İktisattan Anlayan Birisi Sosyalist Olamaz Yazdır E-posta
Yazar Alper Akalın   
Pazartesi, 17 Ağustos 2009

İlkay Yılmaz Kimdir?

Benim Mersin Üniversitesinde okuyan iki kuzen, bir gün bir sohbette: “Alper Abi, bizim bir hocamız, aynen senin gibi kapitalist, bize derste Ayn Rand okutturuyor” deyince sevinmeden önce bayağı bir şok olmuştum. Ne de olsa, Türkiye’nin köhnemiş yüksek öğretim sisteminde, devletçi zihniyet sahibi hocalar dışındakilere rastlamak epey zordu; bir de liberaline rast gelmek olağan üstüydü. İlkay Hocayı kuzenlerden duyduktan sonra, yazın kendisiyle röportaj yapmayı çok önceden kafama koymuştum. Ve nihayet bu planımı, geçen haftalarda gerçekleştirdim. İlkay Hoca ile akademi dünyasından iktisat bilimine, güncel ekonomik meselelerden Türkiye’ye özgün siyasî konulara kadar pek çok konuda konuşma fırsatı yakaladık. İlkay Yılmaz’ın çok yerinde tespit ve mesajları var. Bu güzel röportajı, su gibi okuyacağınıza eminim..


http://img229.imageshack.us/img229/1559/ilkayyilmaz.jpg Alper Akalın: Hocam biz tesadüf eseri, sizin üniversitede liberal fikirlerinizden dolayı meşhur olduğunuzu öğrendik. Derslerinizde felsefî ve iktisadî liberalizmi derinlemesine anlatıyormuşsunuz. Peki hocam sizi liberalizmle tanıştıran olay ya da durum ne oldu?

İlkay Yılmaz: Ben Kemalist, sola yakın, CHP eğilimli bir aileden geliyorum. Üniversiteye kadar sosyal meselelere ilgisizdim. Üniversiteye başladığım ilk yıllarsa, Sovyetler Birliği’nin dış dünyaya yavaş yavaş açıldığı yıllardı. 70’lerin sonu ve 80’lerin başında Sovyetler, dışa tamamen kapalı bir ülke olduğundan, oradan bilgi akışı zor sağlanıyordu. Tek tük sağlanan bilgiler de, tamamen Sovyet rejimin propagandası şeklindeydi. Dolayısıyla, Sovyetlerde ne olup bittiğinden haberdar olamıyorduk. Ama işte 80’lerin sonunda yavaş yavaş gelen haberler öğrencilerin ilgisini çekiyordu. Biz de gazeteleri okurken, Sovyetlerde yaşayan insanların tüketim malzemeleri bulamadıkları haberlerine rastlıyorduk. Demek ki diyorduk, ekonomik açıdan Sovyet halkı bayağı geride ve oradaki yaşam anlatılan hikâyelerden bir hayli farklı. Sosyalizme dair ilk kuşkularım işte o zaman başladı..  Bu arada Türkiye’de Özal’ın getirmeye çalıştığı bazı uygulamalar da benim açımdan ilgi çekiciydi.

İşte tüm bu gelişmelerin yaratmış olduğu atmosferde şunu idrak ettim: Sosyalizm, insanlar için uygun bir sistem değil. Çünkü insanlar kendilerini diğerlerinden daha fazla düşünüyorlar. Sosyalizmin iyi bir şekilde uygulanması için, insanların son derece altruist olması lazım, (tırnak içinde) çok iyi insanlar olması lazım. Ama insanlar öyle değiller.

AA: Mises’in bir lafı var: “Tüm insanlar melek dahi olsa, sosyalizm mümkün değildir” diye..

İY: (Gülüşüyoruz). Evet, ancak onu daha sonra fark ettim.  Ama sosyalizmin mümkün olmadığını idrak edince,  o zaman bunun alternatifi ne diye kendime sordum? İşte ilk o zamanlar başladı, devletçiliğe karşı duruşum ve serbest piyasa ekonomisine olan ilgim..

AA: Peki hocam, o zamanlar üniversitede gördüğünüz iktisat derslerinin de serbest piyasaya sempati duymanızda bir katkısı var mı? Neticede üniversite yıllarınız, Keynes politikalarını gözden düştüğü ve Thatcher ve Reagan’ın liberal politikalar uyguladığı bir döneme rast geliyor.. Yoksa tamamen kişisel çabalarınızın ürünü mü bu uyanış?

İY: Okulda sosyalist görüşlü hocalar da vardı, sosyalizm karşıtı hocalar da. Ama iktisadın genel mantığını biraz kaptıktan sonra (hoş herkes onu da beceremiyor ya), sosyalizmin neden mümkün olamayacağını görebiliyorsunuz. Günümüzde sosyalist iktisatçıları görünce de hâlâ anlayamıyorum; nasıl hâlâ o fikirleri savunabiliyorlar diye.

AA: Ama sanırım sizin şimdiki liberalliğiniz artık “Sosyalizmin fenalığı” ve “Turgut Özal’ın etkili politikaları” çizgisinden daha öteye geçmiş..

İY: Tabii.. Ben üniversiteden sonra 1 yıl Ziraat Bankasına girdim.  Hem oradan, hem de kamu kesiminde çalışan diğer arkadaşlarımın yaşamış olduğu tecrübelerden görüyordum; bankamatik memurlarını, devletçi ve bürokratik zihniyeti. Bir yanda ülkede ciddî manada bir yoksulluk var, diğer tarafta hiçbir şey yapmayarak yüksek ücretler alan bir seçkin zümre var. Halkı düşünmeseniz bile, şayet biraz vicdanınız varsa sırf adalet duygusundan dolayı buna karşı çıkmanız lazım.. Ama devletçi çevreler bunları eleştirmiyordu. Ben bu uygulamaları gördükçe, gazetelerden bankaların ve KİT’lerin nasıl boşaltıldığı haberlerini okudukça, devletçilikten tabiri-caizse tiksinti duymaya başladım. Ziraat bankasından sonra devlet bursuyla Amerika’ya doktoraya gittim ve tekrar üniversitede çalışmaya başladım. Bu kadar devletçiliği eleştiriyoruz ama burada bir özeleştiri yapalım: Benim hiç özel sektör tecrübem olmadı, piyasaya yönelik herhangi bir işte bulunmadım. (Gülüyoruz)

AA: Peki Amerika’da okumanızın bir etkisi de oldu mu, liberal fikirlere daha da sempati duymanızda?

İY: Amerika’ya gittiğimde zaten liberalizmi benimsemiştim. Ama, Amerika’nın aktif ve dinamik ekonomi yapısını da görünce, şunu fark ediyorsunuz: Amerika’da yoksul olan bir adam büyük olasılıkla onu hak etmiştir diye düşünüyorsunuz. Yani bu ülkede bu kadar fırsat var, çalışmak isteyen ve aptal olmayan bir adamın başarısız olmaması gerekiyor. Tüm bu fırsatlara rağmen Amerika’da birisi evsizse ve bakıma muhtaçsa, muhtemelen kendi iç dünyasında halledemediği bazı sorunları vardır.. Ama buna rağmen, Türkiye’de bazı insanlar çalışıyorlar, didinip bir yerlere gelmek istiyorlar ama önüne daha çok engeller çıkarılıyor. İşte o zaman anlıyorsunuz, piyasa ekonomisi devletçilik arasındaki temel farkı.. Bu fark, liberal görüşlerimi de geliştirmeme yardımcı oldu tabii..

AA: Hocam sizi üniversite meşhur kılan bir özelliğiniz de, dersinize geç gelen öğrencilerinize, daha önceden belirlemiş olduğunuz bir listeden kitap seçtirip, o kitabı bir ay içinde okumalarını taahhüt ettirmeniz.. Öğrencilerinize sunmuş olduğunu listedeki kitapların büyük çoğunluğu, liberal felsefeyi daha yakından tanımalarına yardımcı olacak kaynaklar.  Mises, Hayek, Rand’dan seçkin eserler vardı hatırladığım. Peki siz bu isimleri ne zaman okudunuz, bu isimlerin eserlerine Türkiye’deki kitapevlerinde rastlamak da pek kolay olmadığını biliyoruz..

İY: Hayek’i üniversite yıllarımdan biliyordum ama eserlerini Türkiye’ye döndükten sonra okuma fırsatı buldum. Açıkçası Amerika’da çok yoğun ve stresli bir ortamda tez yazarken, rahat okumalar yapamıyorsunuz. Onun için Hayek’i, Rand’ı buraya gelip rahatlayınca daha çok tanıdım.. Devlet dairesinde çalışmanın bir avantajı daha.. (Gülüyoruz)

Ayn Rand’ı öğrencilere tavsiye ediyorum çünkü Rand’ın özelliği, eserlerinde bireysel sorumluluğu çok güzel ve etkili bir şekilde vurgulaması. Rand’ın mesajı net: “Başımıza gelen şeylerden önce biz sorumluyuz…”. Öğrencilerde genelde şu var; başıma ne geliyorsa, başkası sorumlu. Ya devlet sorumlu, ya ailem sorumlu, ya çevrem sorumlu, ya sistem sorumlu. Ben çok zeki değilim ya da yeterince çalışmadım demek insanı rahatlatmaz. Ama suçu başkasına atmak daha kolaydır. Bu bakış açısı sorunlu; çünkü herkes sistemi sorunlu göstermeyi benimseyince, kimse kendisini değiştirme gereğini hissetmiyor.  Bireysel sorumluluktan kaçınmak için sürekli sistemi suçlamak, öğrencileri uzun vadede başarısızlığa götürür. O yüzden, öğrencilerimin her şeyden önce kendilerini sorgulamalarını isterim. İşte bu yüzden okuma listelerimde Rand’a ve diğer liberal eserlere yer veriyorum.

AA: Peki hocam, bu kitapları veriyorsunuz ama tam tersi etki yaratmaktan da korkmuyor musunuz?  Yani öğrenciler içlerinden sonra “ya hoca gene zoraki liberal kitap verdi, bıktım bu liberalizmden” demesinler?

İY: Orada çok çeşitli kitaplar da varlar. Hikâye roman da seçebiliyorlar. Ama öğrencilerin bir şikâyeti olduğunu sanmıyorum.  Öğrencilerimin büyük kısmı Ayn Rand’dan etkileniyorlar ve hatta facebookda Ayn Rand’ın Atlas Silkindi adlı eserini sevenler grubunu bile kurdular.

AA: Aa çok ilginç. Biz aslında Marx’ı Sevenler gruplarına falan alışkınız:) Peki okuma listenizde Marx da var mı hocam? (Gülüyoruz)

İY: Marx yok,  zaten fakültede yeterince sosyalist fikre aşina oluyorlar. Sağ olsun diğer hocalar, benden daha iyi çalışıyorlar anti-liberal fikirleri tanıtmakta (Gülüyoruz). Ben aslında, onları daha önce hiç görmedikleri fikirlerle tanıştırıyorum. Öğrencilerin, yerleşik tezlere karşı anti-tezleri de bilmesi lazım..

AA: Hocam peki, biraz daha genel konulara geçecek olursak; liberalizmin karşısında en büyük problem, şu sıralar ortaya çıkan kriz ile birlikte, serbest piyasa olan inancın iyiden iyiye kırılması. Sizin de fikirlerinizi merak ediyorum; kriz hakkında ne düşünüyorsunuz? Kriz neyin krizi, kimin krizi? Sizce serbest piyasa aksaklıklarından dolayı sürekli denetlenmesi gereken bir sistem mi?

İY: Hayek’in piyasa ekonomisi ile ilgili vurguladığı önemli bir durum var. Piyasa ekonomisi, tüm alternatiflerine göre bilgiyi en fazla kullanan sistem. Piyasa ekonomisinde her birey, fiyatlara bakarak kendince en rasyonel eylemde bulunur ve bunun için elindeki, zihnindeki tüm bilgiyi kullanırlar.  Şimdi bunun tam karşısında; plancı ekonomi var. Bunlar toplumun elindeki tüm bilgiyi topluyorlar ve toplum için en rasyonele karar vermeye çalışıyorlar. Şimdi böyle bir ortamda, çok önemli bilgi sorunu var. Plancı ekonomilerde, yukarıya doğru giden bilgi (denetleme mekanizmasının başındakilere giden bilgi) her zaman eksik olacaktır.  Çünkü insan tüm bildiğini aktaramaz. Bireyler, bildiğini bilmediği şeyleri kendince içselleştirir ama bunu karşı tarafa ifade edemez. Dolayısıyla, denetleyici kişiler çok kabiliyetli, çok zeki kişiler olsa bile daha eksik bilgi ile karar vermek zorunda kalacaklar; bu da onların piyasaya göre daha hatalı fikirler almalarına neden olacaktır. Bu yüzden, denetim eksikliğinden dolayı kriz çıktı diyenlere şunu söylemek gerekir; şayet merkezi bir denetim mekanizması piyasanın işlerine aktif şekilde müdahil olsaydı, belki durum şimdikinden daha da vahim olacaktı.

AA: Hocam, liberal iktisadî literatürde Hayek veya Mises’i ele aldığımızda, genelde bu iki düşünürün soğuk savaşın da etkisiyle, tüm mesailerini sosyalizmin imkânsızlığına ayırdığını görüyoruz. Sovyetlerin de yıkılması ile birlikte sosyalizmin demokratik bir şekilde uygulanabilmesinin imkânsızlığı ortaya çıktı ama 3H Hareketi üyeleri olarak bizler aramızda, sosyalizmin artık “sosyal demokrasi”, “refah devleti” formunda yeniden karşımızda olduğunu tartışıyoruz.  Ekonomik açıdan Keynes’in de büyük katkıda bulunduğu bu yeni sosyal devlet paradigması, artık Avrupa’dan Amerika’ya her yeri esir almış durumda. Siz bu global “sosyalistimsi” trendi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

İY: Bence, Keynesçilikten beslenen refah devleti uygulamaları, uzun vadede ekonomik etkinliğini azaltıyor ve ülkelerin büyüme hızını düşürüyor. Mesela Fransa’ya baktığınızda, Fransa’nın komşusu İngiltere veya Amerika’ya göre geri kalmasının arka planında oradaki aşırı sosyal devlet harcamaları olduğunu görüyorsunuz ki en sonunda ülkenin başına sağcı Sarkozy’i getirdiler.

Ama soğuk savaşla karşılaştırdığınızda durum şimdi daha iç açıcı. En azından karşınızda, tek parti diktatörlüğünü savunan bir kurum kalmadı. Artık tartışmalarımız, devletin serbest piyasada ağırlığı ve etkinliği nerede olsun noktasına geldi. Gerçi uzun dönemde de,  geçmişte yapılan hatalardan ders alınarak daha serbest bir noktaya gidileceğini söyleyebilirim. Ama şunu da iddia edebilirim ki; hiçbir zaman tam ve etkin bir piyasa ekonomisine ulaşılamayacak çünkü insanların büyük bir kısmı bunun farkında olmasalar da, mümkün olduğunca az gayretle daha fazla şey elde etmek istiyorlar. Ve bunu yapmanın en kolay yolu da ülkenin üreten kesimlerinden beslenmek. Ve üreten kesimden (ç)almanın kılıfı da hazır: Sosyal adalet.. 

Artık sosyal ile başlayan her kelime kutsal bir tabu haline geldi. Sizler, ahlakî veya faydacı gerekçelerle bu kavramlara karşı çıkınca da,  sizi kötü ve vicdansız bir adam ilan ederler

AA: Hocam, aslında bu kadar iktisat konuştuk ama Türkiye’nin gündeminde iktisadın önüne geçen bir çok konu var, işte Ergenekon konusu, imam-hatipler ve katsayı eşitsizliği, türbanla eğitim, askeri vesayet vs.. Ekonomik özgürlükler konusunda ne kadar hassas olduğunuzu öğrendik; peki siyasî meselelerde aynı özgürlükçü tutuma sahip misiniz? Yoksa, bazı siyasal haklarda “ama” diye itiraz ettiğiniz yerler oluyor mu? 

İY:  Bazı iktisatçılar, iktisat bilimindeki ilkeleri pragmatik açıdan rahatça benimserken, konu daha subjektif bir nitelik taşıyan siyasî meselelere gelince, geçmişteki çevresinden gelen eğilim ve tecrübeleri ile özgürlük karşıtı fikirlere sempati duyabiliyorlar.

AA:  Peki sizin, “ya bu kadar da özgürlük olmaz” dediğiniz herhangi bir siyasî konu var mı?

İY: Bilmem, biraz daha spesifik sorsan?

AA: Mesela, kürt meselesine genel yaklaşımınız nasıl? Kürtler size dilediği dille kendini ifade etme,  eğitim alma gibi haklara sahip olmalı mı?

İY: Elbette, bu hakların temin edilmesinin bir mahsuru yok. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu haklar grup hakları şeklinde meşrulaştırılırsa, yine birey haklarının önüne geçebilir diye düşünüyorum. Doğuda yaşayan Kürtler’in sosyo-kültürel ortamları, daha çok kolektivist bir biçime dayandığı için, bireysel haklar yerine onları tek-tip grupmuş ele almak, kürt sorununun çözümünü daha da güçleştirebilir.

AA: Hocam, grup haklarını açar mısınız biraz daha? Grup olarak Kürtleri nitelendirmenin ne sakıncası var?

İY: Ben her şeyden önce insanın bir birey olduğunun farkına varmasını isterim. Yani “ben kürdüm” demek ile “biz kürdüz” arasında ciddî bir fark var. Ben ikinci yaklaşımı tehlikeli buluyorum; sadece Kürtler için değil, diğer sınıfsal haklar için de geçerli bu. Böyle olduğu zaman,  kendinizi adeta belirli bir kalıba hapsediyorsunuz, birey olarak kendinizi geliştirmeniz pek mümkün olmuyor. İnsanların kendini bir grubun üyesi olmaktan öte, kendi başına birey olduğunun farkına varması, toplumsal açıdan daha sağlıklı bir yapıya kavuşmamızı sağlar.

AA: Bu arada siyasî konularda sorduğumuz sorulardan dolayı üniversite yönetimi ile başınız belaya girmesin hocam?

İY: (Gülüyoruz) Bilmem ki, girer mi girmez mi? Sen sor, ben gerekirse yayınlama derim.

AA: O zaman üniversitelerde türban konusuna nasıl bakıyorsunuz?

IY: Evet, işte bu soru, rektörle aramızı açacak bir soru. (Gülüyoruz) Ben karşı değilim türbanlıların eğitim görmesine. Ama baktığımız zaman geçmiş uygulamalara, liberal olmama rağmen bazen baskı ve zorun işe yaradığını düşünmüyor değilim. 90’lı yılların ortalarında sivrileşen Refah Partisi, batı düşmanı sapır saçma şeyleri savunuyordu. Sonra 28 Şubat geldi, İslamî kesimin ileri gelenleri özgürlük ve demokrasi demeye başladılar. Yani acaba 28 şubatla gelen bu yasaklar olmasaydı özgürlüğe şimdi verdikleri kadar değer verirler miydi diye düşünüyorum..

AA: Özgürlüğün değerini kaybedince anladılar diyorsunuz..

İY: Ama bu hepimiz için bir sorun. Ne yazık ki, başımıza gelmedikçe özgürlük ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerin önemini idrak edemiyoruz.

Ama özgürlüğün değerini anlamamış bir muhafazakar kesim, şayet başa gelseydi ve devlette önemli bir nüfuz elde etseydi, özgürlüklerimiz adına büyük bir tehlike olabilirdi. Onun için uzun vadede bireysel hak ve özgürlüklerin teminatı için kısa vadede bu tür önlemler işe yarar mı diye kendi kendime bazen soruyorum.

AA: Aman hocam buraya kadar güzel getirdik, şimdi burada…

İY: Batırmayalım değil mi? (Gülüyoruz)

AA: Evet evet, çok çok kısa vade diyelim biz ona.. Çok teşekkürler hocam, çok zevkli bir sohbetti.

İY: Ben teşekkür ederim..
Son Güncelleme ( Pazar, 16 Ağustos 2009 )
 

Yorumlar  

 
0 #1 RE: İktisattan Anlayan Birisi Sosyalist Olamazpredator 2009-12-23 20:20
serbest piyasa ekonomisi diyorsun, senin sistemini uygularsak; ekonomi disa bagimli hale gelir, hic bir zaman bagimsiz olamayiz, kendi kendimize birsey uretemeyiz, her zaman enflasyon olur. issizlik artar, sosyal guvenlik haklarimiz olmaz, tazminat haklari taninmaz. devlet ozellistire ozellistire en sonunda kendisi hic bir faaliyeti olmayan sembolik bir yapi haline gelir. bu gun 3 e aldigin bir mal yarin 5 olur. dunyada %70 ine sahip oldugumuz bor bedavadan elimizden ucup gider. onuda tupras gibi ellere peskes cekerler. millet sokakta yatiyor, ac susuz, issiz gucsuz. ureticiler unu piyasaya surmeyip yok diyorlar; ekmek oluyor 1.5 lira. sen hic gazete okumuyormusun, hic haber seyretmiyormusu n; ac karnina calisan 1000lerce isciyi dusunmuyormusun . isciler olmassa bu fabrikalarda kim calisicak. senin ulkende sorumsuzluktan hastanede 13 bebek oluyor. simdi kalkmis hala kapitalizm diye bagriyorsun, birakin artik burjuvayi zengin etmekten yorulmadinizmi. bu ulkeye ilkeli, kararli, disiplinli bir yonetim, milli ve guclu ekonomik sistem lazim. uzulerek soyluyorum bu kapitalizm degil. haberlere bakarsan kapitalizm gun gectikce batmaktadir. siz yahudileri zengin edicenize oturunda baska bir care dusunun. yada yoldan cekilin genclik birseyler yapsin....
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans