Bu Medya ile Demokrasi Mümkün mü? Yazdır E-posta
Yazar Burak Başkan   
Perşembe, 27 Ağustos 2009

Burak, yine muhteşem yazısıyla basında yer aldı. Bu yazı, Star  Gazetesi'nin Açık Görüş ekinde 23 Ağustos 2009 tarihinde yayınlandı..


 Demokratik bir toplumun vazgeçilmez unsuru olan medya, şüphesiz ki 21. yüzyıl siyasetinin en önemli belirleyicilerden biridir. Temsili demokrasilerde medyanın bu şekilde belirleyici olmasında yönetenler ile yönetilenler arasındaki enformasyon köprüsünü kuruyor olmasının payı oldukça büyüktür. Bu köprü sağlıklı bir şekilde kurulduğu zaman toplum, siyaset mekanizmasını oldukça iyi bir şekilde denetleyebilecek ve bu denetleme yetisi o toplumda demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesine büyük bir katkı sağlayacaktır.

Türkiye tarihinde genel eğilimlerine ve yerine getirdiği işleve baktığımızda, medyanın vesayetçi geleneğin son bulmasına ve demokratikleşme sürecinin hız kazanmasına katkıda bulunmak yerine, tam aksine askeri ve bürokratik oligarşi ile sıkı bağlara sahip olan ve demokratikleşme hamlelerini baltalayan bir pozisyonda konumlandığını görmekteyiz.

Tek partili dönem politikalarını meşrulaştırma aracı olarak yola çıkan medya, 1950 sonrası Demokrat Parti iktidarı döneminde, tek parti dönemi ile ilişkilerini koparıp bağımsız olamamış, çok partili sisteme rağmen tek partili sistem özlemlerinin sesi olmuş; 27 Mayıs’ta ise askeri darbeye karşı sivil siyaseti desteklemek bir kenara, tam aksine bu müdahaleyi meşrulaştırma yollarını aramıştır. Nitekim, 27 Mayıs darbesinden bir gün sonraki manşetler hala zihinlerden çıkmamıştır. Türkiye’de medyanın sivil siyasetin yanında yer alamama alışkanlığı daha sonraki dönemlerde de devam etmiştir.

Gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül sürecinde medya yine üzerine düşen görevi ne yazık ki yapamamış ve toplumsal kamplaşmalara adeta davetiye çıkarmıştır. Darbeden bir gün sonra, darbecilere yine methiyeler düzülmüş, rotasından çıkan Türkiye’nin tekrar gerçek rotasına sokulduğundan bahsedilmiştir.

28 Şubat süreci ise, medyanın tam anlamıyla raydan çıktığı bir döneme tanıklık etmemize neden olmuştur. Derin devletin tezgahladığı, medyanın ise kaleme aldığı sahte tarikatlar, her gün sistematik olarak halka aşılanan “İrtica geliyor” propagandaları, yalan haberler, orduyu darbe yapmaya çağıran gazeteciler Türkiye’de medya ile demokrasi kavramlarının birbirine ne kadar uzak olduğunu ortaya koymuştur.

27 Nisan 2007’de gerçekleşen e-muhtıra hadisesi yine başrolünü hâkim medyanın oynadığı bir oyunun sahnelenmesi anlamını taşımıştır. Genelkurmay Başkanı’nın basın toplantılarına katılıp, adeta “Darbe yapmak için hala ne bekliyorsunuz” manasına gelecek sorular soran ve ordunun sivil siyaset aleyhine bir laf söylemesi için yapmadığını bırakmayan gazeteciler, e-muhtıranın zeminini çok güzel hazırlamıştır.  

Medyanın öteden beri demokratik bir tutum sergileyememesini ve çoğu kez demokratikleşme süreçlerinde tıkaç vazifesi görmesini iki nedene bağlamak mümkündür.

Birincisi, Türkiye’nin modernleşme sürecine benzer bir biçimde, medyanın ortaya çıkış sürecinde de toplumsal dinamiklerin herhangi bir etkisi olmamıştır. Bugün Türkiye’nin hâkim medyasını oluşturan grupların büyük çoğunluğunun temeli tek parti döneminde atılmış, devlet destekli bu medyanın oluşturulmasında da temel amaç olarak tek parti döneminin meşruiyetinin sağlanması amacı güdülmüştür. 1950-60 arası dönemde Demokrat Parti’nin medya desteğinden bu denli uzak kalmasının sebebi de, bu dönemde medyanın büyük oranda tek parti döneminde devlet destekli şekilde meydana getirilen medyanın devamı olmasıdır.  1960 sonrası yaklaşık on yıllık periodlarla tekrarlanan askeri darbeler, bir yandan devlet destekli medyanın gücünün zayıflamasını önlemiş, bir yandan da yeni medya kuruluşlarının ortaya çıkmasını engellemiştir.

Medyanın demokrasi önündeki tıkaç pozisyonunun ikinci sebebi ise, mevcut medya kuruluşlarının arkasındaki sermayenin, büyük oranda tek partili dönemde “milli burjuvazi yaratma projesi”nden kaynaklanıyor olmasıdır. Bugün “İstanbul burjuvazisi” olarak adlandırılan bu sermaye kesimi, 1950 sonrası DP ile, 1980 sonrası Özal’ın ANAP’ı ile ve nihayet 2000’lerde AK Parti iktidarı ile yaşanan sermayenin el değiştirmesi hadisesinden doğal olarak olumsuz etkilenmiştir. Bir zamanlar rekabetten uzak olmanın tadını çıkaran İstanbul burjuvazisi, saydığımız bu iktidarlar döneminde ortaya çıkan Anadolu sermayesi karşısında sınıfsal çıkarlarını ön plana çıkarmış; Turgut Özal döneminde piyasaya giren yabancı aktörlerle birlikte ise kendini tam anlamıyla bir rekabet ortamının içinde bulmuştur. Dolayısıyla bu hükümetlere muhalefet ederek, bir anlamda ekonomide rekabet ortamına da muhalefet eden İstanbul sermayesi, tamamen sınıfsal kaygılarla askeri ve bürokratik oligarşi ile bağını sürdürmüştür. Bu noktadan bakıldığında, İstanbul sermayesinin medyadaki kollarının demokratikleşme sürecini desteklemek yerine muhtıralara, darbelere bel bağlamasına ve Türkiye’deki vesayetçi sistemin devam etmesi adına elinden geleni yapmasına şaşırmamak gerekmektedir.

Bununla birlikte doksanlı yıllarda özel televizyon kanallarının açılması ve 12 Eylül’den bu yana doğrudan bir müdahalenin gerçekleşmemesi, bir yandan hâkim medyanın tekeli kırmış, diğer yandan da statükodan bağımsız medya kuruluşlarının doğmasına ortam hazırlamıştır.

Bugün geçmişe göre nispeten çoğulculaşan medyaya rağmen, Türkiye siyasetinde demokratikleşme süreçlerinin ve vesayetçi yapının tasfiyesinin önündeki en büyük engel hala hakim medyadır. Hakim medya özgürlükçü ve demokrat eğilimlere sahip olduğu gün, Türkiye’deki demokrasi ve özgürlükler yönündeki değişimin ve dönüşümün önünü kimse alamaz.

Son Güncelleme ( Perşembe, 27 Ağustos 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans