İfade Hürriyeti, Terör Ve Liberal Okul Yazdır E-posta
Yazar Afşar Çelik   
Çarşamba, 16 Eylül 2009

http://www.sosyalbilgilerci.com/resimler/cache/16d8818d2cad4171f6e8be937de05ee6.jpg Kavramların içi boşaltıldığı için artık, “taraf olma” durumuna göre meydana gelen bir algıda seçicilikle kulaklarımız bazı kelimelere karşı sağırlaşabiliyor.

Meselâ bir siyasi milliyetçiye “ifade hürriyetinden” bahsettiğinizde, kafasında otomatikman bir bölünme şablonu ve tablosu canlandığından bu ifadeyi çabucak yok sayılması gerekenler kategorisine atabiliyor.

Buna mukabil bir etnik siyasetçi ( etnikçi siyasetin iki dayanağının ırkî (genetik) ve lisanî farklılık olduğunu hatırlarsak) için “ordu”, “Türk”, “devlet” gibi bazı “olumsuz anahtar kelimeler” iletişimin kör noktasını oluşturmaktalar.

Bu noktada karşılıklı iletişimin sağlanabilmesi için kavramlara ortak anlamlar atfedilmesi gerekliliği hâsıl olmakta.

Gene bu noktada liberal okulun kavramlar takımı, özenli ve tarafsız bir kullanımla devreye sokulduğunda, akıl ve vicdan sahipleri için kabul edilebilir bir ortam oluşabilir.

Bunun sebebi de liberal okulun “herkes için ve her zaman” geçerli kurallar ve haklar üzerinde düşünen tek okul olmasıdır.

Liberal okulun bir diğer dikkate değer özelliği, önermelerin “kayıt ve şart” altındaki geçerliliği konusunda düşünen de tek okul olmasıdır. Marksist karalamaların bir kuralsızlık ve vahşet serbestisi gibi göstermeye çalıştığı liberal toplumsal düzen anlayışının, Marksist ve diğer kurucu rasyonalist hurafelere güçlü bir şekilde cevap verebilmesinin en önemli sebebi de “söylenenlerin kapsamı” üzerinde giriştiği derin tefekkürdür.

Bu noktada siyasî milliyetçilerin peşinen reddetmeye meylettikleri ifade hürriyetinin içi iyi doldurulmalıdır.

İfade hürriyeti hürriyet temel hakkının içinde yer alan bir haktır. Yani varlığı tartışmadan, çoğunluk iradesinden bağımsız ve kendiliğinden olan bir menfaattir. Dolayısıyla bu hakkın yok sayılması veya tartışmaya açılması abesle iştigaldir. Elbette sözümüz nispeten demokratik sayılması gereken rejimler için geçerlidir.

O halde demokrasinin ne olduğuna dair kabaca bir yaklaşım belirlemeliyiz. Mises’e atfen onu “Çoğunluğun belirleyici olduğu ve yönetimlerin barışçıl yolla değiştirilebildiği” bir rejim olarak tanımlayabiliriz.

Bu durumda, ülkenin siyasi rejiminden para birimine, resmî dilinden savunma siyasetine kadar her konunun o ülkenin çoğunluğunun iradesince şekillendirilmesi “ âzâmî mutabakat” sağlanarak, işlerin sulh yoluyla halli için en makul yol olarak görünmektedir.

“Çoğunluğa dayalı idare şekli” olarak demokraside bir kahir ekseriyetin varlığı yukarıda saydığımız konuların belirlenmesinde şüphesiz bir kolaylık sağlar. Buradaki esas tehlike, “çoğunluktan olmayanların” haklarının korunup korunmamasıdır. Çoğunluğun siyasetinde azlıkların yeri olacak mıdır, olmayacak mıdır? Bu soru siyaset pratiğinde daha ziyade şöyle sorulmaktadır: Çoğunluğun işlerine yönelik devlet iradesi tahsisinden azlıklar da aynı şekilde yararlanacak mıdır?

Liberalizmin komüniteryen kollarının ve solun üzerinde durdukları esas konu budur. Oysa bu soru, devlet hakkındaki farklı kabullerden dolayı liberal okulun bireyci kolları açısından hatalı bir sorudur. Çünkü liberalizm, devletin “tedarik ediciliğini” değil, “hakemliğini” savunur. Dolayısıyla her bir farklılık grubunun taleplerinin doğrudan tedariki devletin müdahaleciliğini arttırmak ve tarafsızlığına gölge düşürmesi açılarından hem de zaten bu işlerin maliyetinin yaratacağı fakirlikten dolayı arzu edilir değildir.

Öyleyse nasıl olup da bir memlekette resmî bir dilden veya resmî eğitimden bahsedebiliriz?
Doğru bir kullanımla “öğretim” işinin devletçe yürütülmesinin gerekliliği son derece tartışmalı olmakla beraber resmî dil nispeten daha kolay izah edilebilir bir durumdur.

Her şeyden önce bir ülkenin kurucu çoğunluğu o ülkedeki dilin e doğal belirleyicisidir. O ülkede kurulmuş devletin işleyişi, o ülkedeki eğitimin birliği, iletişimin maliyetinin düşürülmesi ve millet oluşumunun doğası gereği dil bütünlük sağlayıcı bir faktördür. Bir ülkenin kurucu çoğunluğunun o ülkede resmî olarak kendi dilinin egemen olmasını istemesi, zaten “egemenliğin” temellerindendir.

Bu açıdan milletleşmesini büyük ölçüde tamamlamış, çoğunlukların resmî dil belirleyiciliği fazla sorun teşkil etmez.

Burada şu noktaya özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. Bir ülkede “resmi dilin” varlığı başka dillerin varlığını reddetmeyi gerektirmez. Resmî dil, millî devletlerin resmi iletişim dili demektir. Bu, büyük kültürün doğal çekim etkisinin kurumsallaştırılmasıdır.

Buna mukabil, bu kahir ekseriyetin içindeki azlıkların ifade şekilleri hakkında devletin tutumu ne olmalıdır? Sorun buradadır.

Mevcut siyasî milliyetçilik bu konuda oldukça tedirgin ve hatta gergin davranmaktadır.
Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki bir çoğunluğun egemenliğindeki resmi dil, bir hukuk devleti için sadece en az dışsallık sağlayıcı, en düşük maliyetli iletişim imkânı anlamına gelir.

Bunun yanı sıra temel hakların herhangi bir çoğunluk iradesinden bağımsız olduğu kabulümüzü hatırlayacak olursak bir memlekette resmin dilin varlığı diğer dillerin kendini orta koyma hakkına engel değildir.

Eğer böyle bir engelleme söz konusu ise vatandaşların temel hakları konusunda ciddi bir sıkıntı var demektir. Burada şunu da belirtmemiz gerekir ki bu sorunun çözümü, “vatandaşı” olunan ülkenin, devletin hukuka “barış ile” çağırılması sorumluluğunu da getirmektedir.

Bir hukuk devletinde, her bir ferdin kendini ifade etme biçimleri, devletin pozitif belirleyiciliği olmaksızın ferdin kendine bırakılmıştır. Meğer ki fert, açık bir şiddet çağrısında bulunmasın, şiddeti övmesin…

Burada, liberal okulun, “kayıt ve şarta” gösterdiği özeni bir kere daha hatırlatmamız gerekir. Çünkü şartları konmamış tanımlar tanım özelliğini yitirir, anlamsızlaşır. Oysa toplumu bir arada tutan hukuk, uygulanacak müeyyidelerin haklılığını sağlamak açısından sınırları herkes için net şekilde açıklamış olmalıdır.

Burada şu kendiliğinden ortaya bir kere daha çıkmaktadır ki bir memleketin resmî dilinin varlığı, başka dillerin telaffuzunun yasaklanmasını gerektirmez. Bir ülkenin çoğunluğunun, iletişimi konusundaki belirleyiciliği ayrı bir şeydir, başka bir iletişim aracına izin vermemesi apayrı bir şey…

Bir memleketteki azlıklar kendi dilleriyle ilgili yayın ve hatta öğretim faaliyeti yapabilir. Mesele şudur ki çoğunluğun dilinin kullanımının resmiyetinin maliyet düşürücü etkisi ve “antet birliği”nin resmi yürürlüğü diğer diller için söz konusu olmayabilir. Bu durumda ir ülkede diğer dillerde konuşan azlıkların dillerini yaşatmak için yapacakları faaliyetlerin çoğunluk tarafından karşılanması mecburiyeti yoktur. Buna mukabil çoğunluğun,bu dillerin yaşatılması için yürütülen özel faaliyetleri kısıtlamaya hakkı yoktur.

Burada bir kere daha “kayıt ve şart” sınırlamasına dikkat çekmekte sayısız fayda vardır. Çünkü ifade hürriyetinin “şiddetsizlik” şartı her türlü ifade şekli için geçerlidir. Bir insan resmî dili kullanırken yapacağı şiddet çağrılarından nasıl sorumlu tutulursa, diğer başka herhangi bir dille yapacağı aynı çağrıdan da sorumlu tutulacaktır.

Burada sorun ifade aracından değil, o aracın kullanım şeklinden kaynaklanmaktadır.

Siyasî milliyetçilik, “milleti” , “Bir hukuk çatısı altında birleşmiş kavimler cem’i” olarak adlandıran Sadri Maksudi veçhesinden baktığı takdirde, “milletleşmenin” temelinde, hukukî birliğin olduğunu hatırlayacaktır. Zira hukuk, herkesin ihtiyacı olan bir mutabakat sahasıdır.

Siyasî milliyetçilik resmiyette hukukun teminin esas almadığı takdirde devletin tarafsızlığı ve milletleşmedeki rolünü de sakatlar.

Milletleşmiş, kültürel bir benzeşmeyi zaten sağlamış bir toplumun oluşturduğu “millî devlet”in bundan sonraki esas ihtiyacı, milletleşmeyi sağlamış hukuk birliğini olgunlaştırmak ve yeni şartlara uyumlu hale getirmektir. Zira şurası bir gerçektir ki “milletleşme” her ne kadar büyük ve karmaşık bir toplumsal oluşumun tamamlanmış hali gibi görünse de aslında devam eden bir süreçtir de.

Dolayısıyla bir milliyetçi için farklı ifade vasıtalarının kullanımı bir korku sebebi olmamalıdır. Bu, milletleşmede bir merhaledir. Bu, rızaya dayanan hukuk birliğinin ve bu birliğin meydana getireceği müşterek bilincin teşekkülü için bir başlangıçtır.

Aktüel terör sorunu yüzünden sürekli “dille” ilişkilendirilen ifade hürriyeti problemi aslında sadece bununla sınırlı da değildir. Cinsel tercihler, farklı siyasi görüşler vs de genellikle “yeknesak” bir kültür tasavvuruyla ilişkilendirilen siyasî milliyetçiliğin ilgisiz kaldığı konulardır.

Maalesef bahsettiğimiz konularda siyasî milliyetçiliğin düz bir “aynileştirme” mantığı dışında kapsamlı bir ideolojik argümantasyonunun olduğunu söylemek zordur. Bu, millet denen kolektif değerin varlığının, kendiliğinden kolektivist bir tutumla korunması gerektiği yanlış şartlı refleksinden kaynaklanmaktadır. Oysa, her bir ferdini başlı başına bir değer kabul etmeyen bir millet sevgisi, “insanı” istatistik olarak gören insan sever Marksizmken çok da farklı değildir.

Mesele büyük ölçüde yerleşmiş, milliyetçilik tanımı hakkındaki gerek lehtar gerekse aleyhtar neredeyse kemikleşmiş bir ortak anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bu noktada ne siyasî milliyetçiler, ideolojik boşlukları hakkında bir özeleştiri getirmeye yanaşmakta ne de siyasi milliyetçilik muhalifleri milletlerin doğal duygusu olan milliyetçiliğin bireye dayalı ve hukukla şekillenmiş bir halinin oluşması için herhangi bir ihtimali görmek istemektedir.

Siyasî milliyetçiliğin temel hatası, milletleşmesini büyük ölçüde tamamlamış bir toplumda “aynileşmenin” değil bir büyük kültür çekirdeği etrafındaki benzeşmenin, kendi doğal mecrasında gerçekleşeceğidir. Bu o kadar doğal ve karşı konulmaz bir süreçtir ki bu süreç ne resmî bir zorlamayla hızlandırılabilir ne de radikal ayrılıkçıkla durdurulabilir.

Dolaysıyla siyasî milliyetçiliğin, eğer milletleşmeyle ilgili diğer siyasi hareketlerden daha fazla duyarlılığa sahipse, bu sürecin mümkün olduğunca sulh içinde gerçekleşmesi için hukuk birliğinin muhafazasına özen göstermesi, ülkenin her bir ferdinin Türk hukukundan ayrımsız şekilde yararlanması için gayret sarf etmesi, “şiddetsizlik” şartına riayet eden her vatandaşın ifade hürriyetinin, her türlü müdahaleden masun kılınmasının, takdis edilen “devletin” meşruiyetinin temeli olduğunu idrak etmesi gerekmektedir.

Bunun için siyasî milliyetçiliğin, hukuk felsefesi konusunda liberal okuldan alabileceği çok şey vardır.

Mesele, siyasî  milliyetçiliğin, “herkes için ve her zaman” geçerli hukuk normları ve ilkeleri konusunda ciddi şekilde kafa yormuş liberal okula yüzünü dönmesi kadar aynı zamanda liberal okulun da millet realitesine karşı artık kıta Avrupası paranoid şartı refleksinden sıyrılarak bakması ve böylece doğal bir duygu olan millet sevgisinin, ferdiyetçi, barışçı ve yapıcı şekilde kanalize edilebileceğine dair bir tasavvur geliştirmesidir.

Mevcut şartlar altında bu söylenenlerin imkânsız olduğu düşünülebilir ama siyasî milliyetçiliğin yavaş yavaş daha ferdiyetçi bir hale gelmeye başladığına ve liberal okulun da etnik kimliklere, etnik terörün varlığına rağmen barışçı bir ifade tarzı sunma gayretine bakıldığında, çoğunluğun sosyal realitesiyle liberal ilkelerin buluşturulması o kadar zor görünmemektedir.

Siyasî milliyetçiliğin oy oranı , kendini %90 nispetinde Türk bilen bir toplumdaki millet sevgisi açısından yanıltmamalıdır.Siyasî milliyetçilik, milletin, kendi değerlerine bağlılığıyla belli bir oy oranına ulaşmakta fakat, problemlerin çözümünde toptancı ve daha ziyade kolektivist görünen reçeteler dışında bir şey sunamamaktadır. Bu açıdan milletin “doğal milliyetçiliği” ile ayrılmaktadır. Zira millete ve onun değerlerine duyulan bağlılığın ve gelişme arzusunun tek bir biçimi ve yolu yoktur.

Siyasî milliyetçilik, milletin değerlerine gösterdiği duyarlılığı, gerçek fertlerin varlığının hukuk teminatıyla korunmasıyla somutlaştırdığında toplumdan çok daha büyük teveccüh görecektir. Aksi takdirde, toplumsal problemlere verecek bir cevabı olmayan, salt bir reaksiyoner hareket olarak kalacaktır.

Son Güncelleme ( Salı, 15 Eylül 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Sonraki >
design by macroajans