12 Eylül'de Kimler Kazandı, Kimler Kaybetti Yazdır E-posta
Yazar Mustafa Acar   
Perşembe, 17 Eylül 2009

12 Eylül ve Askeri Darbeler: Vatan Kurtarma Adına Hayat Söndürme ve Ülkenin Ufkunu Karartma Operasyonları

http://www.alibeykoy.net/eyup/images/stories/12eylul.jpg Dedem Rahmetli 12 Eylül darbesini gerçekleştirenlere çok dua ederdi, “Allah razı olsun Kenan Paşa’dan, oğlum” derdi, “darbe olmasaydı sen okuldan sağ salim eve gelebilecek miydin bilmiyorduk, diken üstündeydik.”

O zamanlar gençtik, bir dehşet anaforunun ortasında debelenip duruyorduk; Soğuk Savaş henüz bitmemişti, Gladio’nun kirli çamaşırları henüz ortaya dökülmemişti, Ergenekon’dan henüz haberimiz yoktu, darbecilerin vatan kurtarma ve ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruma peşrevleri henüz bu kadar sırıtmıyordu…

O nedenle dedeme “Dua etmekte bu kadar cömert davranma Dede, belki de bunu hak etmiyorlar,” diyemedim. Büyüdükçe anladık ki, düşündükçe idrak ettik ki, okudukça öğrendik ki, her biri vatan kurtarma adına girişilen bütün o askeri darbeler, aslında birer hayat söndürme ve ülkenin ufkunu karartma operasyonuydu.

12 Eylül’e Koşar Adım Giderken Bir Lise Öğrencisinin Yaşadığı Dehşet

Bu satırların yazarı, Cumhuriyet sonrası dönemde askeri darbeler geleneğini başlatan ve o gün bugündür ülkenin ufuklarında bir hayalet gibi dolaşan 27 Mayıs 1960 darbesi olduğunda henüz doğmamıştı. Ama 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden yılları bütün dehşetiyle yaşadı, olaylara, kavgalara, “vur deyince vuranlara,” “öl deyince ölenlere” tanık oldu.

Türkiye’nin kahrolası bir iç savaş yaşadığı o karanlık günlerde, sokak çatışmalarının tırmandığı, -henüz askerler “ülkeyi kurtarmadan” önce- bir kısmı halkı, bir kısmı da devleti kurtarmaya çalışan ülkücü ve devrimci gençlerin, sağcı ve solcuların, faşist ve komünistlerin birbirini boğazladığı 1978-80 döneminde, ben lise öğrencisiydim.

Memleketimden uzakta, Orta Anadolu’da büyükçe bir ilçede yatılı okulda okuyordum. Türkiye’nin öteki her yerinde olduğu gibi bizim bulunduğumuz şehirde de durum çok karışıktı: sürekli sokak çatışmaları yaşanıyor, öğrenci grupları birbirine giriyordu. Çatışma sadece ülkücü gruplarla komünist gruplar arasında yaşanmıyordu; aynı zamanda sol-sosyalist-komünist-devrimci çizgideki gençlik grupları da sık sık kendi aralarında çatışıyordu.

Herkesin kurtarılmış bölgeleri vardı; bu bölgelere “destursuz” girmeye kalkışanlar bunun bedelini hayatıyla ödüyordu. Kaldığım yatılı okul pansiyonunda da bir kısmı Leninci bir kısmı Maocu gruplar vardı. Ülkücü ya da sağ eğilimli öğrenciler türlü baskı ve yıldırma eylemleriyle pansiyondan ayrılmak, memleketlerine dönmek zorunda bırakılmışlardı. Hakimiyet kesin olarak solcu-komünist grupların elindeydi.

Leninciler Lenin ve Rusya’yı yüceltiyor, Maocular ise Mao ve Çin’in izinden giderek ülkenin kurtulacağına inanıyordu. İki grup arasında sık sık ağız kavgası ve “it dalaşı” yaşanıyor, bu kavgalar zaman zaman çatışmaya dönüşüyordu.

Üzerimizdeki psikolojik baskı kelimelerle anlatılmaz, dayanılmaz boyuttaydı Kimse sokakta serbestçe, kendi başına dolaşamaz, keyfinin istediği yazarların kitaplarını dolabında bulunduramaz, okuyamazdı. Sadece Marx, Engels, Lenin, Maksim Gorki, Fakir Baykurt, Bekir Yıldız, Aziz Nesin gibi, sosyalist, komünist, ateist veya solculuğu tescilli yazarların kitapları okunabilirdi.

Ailesinden az çok dinî bir terbiye görmüş, sosyalist-komünist fikirlerle pek barışık olmayan ve sağ-sol çatışmasında tarafsız kalmaya çalışan benim gibi gençlerin işi iki taraftan birine dâhil olanlara göre çok daha zordu. Sahip çıkanımız yoktu, ne ondan ne öbüründen olduğu için “arada kalan zavallı” konumundaydık. Sık sık “Ulan senin hâlâ burada ne işin var, defol git!” şeklinde tehdit edilirdik.

Türkiye'nin “emekçileri iktidara getirecek bir sosyalist devrimle” kurtulacağına iman etmiş olan “devrimci” gençlerin “ileri gelenleri” yürüyüş ve mitinglerini organize etmek gibi daha “stratejik” işlerle uğraştıkları için, kendilerinden olmayanları dövme veya sindirme işlerini daha alttaki “taşeron”lara yaptırırlardı.

Namık Kemal’in “Muini zalimin dünyada erbabı denaettir; Köpektir zevk alan insafsız avcıya hizmetten” dizelerinde olağanüstü ustalıkla betimlediği türden, bütün marifeti adam dövme ve aynı kamptan olmayanlar üzerinde psikolojik baskı kurma konusunda militan abilerine hizmetten ibaret olan taşeron tipler bizim pansiyonda da eksik değildi. Bu hasta ruhlu, karaktersiz tiplerin elinden az eziyet çekmedik, az tehdit işitmedik, az baskı görmedik. Yediğimiz dayağı ise, Sevgili Bedirhan Gökçe’nin “Doktor Bey” şiirindeki o harika yorumunda söylediği gibi, “utanıyon, deyemeyon dohtur bey!” Yaklaşık otuz yıl sonra bugün, o cehennemi kâbus ortamından ruhsal dengemiz bozulmadan sağ-salim nasıl çıktık, hâlâ şaşarım. Büyüklerimizin dediği gibi, “verilmiş sadakamız varmış.”

İki yıl önce, Çağan Irmak’ın harika filmi Babam ve Oğlum’u izlerken zihnimde canlanan anıların etkisiyle yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi, 12 Eylül darbesine koşar adım sürüklendiğimiz o dehşet günlerinde içine düştüğümüz korku, gerginlik ve tedirginlikten günlerce gözümüze uyku girmediği olurdu.

Gündüzleri okulda sınıflarımız her biri bir ideolojinin ateşli savunucusu militanlarca aniden basılırdı. Asker parkalı, kirli sakallı, uzun favorili, bıyıkları dudaklarından ağzına dökülen, dehşetengiz bakışlı, meymenetsiz suratlı birtakım tipler tahtanın önünde durup “Arkadaşlar emperyalizmi ve faşizmi protesto mitingi yapacağız, on dakika içinde bahçede toplanıyoruz” diye gürler, sınıftaki öğrencileri adeta ağıldan koyun sürer gibi dışarı çıkarırlardı.

Zavallı öğretmenlerin o anda yüzlerinde beliren korku-dehşet-tiksinti-aşağılanmışlık karışımı ifade insanın içine işlerdi. Bazen okul bahçesinde, bazen militanların yönlendirdiği yürüyüş kortejiyle sloganlar atarak şehir merkezindeki mitinge katılır, polisin müdahalesiyle çil yavrusu gibi sağa-sola, ara sokaklara kaçışır, akşama kimler sağ-salim pansiyona dönecek, merak ederdik. Hadise burada bitmez, aynı gerginlik ve dehşet sahneleri bu defa akşam pansiyonda devam ederdi. Haberlerde her gün olaylarda ölenlerin listelerini duyar, irkilirdik...

Kısacası o dönemde Türkiye tam bir cinnet hali yaşıyor, eline silahı, taşı, sopayı alan memleket kurtarmaya kalkışıyordu. Kimi memleketi emperyalistlerden ve komprador burjuvazinin sömürüsünden kurtarma derdindeydi; kimi Allahsız-imansız komünistlerden temizleme derdinde.

İşin en traji-komik yanı ise, devrimci ve ülkücü gençlerin çıldırmış bir ruh haliyle korumaya veya kurtarmaya çalıştıkları halkın kendilerine bir türlü destek vermemesi, iltifat etmemesiydi.

Militan gençler halkı kurtarmak istiyordu ama, halkın kurtulmaya ve kurtarılmaya hiç de niyeti yokmuş gibi görünüyordu. Kahrolsun’lu, Yaşasın’lı, Deniz’li, Mahir’li, Ulaş’lı marşların, İşçi’li Emekçi’li, Yoldaş’lı, Gardaş’lı sloganların bini bir paraydı. Bu halk kurtarılacaktı, gerekirse “kendisine rağmen” kurtarılacaktı. “Devrim Yakın”dı, “Halkın Kurtuluşu Engellenemez”di, “Yufka Yüreklilerle Çetin Dağlar Aşılmaz”dı, “Kızıldere Doymaz Kana, Kan Yaraşır Mert Olana”ydı… Velhasıl tam bir çılgınlık, çıldırmışlık, şirazeden çıkmışlık, kafayı yemişlik ve dengesizlik anaforunda hep birlikte bir felakete doğru sürükleniyorduk.

Nihayet bir sabah uyandığımızda “olan olmuştu, kuşlar çoktan uçmuştu.” Asker düdüğü çalmış, “badem bitmiş, Adem gitmiş”ti; kavga sona ermiş, herkes köşesine sinmiş, memleket kurtarma sırası şimdi topluca hapisanelere doldurulan devrimci ve ülkücülerden devlete, kendisini devletin gerçek sahibi gören askere gelmişti.

11 Eylül’de oluk oluk akan kan, 12 Eylül’de bıçak gibi kesilmişti. Çocuğunun okuldan sağ dönmesi için dua eden, endişe içindeki ana-babalar derin bir nefes almışlar, “anarşik olayları sona erdiren” darbecilere çok dua etmişlerdi… Ama durun, daha bitmedi; o darbenin ve sonraki dönemlerde tekrarlanan modern ve postmodern darbe ve muhtıraların üzerinden bunca yıl geçtikten, köprülerin altından bunca sular aktıktan sonra, o gün bilmediğimiz, idrak edemediğimiz, ama bugün gördüğümüz, bildiğimiz başka gerçekler var.

Darbelerin İç ve Dış Nedenleri

Ortaya çıkan itiraflardan, günlüklerden, anılardan, arşiv belgelerinden, ele geçirilen kroki ve suikast planlarından, yeraltından çıkarılan silahlardan, telefon konuşmalarından,.. velhasıl gökten yağan yerden fışkıran kanıtlardan bugün artık biliyoruz ki, askerler aslında 12 Eylül'den önce akan kanı daha önce de durdurabilirlerdi, ama “şartların olgunlaşmasını” beklemişlerdi.

Türkiye’de generaller emir-komuta zinciri içinde darbe yapınca, dönemin CIA Türkiye İstasyon Şefi tarafından ABD Başkanı Carter'a müjdeli haber “Bizim çocuklar işi başardı” diyerek verilmişti.

Her ne kadar bizim generaller “memleketi iç ve dış mihraklara karşı korumak, içimizdeki hainleri yok etmek, irtica ve bölücülük tehlikesinden kurtarmak” için darbe yaptıklarını ileri sürseler de, o günkü dünya konjonktürü başka bir hikayenin daha doğru olabileceğini düşündürüyordu.

Afganistan’ın SSCB tarafından işgal edildiği, ABD’nin Ortadoğu’daki en sadık müttefiki İran’da Şahlık rejiminin devrildiği, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına geri dönmesine Türkiye’nin izin vermediği, Soğuk Savaşın devam ettiği bir dünya konjonktüründe, Gladio’nun patronlarının Türkiye'de darbe yaptırmak için yeterince nedeni var gibi görünüyordu..

Toparlarsak, bugüne kadar Türkiye’de gerçekleştirilen askeri darbelerin iç ve dış olmak üzere iki önemli ayağı vardı.

Darbelerin dış ayağı, Ergenekon-Kontrgerilla-Özel Harp Dairesi-Gladio-Nato üzerinden gerçekleştirilen operasyonlarla, Türkiye'nin uluslar arası sistemin ağababalarının tam kontrolü altında, kendi bağımsız yörüngesini aramaktan aciz, zayıf bir ülke olarak kalması.

Darbelerin iç ayağı ise, beyaz Türklerin egemenliği ve bunu tamamlayan askeri vesayet rejiminin tahkim edilmesi, özgürlükçü-demokratik bir yapıya geçişin muhakkak engellenmesi. Bunun için devletin derinlerindeki mekanizmalar çalıştı; aynı silahla sabah sağcı, öğleden sonra solcu vurduruldu; tanınmış gazeteci, akademisyen veya siyasetçiler kendi tetikçilerine öldürtülüp fatura başkalarına kesildi; kahveler taratıldı; provokasyonlar yapıldı; Alevilik-Sünnilik, Türkçülük-Kürtçülük, laikçilik-dincilik, ilericilik-gericilik gibi ayrımlar bilerek, isteyerek kaşındı, yapay düşmanlıklar yaratıldı; toplum kamplara bölündü; faili meçhul cinayetler işlendi; böylece darbelerin koşulları olgunlaştırıldı.

Darbelerin faturası

Darbeci generallerin ve askeri vesayetten medet uman otoriter cumhuriyetçilerin iddialarının aksine, askeri darbeler birer memleket kurtarma operasyonu değildi; genç hayatları söndürme ve ülkenin ufkunu karartma operasyonlarıydı.

Her darbenin öncesinde koşulların olgunlaştırılması için yapılan operasyonlar ve ardından gelen darbe, modernleşme, dünyaya ayak uydurma ve kalkınma yolunda ülkeyi en az bir on yıl geriye götürmüştür.

Her darbenin fırsat maliyeti inanılmaz boyutlarda büyüktür. Darbeden kazançlı çıkanlar, siyasetin doğal mecrasında akmasına izin vermeyen, darbeden sonra da ısmarlama bir Anayasa yaptırarak bürokratik hakimiyetlerini tahkim eden, kendilerine ekonomik ve siyasi ayrıcalıklar yaratan askerlerdir; askerlerle işbirliği yapıp devlet ihaleleri kapan, korumacı ve içe kapanmacı politikalardan rant yiyen işadamlarıdır; memleketin en güzel sayfiye yerlerinin, yer altı ve yerüstü zenginliklerinin tadını çıkaran beyaz Türklerdir.

Buna karşılık kaybedenler, koskoca bir millettir, ülkedir, devlettir; sokak çatışmalarında çiğerparesi yavrularını kaybeden ana-babalardır; ömrünün en üretken çağında genç işgücünü teröre kurban verdiği için üretim kapasitesi gerileyen, kalkınmaya harcayabileceği kıt kaynakları savaş araçlarına harcamak zorunda kalan ülke ekonomisidir; iç istikrarını sağlayamadığı için başını kaldırıp etrafındaki dünyaya bakamayan, dış politikada bağımsız bir çizgi izleyemeyen, iç barışını sağlayamadığı için güçsüz ve yoksul, bu sayede bölgedışı güçlerin şamaroğlanı haline gelen Türkiye’dir.

Bugün artık ezberlerimizi bozmak, acı gerçekle yüzleşmek zorundayız: bu ülkeye en fazla kötülük edenler, ülkeyi bölünmenin eşiğine getirenler, Türkiye'yi yabancı güçlerin piyonu haline getirenler, darağaçlarında veya işkencede can veren gencecik fidanlar değil, vatan-millet-bölünmez bütünlük şarkısını dilinden düşürmeyenlerdir; Ergenekon çarkına bulaşıp darbelerin yollarını döşeyenlerdir; istikrarı bozma konusunda dış güçlere taşeronluk yapanlardır; darbeyle gelip ülkenin demokratik, hukuki, siyasi ve ekonomik itibarını beşparalık hale getirenlerdir. Ergenekon davası bunun için çok önemlidir; bu beladan kurtulmak aynı zamanda Türkiye'nin makus talihini yenmek anlamına gelmektedir.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 16 Eylül 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans