| Liberalizm ve Ekonomik Krizler (2): İlk İtiraz ve Neo-Klasik İktisadın Doğuşu |
|
|
| Yazar Alper Akalın | |
| Salı, 15 Eylül 2009 | |
|
İlk İtiraz: Serbest Piyasa Sömürü Düzenine Dayanır Adam Smith - Baptiste Say - David Ricardo düzleminde ilerleyen liberal iktisadi anlayış, sanayi devrimi ile beraber büyük bir itibar kazanmış ve akademi dünyasında kendisini ekseriyetle kabul ettirmiş olsa da, Sanayi Devrimi’nde yaşanan çalkantılı dönemlerin de etkisiyle teoriye karşı itirazlar da gelmiştir. Sosyalistlerin, Milliyetçilerin ve Humanistlerin ahlaki eleştirilerini bir yana bırakırsak, teorinin içsel tutarlılığı ve mantıksal örgüsüne yönelik en ciddi eleştiri, Karl Marx’tan gelmişti. Marx, kısaca “bir malın değerini ona harcanan emek belirler” sözüyle belirleyebileceğimiz klasik iktisada ait değer anlayışının tutarsız olduğunu belirtmiş ve bir mala değer katan işçi sınıfı ise, kârın da işçi sınıfı tarafından paylaşılması gerektiğini iddia etmiştir (Bawerk, 2006:5-13). Artık değer teorisi olarak adlandırabileceğimiz bu görüşe göre, sermayedarın işçi emeği üzerine koymuş olduğu kâr bir sömürüdür; zira tüm değeri yaratan işçilerdir. Sermayedarın sermaye diye ortaya koymuş olduğu yatırım mallarından dolayı bir hak talebi olamaz; zira o yatırım malları da en nihayetinde önceki sömürülerinin dondurulmuş halidir. Aslında Marx, yaşamı boyunca fikirleriyle pek dikkat çekememişti. Onun şu anki şöhreti, daha çok o öldükten sonra keşfedilmesine dayanır. Ama yine de Marx’ın getirmiş olduğu bu eleştiriler liberal iktisatın ciddi bir çelişkisini ortaya koyuyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşanan ekonomik dalgalanmalar, Sanayi Devrimi’nin vaad ettiği zenginliğe erişmek için kırsal kesimden kente yerleşme telaşındaki insanların yaşadığı sıkıntılar, yine devrimin küçük esnaf ve atölyelerin işlerini bitirmesi ve bu yerlerin yerini büyük sanayi kuruluşların alması ile bir anda işverenlerin işçi durumuna düşmesi, serbest piyasa modeline dayanan bu düzene karşı sesini yükseltenlerin sayısını hızla arttırıyordu. Özellikle 1870’lerde Amerika’da başlayıp sonra Avrupa’yı da etkisini alan uzun buhran, Marksist ve benzeri sosyalist kesimin klasik iktisada yönelttiği eleştirilerin daha da ciddiye alınmasına neden oluyordu. Yaşanan bu çalkantılı ve krizli dönem ile birlikte, 19. yüzyılın ikinci yarısından son çeyreğine kadar klasik iktisat öğretinin zor bir döneme girdiğini, itibarının önceki çeyreklere göre zedelendiğini iddia edebiliriz. Liberal İktisatta Marjinal Devrim ve Neo-Klasik İktisatın Doğuşu Serbest piyasa ekonomisinin sömürü üzerine kurulduğu tezi ve Marx’ın klasik değer teoremini kullanarak bu tezi tescilleme girişimi ile yıpranan klasik iktisat teorisi, ancak yeni bir anlayışla iade-i itibarını elde edebilirdi. İşte bu ortamda, 19. yüzyılın son çeyreğinde gerçekleşen marjinal devrim, klasik iktisat devrini kapatıp, yeni bir devri açtı. Bu geri dönüşle şekillenen yeni teorinin adına neo-klasik iktisat adı verilecekti. Bu yeni teorinin eskisinden farkı, kurucularının ortaya koydukları marjinal fayda teorisi ile, klasik iktisadın değer teorisine açıkça meydan okumasıdır. Marjinal fayda, tanım itibariyle bireyin her ilave birim mal tüketmesi sonucu toplam faydada meydana gelen değişikliktir. Walras, Jevons ve Menger’in farklı zamanlarda ortaya attıkları ama eş zamanlı bir devrime yol açmalarına olanak sağlayan marjinal fayda kavramı, bir malın değerini, ona harcanan emeğin değil, tüketicinin o maldan edineceği yararın belirleyeceğini iddia etmiştir (Yay, 2004:3-4). Bu bakış açısına göre bir örnek verecek olursak, içinde bin bir türlü emek ve zahmet olan bir sanat şaheseri şayet toplum için hiçbir anlam ifade etmiyorsa, değersizdir. Acıkmış bir insan için bir dilim ekmek, o sanat eserinden çok daha değerli olabilmektedir. Ya da tıpatıp aynı iki mal için örnek vermek gerekirse; bir şişe su bir stadyumda dışarıdaki bakkala göre çok daha pahalıya satılabilmektedir. Zira stadyumda su bulmak neredeyse imkânsızken, şehir içinde aynı su her bakkalda bulunabilir; bu yüzdendir ki, kişi stadyumda aynı suya dışarıdakinden çok daha fazla değer atfeder. Dolayısıyla bir işçinin alması gereken maaşını belirleyen şey, işçinin ortaya koyduğu emek değil, tüketicinin o emeğe atfettiği değerdir. Şayet emek yeteri kadar verimli ve değerli değilse, ücretler de dolayısıyla düşük olacaktır. Tıpkı tam tersi durumda da maaşların yükselmesinin söz konusu olacağı gibi. Marjinalistlere göre, emek sömürülmez; sadece tüketicilerin değerlendirmesine tabi tutulur. Neo-Klasik iktisat, marjinal fayda devriminden sonra Marshall’ın arz-talep grafikleri ve Fisher’in para teorisi katkıları ile 1929 bunalımına kadar tutarlı bir teori olarak anılmıştır. Marshall, klasik iktisadın arz yönlü anlayışını marjinalcilerin talep destekli devrimi ile birleştirdi ve arz ve talebin dengesini fiyatlar belirler diyerek, şu an okutulan mikro iktisadın temellerini attı (Savaş, 2007: 583-588). Fisher ise, paranın miktar teorisi olarak bilinen meşhur teorisiyle, para arzında yapılacak herhangi bir değişikliğin anında fiyatlara yansıyacağını belirtmiş ve paranın yansız, yani reel ekonomiye hiç bir etkisi olmayan bir değişken olduğunu gösterdi (Skousen, 2003:287-288). Yukarıda özetlediğimiz 1929 Buhranı öncesi hâkim neo-klasik iktisat anlayışının temel ilkelerine burada bir kez daha göz atmakta yarar vardır; zira, makalenin bundan sonrasında 29 buhranı sonrasından günümüze kadar olan iktisadi tartışmalarda, bu ilkeler sıklıkla sorgulanacaktır 1- Piyasalar, devlet müdahalesi olmadığı sürece dengededir. Böylesine bir ortamda, arz ve talep arasındaki dengeyi fiyatlar belirler. Talep arttıkça fiyat artar, arz genişledikçe fiyatlar düşer. Fiyat, talep ve arzdaki değişime duyarlıdır, yani esnektir. Diğer bir deyişle, talep veya arzdaki herhangi bir ani azalış ya da artış, fiyatlara anında yansır. 2- Tasarruflar, yatırımlar için en büyük kaynaktır. Bir ülkedeki tasarruf miktarı, yatırım miktarına eşittir. Bu eşitlik dengesini ise faizler belirler. Tasarrufların arttığı bir ortamda faizler düşer, yatırım ihtiyacı arttığı zaman ise durum tam tersidir. Hükümetler, bütçe açıkları vererek yatırımları canlandırmazlar, daha çok milli tasarrufları azalttıklarından dolayı faizleri yükseltir, yatırım teşviğini yok ederler. 3- Ekonomide reel değişkenler (üretim, istihdam, gelir) para miktarından etkilenmez. Yani, paranın ekonomide fiyat artışlarından başka etkisi yoktur. Devlet, para basarak ekonomiyi iyileştiremez, ancak fiyatları yükseltir. 4- Kaynak ve gelir dağılımını en iyi belirleyen şey piyasadır. Piyasa dışındaki müdaheleler, kaynak ve gelir dağılımını daha da çarpıklaştırmaktan başka hiç bir işe yaramaz. 5- Piyasalar tam rekabet halindedir. Bunun yanında, tam istihdama; yani ekonominin tüm potansiyelini gerçekleştirmesine, ancak piyasayı serbestleştirerek ulaşılır. İstihdamı ücret seviyesi belirler ve ücretler, emeğin verimliliğine göre değişen, esnek bir değişkendir.
Referanslar: Bawerk, Eugen von Bohm (2006), Marx ve Marksist Sistemin Bitişi, Liberte Yayınları, 1. baskı.
Savaş, Vural Fuat (2007), İktisatın Tarihi, Siyasal Kitabevi, 5.baskı Skousen, Mark (2003), İktisadi Düşünce Tarihi, Adres Yayınları, 1.baskı Yay, Turan (2004), Avusturya İktisat Okulu’nun Tarihsel Gelişimi ve Methodolojisi, Piyasa, Sayı:11, Yaz-2004, s. 3-29
|
|
| Son Güncelleme ( Perşembe, 17 Eylül 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yorumlar
marx a eleştiriniz aynen size çevrilebilir...
avusturya chicago okulları, walras menger hatta bawerk gibi niteliksiz biri hatta mill friedmann hayek gibi siyasetçi kuklalarından entelektüel besininizi alıyorsunuz.
40 sene önce batı dünyasında marksizmin tüm entelektüel cazibesi kaybolmuşken tr gibi azgelişmiş ülkelerde nasıl rağbet gördüyse sizinkiler de 2000lerin başında fikir müzesine çekilirken burada kültürlü bilgili görünmenin araçları olabiliyor. sosyal bilimlerde 80 ve 90 lardaki sessiz gelişmeler artık gün yüzüne çıkıyor. yine geriden takip ediyorsunuz.
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.