşması ya çok uzun zaman alır, ya da kimi zaman hiç mümkün olmaz. Piyasayı tam istihdam dengesine getirmek için devlet müdahalesine gerek vardır.

4- Tasarruf, faizin değil, gelirin fonksiyonudur. Bir bakıma, tasarruf faize göre değil gelire göre azalır veya artar. Yatırımlar ise faizin fonksiyonudur ama yatırımların kaynağı tasarruf değildir. Bir başka deyişle, klasiklerin “her tasarruf yatırım olarak geri döner” varsayımı güçlü değildir. Fazla tasarruf, tüketimi de kısacağından, ekonomik büyümeyi yavaşlatır.

5- “Her arz kendi talebini yaratır” varsayımı yanlıştır. [6] Her talep, kendi arzını yaratır. Tüketim olmadan gelir elde edilmez, gelir olmadan yeni yatırım olmaz. Bu yüzden, büyük buhran gibi tüketimin düştüğü zamanlarda devlet devreye girmeli ve ya bizzat kendi harcamalarıyla, ya da vergi indirimleriyle tüketimi teşvik edecek politikalara imza atmalıdır. Kriz zamanında mali politikalar, para politikalarından daha etkindir.

Keynes, yukarıdaki maddelerden de özetlenebileceği gibi, klasik iktisadın bireyci metodolojisinden doğan mikro-iktisat eksenli analizini reddetmiş, yerine olaylara makro perspektiften bakan bir anlayışı getirmiştir. Klasiklerin arz vurgusuna karşı talebin önemini dile getiren Keynes, tasarrufun değil tüketimin ekonomide büyümenin esas kaynağı olduğunu iddia etmiştir.

Keynes’in bu argümanlarını ortaya koyduğu zamanın konjonktürünü de dikkate alma gereğini unutmamak gerekmektedir. Gerçekten büyük buhran zamanında, özel tüketim bıçak gibi kesilmiş, bankalara yatırılan paraların yastık altına kaçması ile beraber tasarrufların yatırıma dönüşmesi için aracı kurumlar olan bankalar tek tek batmış, işsizlik de had safhaya ulaşmıştır. Bu ortamda teorisini şekillendiren Keynes’in bahsettiğimiz tespitler ile akademi dünyasına çıkıyor olması, önde gelen birçok iktisat okulunun ilgisini çekmişti. Birçok klasik iktisatçı, Keynes’i büyük buhran sonrası haklı bulmuş ve paradigmalarını tamamen keynesyen çizgiye çevirmişti.[7] Keynes sonrası Samuelson’ın 1948 yılında yayınladığı Economics kitabı, hala günümüze kadar geçerliliğini koruyan, Keynesyen bakış açısıyla yazılmış en meşhur iktisada giriş kitabıdır.


 

Referanslar:

Başoğlu Ufuk, Nalan Özmezoğulları ve İlker Parasız (2004), İktisatta Devrimler Karşı Devrimler, Alfa Yayınevi, 1. Baskı.  

 

Dipnotlar:

[6] Bu konudaki önemli bir açıklama için daha önceki 4 no’lu dipnota bakınız.

[7] Keynes’in Klasik İktisat’a meydan okuyuşu, kimi sosyalist çevrelerce de Kapitalizm’in kurtarılması olarak lanse edilmiş ve Keynes, liberalizmi yeniden aklayan bir liberal olarak nitelendirilmiştir. Halbuki, ileriki tartışmalarda da göreceğimiz gibi, Keynes’in bakış açısı liberalizmden çok devletçi çizgiye daha yakındır. Kendisi de Genel Teori’nin almanca baskısının önsözünde, “benim fikirlerim liberal devletlerden çok totaliter devletlerde pratiği daha kolay olan fikirlerdir” şeklinde bir itirafta bulunmuştur (Hulsmann, 2007).


 

Sonraki Yazı Dizisi:

1970’ler Bunalımı ve Keynesyenizmin Çöküşü: Liberal Öğreti Yeniden Moda

Son Güncelleme ( Salı, 29 Eylül 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans