Hüseyin Ergün: "CHP solcu bir parti değil, resmi bir devlet partisidir" Yazdır E-posta
Yazar Ahmet İhsan Kaya, Burak Başkan ve Öner Bulut   
Perşembe, 06 Ağustos 2009
Türkiye'de dünya standartlarına sahip olan bir sol partinin bulunmaması, yıllardır Türkiye'de konuşula gelmiş konulardan birisidir. Yıllardır tam anlamıyla sosyal demokrat bir parti olmadığı vurgulanır ve Türkiye'nin gerçek anlamda bir sol partiye ihtiyaç duyduğu öteden beri belirtilir. İşte birçok kesim tarafından dikkat çekilen bu eksikliği giderme iddiasındaki bir isimle, Hüseyin Ergün'le**, 3H Hareketi olarak Türkiye'nin güncel meselelerinden, Türkiye'de solun akıbetine kadar birçok konuyu enine boyuna konuştuk. 

Sample ImageSHP Genel Başkanlığı'na yeni gelmiş bir kişi olarak, Türkiye'de sola yeni bir soluk getirme iddiasındasınız. Türkiye'de sol hareketler özellikle son yıllarda büyük bir kriz içinde. Siz Türkiye solu ile ilgili genel bir değerlendirme yapabilir misiniz? 

Türkiye solu olması  gerekenden çok geride ve çok az etkili olabiliyor. Bunun temel nedeni CHP'nin solcu sanılarak siyasal hayatta belli bir yeri kapatmış olmasıdır. Halbuki CHP solcu bir parti değil, resmi bir devlet partisidir. O partiden sol tepkiler, sol politikalar, sol söylemler beklemek yanlış olur. Üstelik CHP sol söylemleri bile dile getirmiyor, sadece yaşam tarzına sıkışmış kalmış durumda. Yani bir laiklik söylemi ve ona bağlı olarak da bir yaşam tarzı tercihinin savunulucuğunu yapıyor. Böyle bir yerde Türkiye seçmeni içinde çok dar bir kesime sıkışmış oluyor ve o seçmenle bir etkileşim içinde. O seçmenin önemli bir kısmı da CHP'ye istemeyerek oy veriyor, ötekilere vermek istemediği için CHP'ye oy veriyor, bu da ayrı bir sıkışma getiriyor.  

Öte yandan solda bir de küçük gruplar var ben ona fraksiyon solu diyorum. Fraksiyon solu da yine bugünkü anlamda çağdaş bir sol değil, 1930'lardan belki daha öncesinden kalma tekerlemelerin piyasada olduğu ve bugünkü dünyayla bağdaşmayan bir sol. Hergün biraz daha eriyorlar, sayıları çoğalıyor bölünüyorlar ama her birinin etki gücü azalıyor. Dolayısıyla bu ikisi esas itibariyle kamuoyunda gözükmektedir.  

Şimdi SHP ilk defa çağdaş bir solla Türkiye'deki siyasi yelpazenin solundaki boşluğu doldurmaya aday. Biz şuna inanıyoruz siyasi yelpazenin solunda hiçbir parti yok. Siyasi partiler siyasi yelpazenin sağına sıkışmış durumdalar ve burada da AKP merkezde duruyor. Merkezin sağında CHP var, onun sağında MHP var ve daha böyle sağa doğru gidiyor. Bu soldaki boşluk Türkiye siyasetini aynı zamanda topal ördek konumuna getiriyor ve bir dengesizlik doğuyor. Çok partili bir yaşam var ama bu yaşamın bir tarafında sıkışmış partiler var, öteki tarafında boşluk var. O yüzden de bizim çok partili yaşamımız demokrasiye dönüşemiyor. Demokrasi esasında sol-sağ dengesiyle büyüyen bir rejimdir. Toparlarsak bugün Türkiye solu, Türkiye'de olması gereken güce, büyüklüğe ve etkinliğe sahip değildir. 
 
SHP'nin bahsettiğiniz soldan pozitif olarak farkı nedir?  
Hemen söyleyeyim. SHP, 7 Haziran'da toplanan ikinci olağan kurultayında bir karar aldı. Bu kararda partinin nitelikleri de belirtiliyordu. İki ayrı üçlü olarak bunları belirttik. Birinci nitelik sivil, demokrat ve barışçı olmak. Sivil olmak ne demek? Asker ya da sivil devlet kuvvetlerinden bağımsız olmak demek. Dolayısıyla bu anlamda SHP soldaki tek sivil partidir. İkinci demokrat olmak, demokrat olmak da iktidara halk oyuyla gelmeyi halk oyuyla gitmeyi, onun dışında başka bir yolu reddetmeyi gerektiriyor. Yine Türkiye solunun bu bakımdan da diğer kesimlerinin geniş ölçüde sabıkalı olduğunu düşünüyoruz. Üçüncü niteliği barışçı olmaktır, yani toplumdaki kişiler, gruplar, etnisiteler, dinsel inanç toplulukları vs hepsini eşit görmesi ve bunların arasındaki ilişkinin barışçı temelde yürütülmesini istemektedir. Halbuki bazı akımlar birine dayanarak ötekine karşı politika yapıyorlar. Öyle olunca da diyelim ki bir etnisiteyi ya da din grubunu öne aldığınızda o zaman barışçı olmaktan çıkıyorsunuz. Birinci üçlümüz bu. 
 
SHP ikinci üçlü olarak da özgürlükçü, eşitlikçi ve kalkınmacı olmayı ortaya koyuyor. Özgürlükçü ne demek? Özgürlükçü şu demektir ki ülkemizdeki herhangi bir topluluğu ötekinden üstün görmüyoruz bir, ikincisi ülkemizdeki her topluluğa dünya çapındaki en yüksek özgürlüğü layık görüyoruz. Hiçbirinin özgürlüğünün bundan bir gram dahi eksik olması gerektiğini düşünmüyoruz. Yani, “efendim bizim memleketimizin gerçekleri bunlardır, biraz da burada özgürlüğü kısalım ancak böyle olabilir” demeyi ayıp sayıyoruz. İkincisi eşitlikçiyiz, yani bütün insanların yaşam kalitesi bakımından iyi bir düzeye sahip olması gerektiğiniz düşünüyoruz. Sosyal güvenlik bakımından, sağlık hizmeti bakımından, eğitim bakımından iyi bir düzeye sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. İnsanlar arasındaki farklılıkların kabul edilebilir düzeyde olması gerektiğini düşünüyoruz.

Yaşam kalitesindeki  eşitliği, bu her şey olabilir; barınmadan  beslenmeye, oradan eğitime, oradan sağlığa yaşam kalitesindeki farklılığı tolere edilebilir düzeyde olması gerektiğini düşünüyoruz eşitlikçiyiz derken. Bir de kalkınmacıyız, genellikle siz benden daha iyi biliyorsunuz sol, bölüşümcü bir yüze sahiptir. Halbuki, biz aynı zamanda kalkınmacı bir parti olmak istiyoruz. Ne demek kalkınmacı bir parti? Memleket ekonomisini öyle yöneteceğiz ki, bu memleket sağcıların ürettiğinden daha çok üretim yapacak. Daha kaliteli ürün üretecek, daha çok ihracat yapacak. 
 
Geleneksel solcular gibi üretimle bölüşümü birbirinden ayırmıyorsunuz... 
Üretimle bölüşümü birleştiriyoruz, bunu yapabilmek içinde en yüksek katma değer, en yüksek teknoloji, dünyadaki sermayenin büyük kısmını, üretim bilgisini, yönetim bilgisini ülkemize getirmek ve üretim politikamızı da bunları yapabilecek düzeyde ayarlamayı düşünüyoruz. Kalkınmacılıktan korkmuş bir eşitlikçiliği katiyyen kabul etmiyoruz. Bir farkımız da bu, dolayısıyla aslında hemen hemen her noktada Türkiye solunun yer çekiminden bunları tırnak içinde söylüyorum kendimizi ayırıyoruz. 
 
Kalkınmacılık noktasından hareketle partinizin serbest piyasa ekonomisine bakışı nedir?

Serbest piyasa ekonomisi bir ortamdır. Bu ortamı biz kendi politikalarımıza göre değerlendirmeyi düşünüyoruz. Ama piyasa olmadan bir ekonomik ortam olamaz ve piyasa kapitalizmin bir ürünü değildir. Kapitalizm piyasanın bir ürünüdür yani kapitalizmin  ilk 1600-1700'lerde uç vermesinden 3000 sene önce dünyada piyasa vardı. Çünkü bir insan kendisine yetecekten fazla bir şey ürettiği zaman onu başka bir insanla değiştirir. O değişim işlemi de piyasada olur. Piyasa olmazsa herkes kendi ürettiğini yemek zorunda kalır giymek zorunda kalır. Ama tekstil üreten yiyecek bulamaz o zaman. 

Serbest Piyasa Ekonomisi ile kapitalizmi birbirinden ayırıyorsunuz yani... 

Ayırmak lazım, kesinlikle ikisi birbirinden farklıdır. Ama kapitalizm de piyasa içinde şekillenen bir olgudur. Piyasadan hem yararlanmış, hem yaygınlaştırmıştır. Prof. Sadun Aren'in Mart 1991'de yazdığı bir yazı var. Diyor ki, “kapitalizmden daha çok sosyalizm, piyasadan yararlanır.”  

Sosyalizm piyasadan, kapitalizmden daha çok nasıl yararlanabilir? 

Çünkü kapitalist sistemde bir takım tekeller oluşabilir, halbuki sosyalizm bir sistem olarak eğer piyasayı kullanmak isterse, o tekellerin de olmadığı, daha yarışmacı bir ortam kurabilir. Ve o yarışmacı ortamda da daha iyi bir piyasa oluşur diyor. Biz şöyle düşünelim. Atmosfere benzetebiliriz piyasayı. Bu ev, atmosfere bir müdahaledir. Üzerini kapatarak yazın güneşten, kışın da soğuktan korunuyoruz. Veya bir klima koyuyoruz, yine atmosfere bir müdahalede bulunuyoruz. Şimdi bu müdahaleyi iyi yapabiliriz, kötü yapabiliriz. Bu evin izolasyonunu çok iyi yapabiliriz veya evin her tarafından rüzgarın girdiği bir şey yapabiliriz. Veya klimayı çok elektrik tüketen bir klima şeklinde üretebiliriz, ya da daha verimli bir klima üretebiliriz. Aynı şekilde piyasada da bu şekilde yapabiliriz. Himiz t-shirt giyiyoruz, gömlek giyiyoruz. Bunu serbest piyasada aldığımız zaman en ucuzunu, en kalitelisini bulmamız mümkün; keza otomobilin de öyle.  

Ama desek ki eğitim tamamen piyasaya bırakılmıştır. Az sayıda insan iyi eğitim alır, ama geniş yığınlar aynı kalitede eğitim alamaz. Bu, sağlıkta da böyledir. Desek ki sağlık tamamen piyasaya bırakılmıştır, o zaman çok iyi hastanelerde, çok iyi doktorlardan az sayıda insan yararlanırken yine geniş yığınlar bugün aldığından çok daha az sağlık hizmeti alabilir. Veya desek ki hava kirliliğini piyasaya bırakıyoruz. O zaman gelirleri az olan insanlar kötü kömür kullanıp kötü koşullarda yaşarken, geliri iyi olan kişiler de kendilerine dağın tepesinde bir villa yapar ve orada temiz havada yaşar. Veya evine hava temizleyici aletler takar. Bu ne demek? Bazı alanlarda piyasa çok işimize yarar, çok iyidir. Bazı alanlarda kısmi olarak iyi ve aksaklıkları var. Mesela tarihi eserleri piyasaya bıraktığımızı düşünürsek ne olur? Bütün tarihi eserler yağma olur. Herkes o sırada gidip en kaliteli parçayı almak ister, halbuki bunun ciddi bir şekilde yapılması gerekir. Bu da ancak kamu denetimi altında gerçekleşebilir.  

Piyasaya bakarken, baktığımız konunun özelliğine göre değerlendirme yapmalıyız. Ama piyasa olmadan bir ekonominin işleyemeyeceği, bunu işletmeye çalışmanın çökeceğini Sovyet deneyiminin çok açık bir şekilde gösterdiğini düşünüyorum. Piyasasız bir ekonomi yapmak isteyenler, ancak geniş yığınlara zarar verirler. Çünkü ekonomi daha verimsizleşir. Fizibilite yapılamaz, piyasa olmazsa doğru fiyat belirlenemez, talep belirlenemez, arz belirlenemez. O zaman doğru fiyat belirlenemez, doğru fiyat belirleyemezseniz doğru fizibilite çalışmaları yapamazsınız. Doğru fizibilite yapamazsanız kaynaklarınızı doğru kullanamazsınız. Dolayısıyla piyasasız bir dünya düşünmek aslında çökmüş bir ekonomi demektir. Ve deneyimler göstermiştir ki bu daha çok geniş yığınların, emekçilerin zararına olmuştur.  

Yakın geçmişte soldaki boşluğu doldurmak için çeşitli üst örgütlenmeler meydana getirildi. ÖDP, SDP ve DTP'nin başı çektiği “Çatı Partisi” oluşumu bunlardan biri. Sizin Çatı Partisi'ne bakışınız nedir? 

Çatı Partisi çöktü, bir türlü olmuyor, yürümüyor. Yürümeyişinin temel sebebi de Çatı Partisi'nde çeşitli bütünlüklerin, kadroların veya yapıların, o yapıların bütünlüklerini koruyarak ittifak şeklinde davranmaya çalışmaları, ki bu öyle iki tarafı keskin bir kılıç ki, bir yandan ittifak yapmak istiyorsunuz; öte yandan herkes benim politikam uygulansın diyor. Soınuçta o iş başarısızlığa doğru gidiyor. O yüzden Çatı partisi ve kuruluş amacı bence çökmüştür ve oradan bir şey bekleme olasılığı yoktur.  

AKP'nin son 7 senedir uyguladığı eğitim ve sağlık politikasına nasıl bakıyorsunuz? SHP'nin bu alandaki projeleri nelerdir? 

Bir defa ÖSS gösterdi ki AKP'nin o çok övündüğü eğitim politikası çökmüştür. Hatta İsmet Berkan “böyle bir memleket ilerleyemez” diye yazdı. Çünkü çocukların büyük çoğunluğu çok az bilgiye sahipler. Bu çok az bilgiyle yetişen bir neslin ülkesini dünyaya taşıması katiyen mümkün değildir. Çünkü yalnız teknoloji yetmiyor, o teknolojiyi en verimli şekilde kullanacak iyi yetişmiş insana da ihtiyaç var. Böyle bakarsak Türkiye'de bundan öncekiler gibi AKP de eğitim politikasında çöküş getirmiştir. Çok üzgünüm buna. Yani keşke çok başarılı olsaydı AKP, çünkü bunu telafi edebilmemiz için on yıllara ihtiyaç var. SHP'nin eğitim politikasına ilişkin daha önce yaptığı bir çalışma var. Bu çalışmanın ana amacı dünyanın her yerinde en yüksek kalitede iş bulabilecek eleman yetiştirmektir. Hedefimiz budur. Bu tabi ezberci olmayan bir eğitimi gerektirir, çocuklarımızın en iyi koşullarda yetiştirilmesini gerektirir. Uzun ve zahmetli bir iş ama amacımız çocuğumuz yetiştiğinde dünyanın en iyi kurumlarında iş bulabilmesidir. Bu çok iddialı bir hedef ama böyle bir hedef koymazsanız doğru bir yola da gidemezsiniz.  

Başörtüsü meselesi konusunda da sosyal demokrat camia açısından ezber bozan söylemleriniz var. Başörtüsü yasakları konusundaki görüşlerinizi bize aktarırmısınız? 

Birincisi bu memleketin başörtüsü gibi bir mesele ile hala uğraşıyor olmasını aptallık olarak niteliyorum. İkincisi bu meselenin bir dinsel özgürlük tarafı var. Din özgürlüğü insanlık tarihinde insanların uğruna mücadele ettiği ilk özgürlüklerden biridir. Ve bütün insan hakları belgeleri, bizim anayasamız, aklı başında olan herkes din özgürlüğünden yanadır. Daha doğrusu din özgürlüğünü, kendisi inanmasa bile savunmak zorundadır, çünkü din özgürlüğü temel bir haktır. Böyle baktığımızda bir insanın kendi inancına göre giyinmesinde bir şekilde anayasayla, yasayla, polisle biçimlendirmek kabul edilebilir bir şey değildir. Bu aynı şekilde dernek kurmayı biçimlendirmek gibi bir şeydir, ya da başka konularda düşünceleri de öyle biçimlendirmek demekdir. Benim bundan önceki söylediklerimi de öyle biçimlendirmek demekdir. Çünkü başkasından farklı düşünüyoruz. Benim bir kitabım var "Bilişim Çağında Sol" diye. Orada şunu yazdım: Bana göre insan vücudunda kadın ya da erkek farketmez, ayıp ya da çirkin bir şey yoktur. İnsanlar inançlarına göre ya da estetik tercihlerine göre giyinebilirler ve biz ancak bunun koruyucusu olabiliriz. Kanun, polis, anayasa nerede müdahale etmelidir? Eğer kişilerden birisi bir başkasına kendi yaşam tarzını ötekine benimsetmeye çalışıyorsa işte kanun orada koruyucu olmalıdır. Yani kanunun, anayasanın, polisin yapacağı iş odur. Eğer başörtülü bir kız öteki arkadaşına "Gel sen de ört" diyorsa o zaman sorun vardır. Ya da başı açık bir kız öteki bir arkadaşına "Aç başını!" diyorsa başörtülü kızı kanun korumalıdır. Hiç kimse kimseye baskı yapmamalıdır. Ama bizde tam tersi. Neyi giymeliyiz konusunda anayasa yapıyoruz. O yüzden ben bu konuda tam bir özgürlükçü tutuma sahibim. Özgürlüklerden ötürü Türkiye'ye bir zarar gelmeyeceği kanaatindeyim.  

Türkiye'de sosyal demokrasiyi temsil ettiğini iddia eden diğer partilere, özellikle de CHP'ye baktığımızda sizden farklı düşündüklerini görüyoruz.   

Çünkü onlar jakoben. 

Sizce solun tabanından mı özgürlükçü bir talep gelmiyor. Yoksa bu partilerin özgürlükten bu kadar uzak olması liderlerden mi kaynaklanıyor? Diğer bir deyişle CHP'yi özgürlük karşıtı bir pozisyone çeken tabanı mıydı yoksa partinin üst yönetimi miydi? 

 CHP'yi bu çizgiye çeken aslında CHP'nin tarihidir. Çünkü CHP Türkiye tarihindeki iki modernleşmeci koldan birisini temsil ediyor. O kol da yenileştirmeci kol. Yani Jakoben, "yapılacak işi biz belirleriz, siz de yaparsınız" diyen kol. Buna Osmanlıca'da tecdit diyoruz. Yani "biz geliriz ve yenileştiririz" anlayışı. Şunu da söylemek lazım: Türkiye'de rejim değiştirme amacı taşıyan bir gerici akım, bir şeriatçı akım hiçbir zaman olmamıştır. Temel iki akım da yani sağ ve sol akımların ikisi de modernisttir. Sample Imageİttihat ve Terakki Cemiyeti ve CHP çizgisi tepeden inmeci bir şekilde modernleştirmeyi düşünmüştür. Öteki de toplumun gelişme biçimlerine daha uygun bir modernleşmeyi düşünmüştür. Onun için Adalet ve Kalkınma Parti'si batıya kolay entegre olmuştur. Aksi takdirde batıyı reddetmesi lazımdı. Necmettin Erbakan ne diyordu? Batı batıldır diyordu. Şimdi Ak Parti bütün kuvvetini batıdan almaya çalışıyor. Arada böyle bir fark var. Sol partiler arasındaki özgürlük karşıtı duruşun talebi tabandan gelmiyor. 12 Mart'ta muhtıra okunduktan sonra o zamaki Türkiye İşçi Partisi dedi ki: “Bu bir darbedir ve biz buna karşıyız.” Ben de o dönemde Türkiye İşçi Partisi üyesiydim. Fakat solun hiç bir partisi kurumsal olarak böyle demedi. CHP Genel Sekreteri olan Bülent Ecevit o dönemde “Ben genel sekreterlikten istifa ediyorum, çünkü bu darbe aynı zamanda bana karşı yapılmıştır.” Dedi ve istifa etti. Bir buçuk sene sonra İsmet İnönü ile yarıştığı kurultayda CHP genel başkanı oldu. Ondan sonra yapılan 1973 seçimlerinde CHP çok partili dönemde ilk defa birinci parti oldu. Neden böyle oldu? Çünkü halk “Bu adam bizden biri, militerlere teslim olmadı” diye düşündü. CHP, 1977'de de % 42 gibi çok yüksek bir oy oranı aldı. O yüzden taban aslında demokrat ve özgürlükçüdür. Elbette CHP'nin katı bir %10'luk tabanı var. Ama geniş taban öyle değil.  

Yani Türkiye'de söylemlerini katılıktan, yasakçılıktan arındırmış ve Avrupa soluna yaklaştırmış bir parti halkın geniş kesimlerinden kabul alabilir diyebiliriz.  

Çok güzel bir şekilde açıkladınız.  

Peki SHP bunu başarabilecek mi? 

Murat Karayalçın ayrıldıktan sonra biz öncelikle geniş halk kesimlerine bu partinin yaşatılması gerektiğini anlattık. %90 diyordu ki “Bu partiden artık bir şey olmaz, kapatalım.” Öncelikle partiyi yaşatma fikrini kabul ettirdik. Sonra bu partiyi yaşatacağız ama eskisi gibi mi yaşatacağız? Ya da CHP'nin bir kopyası gibi mi yaşatacağız? Bu sorulara da kendi içimizde cevap verdik. “Hayır biz çağdaş bir sol parti olacağız” dedik. Peki ne demek çağdaş bir sol parti? Ona işte senin verdiğin cevabı verdik. Çağdaş bir sol parti sosyalist enternasyonel, Avrupa solu, Brezilya'da Lula ile aynı çizgidedir. Biz bu akımın Türkiye'deki referansı olacağız.   

Solun bir çok kesimi Avrupa Birliği karşıtı olmanın ötesinde, adeta Avrupa Birliği'nden nefret ediyor. Sizin Avrupa Birliği ile ilgili görüşleriniz genel olarak nedir? 

Bizim partimizin o konudaki duruşu oldukça sağlamdır. SHP öteden beri Avrupa Birliği taraftarıdır. Ama her zaman benim kadar ateşli bir taraftarı olmamış olabilir. Ben AB projesinin başlangıçta ekonomik temele dayalı bir barış projesi olarak doğduğunu biliyorum. İsmet İnönü ortaklık sözleşmesini imzalarken “Bu proje yüzyılımızın en büyük deha ürünüdür” diyor. Daha o zamanlar küreselleşme falan yok. Bunun bir barış projesi olduğunu görüyor ve Avrupa'nın tüm dünyanın ulaşmak istediği bir barış projesi ortaya koyduğunu görüyor. Başlangıçta böyle başlayan ve sanayi toplumu sürecinde de böyle devam eden bir proje, küreselleşme çağında küreselleşmenin bir prototipini oluşturuyor. Uluslar kendi iradelerini bir potaya atıyorlar ve o potada oluşan irade ile kendilerini yönetiyorlar. İzlanda şimdi Avrupa Birliği'ne girmek istiyor, eskiden reddetmişti. Son buhrandan sonra anladılar ki böyle bir bütünlük içinde olmak daha yararlı olacaktır. Avrupa Birliği'ni yalnızca bir barış ve kalkınma projesi olarak değil, aynı zamanda da küreselleşmenin ilk somut uygulama alanı olarak görüyorum.  

Avrupa Birliği'nin geleceğine nasıl bakıyorsunuz? Son Avrupa Parlementosu seçimlerinde aşırı sağcı eğilimler büyük oranda destek gördü. AB içerisinde otoriter bir eğilim oluştu. Sizce bu AB'nin geleceği açısından bir tehdit oluşturmakta mıdır?  

Bence bu tamamen konjonktürel bir şeydir. Neşe Düzel ile yapmış olduğum söyleşide de bunu belirtmiştim. Ekonomide daralma konjonktürü olduğu için, özellikle kol emeğine dayalı işçiler ve özellikle küçük esnaf dediğimiz kesim işlerini kaybetme tehdidi altında bir içe kapanma ve dolayısıyla sağa kayma eğilimi gösterdi. Daha önce Komünist Parti'ye oy çıkan yerlerde sağcı partilere oy çıktı. Bu durum kısa bir zaman sonra ortadan kalkacaktır. Avrupa Birliği'ndeki ana çizgi değiştirilemez. Ana çizgi insanlığın bütünleşmesine doğrudur. Onu değiştirmeye kimsenin gücü yetmez ve o tren çok yol almıştır. Yani tren başlangıçta falan değildir, öyle taş koyarak falan durdurulamaz.  

Partinizin şu anki vizyonu nedir? Yol haritası nasıldır? 2011 seçimlerinde SHP'yi nerede görüyorsunuz?   

Birinci olarak biz partimizi yeni anlayış çerçevesinde bütünleştirmeye çalışıyoruz. Burada da çok önemli mesafe katetmiş bulunmaktayız. İkincisi partimizin bu yeni karakterini kamuoyunda belirginleştirmek istiyoruz. Yani biz ötekiler gibi bir parti değiliz. Biz darbeciliğe kapı açan bir parti değiliz. Biz özgürlükçü ve demokrat bir partiyiz. Biz “Bazı özgürlükler kısıtlansa da olur” diyen bir parti değiliz. Biz bu ülkede yaşayan her insan için dünyadaki en özgür standartları istiyoruz. Böylece zaten bütün diğer partilerden farkımızı ortaya koyuyoruz. Ayrıca şu an solda bütünleşme sürecini yürütüyoruz. Kendisini çağdaş solda gören kişilerle SHP'nin örgütlülüğünü dikkate alarak bir buluşma gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Bu da ne demek? Daha büyük kuvvetleri seferber edebileceğiz demek. Bunları yaparsak 2011'deki seçimlerde Türkiye'nin ilk 5 partisinden biri olabiliriz diye düşünüyorum. Biz ayrıca solun din karşıtı şeklinde algılanan imajını yıkmak için çalışıyoruz. Dindar olan da, dindar olmayan da bu dünyanın insanıdır ve aynı derecede korunmaya layıktır.  

Röportaj:  Ahmet İhsan KAYA          Burak BAŞKAN          Öner BULUT  


** 7 Haziran 2009 tarihinde SHP genel başkanlığına gelen Hüseyin Ergün, üniversite yıllarından bu yana hep sol hareketlerin içinde yer almış bir isim. 1965'te Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Hüseyin Ergün, 1970-71 yılları arasında TİP'in genel yönetim kurulu üyeliğine kadar yükselmiş, 1991-93 yılları arasında ise Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Kuruculuğu ve Yönetim Kurulu Üyeliği yapmıştır. 1992-93 yıllarında CHP İstanbul il başkanlığı yapmış olan Hüseyin Ergün'ün 2004 yılında “Bilişim Çağında Sol” adlı bir kitabı yayımlanmıştır.

Son Güncelleme ( Perşembe, 06 Ağustos 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans