| Ekonomik Kriz Daha Ne Kadar Sürecek? |
|
|
| Yazar Burak Başkan | |
| Cumartesi, 25 Temmuz 2009 | |
|
2008 ortasında başlayıp 2009’da da devam eden ekonomik kriz, dünyanın her noktasını etkilemesi nedeniyle son yılların en önemli olayı haline geldi. 3H Hareketi olarak işi bir bilene sorduk. Avusturya İktisat Okulu’nun Türkiye’deki önemli temsilcilerinden, Liberal Düşünce Topluluğu üyesi, iktisatçı Doç. Dr. Mustafa Acar ile ekonomik kriz üzerine enine boyuna bir söyleşi yaptık. Mustafa Acar lisans eğitimini ODTÜ İktisat Bölümü’nde, Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini de ABD’de Purdue Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Ekonomi, Avrupa Birliği ve siyaset üzerine birçok kitabı vardır. Ayrıca Graham E. Fuller, Karl Popper, Russell Roberts, Johan Norberg gibi birçok önemli ismin kitaplarının Türkçe’ye çevirisi de Mustafa Acar’a aittir. Halen Kırıkkale Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ekonomi alanında ders veren Sayın Acar bize ekonomik krizin nasıl ortaya çıktığından, sebeplerininin neler olduğuna, krizin ne kadarlık ömrü kaldığından ve hükümetin ekonomi yönetimine kadar pek çok konuda değerli fikirlerini bizimle paylaştı. Burak Başkan: 2008’in ortalarında meydana gelen ve halen devam eden ekonomik krizin sebeplerini ne olarak belirleyebiliriz? Mustafa Acar: Bu konuda şöyle bir genel değerlendirme yapmak mümkün. Ortada bir olgu var: Bir kriz yaşıyoruz. Bu krizin 1929 Ekonomik Buhranı’ndan bu yana yaşanan en büyük kriz olduğu konusunda herkes hemfikir. Ama bunun açıklaması konusunda, sorunu kim nerede görmek istiyorsa orada görüyor. Yani Marks’ın kehanetine inanarak kapitalizmin bir gün mutlaka çökeceğine, kendi içsel çelişkilerinin kapitalizmin sonunu getireceğine inananlar, şimdiki krizi kapitalizmin sorunu, hatta “son krizi” olarak görüyorlar, “Marks dememiş miydi?” diyorlar. Dolayısıyla sosyalizmi tekrar öne çıkarmaya çalışan, kapitalizmi yerden yere vuran açıklamalar getiriyorlar. Buna karşılık piyasa kurumuna güvenmek gerektiğine inananlar ise, bunun kapitalizmin sorunu olmadığını, tam tersine aslında piyasanın kendi haline bırakılmamasının sonucu olduğunu düşünüyorlar ki, ben kendimi bu ikinci gruba dahil olarak görüyorum.Kısaca insanlar kendi dünya görüşüne, ideolojik çerçevesine, siyasal önceliklerine göre bir açıklama getiriyorlar. Dolayısıyla birisi size “Tamamen objektif, tarafsız bir gözle, sadece olgulara bakarak bu yorumu yapıyorum,” derse inanmayın. Çevremizdeki her olan biteni açıklarken insanoğlunun başvurduğu belirli ideolojik-siyasi-kültürel referansları var; buna zihniyet diyoruz. Olaylara o pencereden bakıyoruz; baktığımız olgular bu perspektif ya da zihniyet ile ete-kemiğe bürünüyorlar, anlam kazanıyorlar. Bu çerçevede eğer daha piyasacı, daha liberal, kapitalizme daha olumlu bakanlar için bu kriz kapitalizmin, hele hele serbest piyasanın bir suçu değildir. Buna karşılık, müzmin-iflah olmaz bir Marksist iseniz, dünyadaki her kötülüğün sebebini son tahlilde kapitalizm olarak görürsünüz, dolayısıyla, bu kriz de kapitalizmin bir krizidir. Burak Başkan: "Liberal pencereden bakarsak krizin nedeni fazla devlet müdahalesidir" dediniz. Peki devletin müdahalesinden kastınız nedir? Mustafa Acar: Klasik liberal iktisadi öğretiye vücut veren düşünürlerin devlet olgusuna ve devlet- piyasa ilişkilerine nasıl baktıklarını referans alarak konuştuğumuzda, klasik liberallerin devleti minimal düzeyde görmek istediklerini, devlete iktisadi hayatta minimal bir rol biçtiklerini söylemek mümkündür. Yani onlar da devletsiz bir toplumun olamayacağının ya da çok zor olacağının farkındalar ve devletsiz bir toplum düşünmemişlerdir. Ama tersinden, devletin kolları her yana uzanan “ejderha” bir devlet, kontrolsüz bir güç olmasından da hazzetmemişlerdir. Bu çerçevede "sınırlı devlet" görüşünü dile getirmişlerdir. Yani devlet, piyasanın kendi başına, kâr motivasyonuyla kolay üretemeyeceği, iktisadi literatürde "saf kamu malları” dediğimiz iç güvenlik, dış güvenlik, adalet gibi fonksiyonları yerine getirmesini ve kendisini bunlarla sınırlandırmasını önermişlerdir. Bunun ötesindeki mal ve hizmetleri devletin değil, piyasanın daha başarılı bir şekilde üretebileceğini savunmuşlardır. Bu çerçevede devletin aslında çok fazla sayıda vazifesi yok: Bir; ordu besleyeceksin, sınırları güvenlik altına alacaksın. İki; polis besleyeceksin sokakların güvenliğini sağlayacaksın. Üç; eğer insanlar birbirleriyle anlaşamazlarsa, ihtilafa düşerlerse, sözleşmeler yerine getirmezlerse bunları yerine getirmelerini sağlayacak, aralarındaki ihtilafı çözecek bir mekanizmayı, yani adalet mekanizmasını kuracaksın. Devlet bunları yapsın, rekabetin kurallarını koysun, tarafsız bir hakem olarak bir kenara çekilsin. Liberal iktisadi felsefenin öngördüğü devlet işte budur. Oysa bugün modern dünyada, ulus-devletlerin egemen olduğu dünyada, devletin bunların çok ötesine geçtiğini görüyoruz. En basitinden kamu harcamalarının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı ile ölçtüğümüz devletin büyüklüğüne baktığımızda bugün “kapitalizmin mabedi” diye, “liberalizmin beşiği” diye gördüğümüz ABD’de bile kamu harcamalarının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı %45 civarındadır. Yani bir ülkenin çoluk çocuğu ile yediden yetmiş yediye bir yılda ürettiği mal ve hizmetin piyasa değeri olan toplam milli gelirin yarısına yakınını devlet tüketmektedir. Oysa aynı rakam, yani günümüzde %45-50 arasında olan bu rakam 1900'lü yılların başlarında %13 civarındaydı. 20. yüzyıl boyunca, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, sözde kapitalizmin geliştiğini, liberalizm ilerlediğini düşündüğümüz dönemde, ABD gibi kapitalizmin ve serbest piyasanın şahikası olarak algılanan bir ülkede bile ne yazık ki devlet küçülmemiş, tam tersine ciddi oranda büyümüştür. Hatırlamalı ki klasik liberal iktisadi öğreti devletin büyümesini değil, tam tersine küçülmesini, minimal düzeye indirilmesini, yetkilerinin sınırlandırılmasını öngörür. Oysa reel dünyada gördüğümüz manzara bunun tam tersi olmuştur. Bir zamanlar küçük başlamış bile olsa, devlet zaman içinde büyümüş; iç güvenlik, dış güvenlik, adalet hizmetleri ile yetinmemiş; -vaktiyle Türkiye'de olduğu gibi, ayakkabıdan kaput bezine kadar- her alanda üretime el atmış; “artan oranlı” vergi sistemi ile "zenginden alırım, fakire veririm" şeklinde bir yeniden dağıtımcılığa soyunmuştur. Yani aklımıza gelebilecek hemen her alanda devlet faaliyet icra etmiş, piyasaya müdahil olmuş, insanların cebindeki paraya el koymuş, sadece ekonomik hayata müdahaleyle de yetinmeyip siyasi özgürlükleri de kısıtlayıcı düzenlemeler yapmıştır. Zaten siyasi özgürlüklerle iktisadi özgürlükler birbiriyle bağlantılı olduğu için, bir alanda çok fazla olan devlet müdahalesi diğer tarafta minimal düzeyde olmamaktadır. İktisadi olarak piyasaya çok fazla müdahale eden bir devlet, siyaseten de özgürlüklere çok fazla müdahale eder hale gelmektedir. Ekonomik özgürlüğün olmadığı dünyada siyasi özgürlükler de tehlikeye girmektedir. Sonuçta devlet büyüdükçe bireylerin yaşam alanını, özgürlük alanını daraltan kocaman bir heyüla ortaya çıkmaktadır. Söylemek istediğim özetle budur: Devlet olması gerekenden çok büyüktür ve üstüne vazife olmayan işler yapmaktadır. Burak Başkan: O zaman şu yorumu yapabiliriz: ABD'de ekonomik krizin ortaya çıkmasının sebebi serbest piyasanın uygulanması değil, tam tersine serbest piyasanın ilkelerinin tam olarak uygulanamamasıdır. Mustafa Acar: Evet, kabaca böyle söyleyebiliriz. Çünkü krizin başlangıcı nereye gider diye baktığımızda somut belirtilerin 2007 ortalarında ortaya çıktığını görüyoruz. Bu dönemde “mortgage” (uzun vadeli, düşük faizli konut kredisi) piyasasının pek iyi gitmediği, eninde sonunda bir mortgage krizinin patlak vereceği görülmüştü. Peki, mortgage piyasasındaki şişkinlik, fiyat balonu nereden kaynaklandı diye geriye doğru sorguladığımız zaman karşımıza şöyle bir manzara çıkıyor: 2000-2001 yıllarında, özellikle de 11 Eylül faciasının yaşandığı dönemde, ABD halkında oluşan paniği dağıtmak, halkı rahatlatmak için kendilerine düşük faizli ucuz kredi sağlama amacıyla, Amerikan para otoritelerinin ve onların patronu durumundaki siyasi otoritelerin piyasayı paraya boğduğunu görüyoruz. İnsanlara ucuz para vererek, kolay ev ve araba sahibi olma imkanlarına kavuşturarak toplumun rahatlatılması öngörüldü. Bundan başka, yine 11 Eylül saldırısı gerekçe yapılarak Afganistan ve Irak işgal edildi. Yüzbinlerce asker buralara işgal kuvveti olarak gönderildi, bir o kadar askeri araç-gereç, silah ve mühimmat oralara taşındı. Bu amaçla yüzmilyarlarca dolar savaş harcaması yapıldı. Tabii ki bunların da bir bedeli var. Bu harcamaları nereden finanse edeceksiniz? Ya daha fazla vergi alacaksınız, ya dışarıdan borçlanacaksınız, ya para basacaksınız, ya da o finans piyasasındaki "paradan para yaratma mekanizmalarını" kullanarak bu işi yapacaksınız. Bunların hepsi denendi. Yani faizler %1'in altına çekildi. Bu ne demek? Yani vatandaşa enflasyonun %3 civarında olduğu bir ekonomide %1 faizle para verirseniz, bedavanın da altında para veriyorsunuz demektir. Diğer bir ifadeyle parayı bedava kullandırttığınız gibi, paranızı kullandığı için insanlara bir de üste para veriyorsunuz demektir. Böyle bir ortamda insanlar parayı alırlar, yerler, içerler, çarçur da ederler. Özetle, birincisi devlet karşılıksız para basarak yetkilerini suistimal ediyor. İkincisi; devlet liberal, serbest ticaretçi, barışçı bir zihniyetin tam tersine işgalci, savaşçı bir zihniyetle dünyayı işgale kalkıyor. Üçüncüsü; devlet kolay para, gevşek para politikası yoluyla piyasayı paraya boğuyor. Dördüncüsü; devlet, devletten torpilli şirketleri, rekabeti bozacak bir biçimde piyasaya sokuyor, onlara ucuz kredi kullanma imkanları tanıyor, bu suretle piyasanın işleyişini bozuyor. Beşincisi, modern finansal sistem, onlarca türev araç gereç geliştiriyor. Öyle ki gerçekte yapılan alışveriş 100 bin dolarlık ev olduğu halde, bu evin finansmanından doğan kredi borcuna dayanarak çıkarttığınız değerli kağıtlarla bu krediyi yeniden başka bir piyasada pazarlayarak, ordan gelen kağıdı başka bir piyasada pazarlayarak, yani atalarımızın tabiriyle “bir koyundan dokuz post” çıkararak, 100 bin dolarlık evin parasını 800 bin-900 bin dolara çıkaran, borçlu ile alacaklı arasındaki zinciri koparan tuhaf, çarpık bir finansal sistem ortaya çıkıyor. Bunun örgütleyicisi de, gözetleyicisi de, kurallarını koyan da, sözümona denetleyen de dolayısıyla bu çarpıklıkların bu şekilde sürmesine meydan veren de, devletin ta kendidir. Dolayısıyla devlet nerede ararsanız var. Finansal araçları meşru kılarken var, rekabetin kurallarını kendisi ihlal ederken var, devletten torpilli şirketleri kurarken var (unutmayalım ki, mortgage krizinde ilk batan 2 şirket, Freddie Mac ve Fannie Mae adlı iki kamusal şirkettir), onlara özel krediler aktarırken var, karşılıksız para basarken var, işgalci zihniyetle dünyayı işga ederken var, bunu finanse etmek için de piyasayı paraya boğarken var. Burak Başkan: Buna ek olarak, batan şirketleri kurtarmak için de bütün yük vergi mükelleflerinin üzerine bindirildi. Bu serbest piyasanın ilkelerine aykırı bir durum değil mi? Mustafa Acar: Aynen dediğiniz gibi, olayın başka bir facia boyutu da o. Hukukun en temel prensibi der ki: "Cezalar şahsidir." Yani suçu kim işlemişse, cezayı o çeker. Esasen kutsal kitaplar da kendi terminolojilerinde aynı şeyi söylerler: "Babanın günahını oğlu çekmez." Krize çare ararken bu temel prensip ihlal ediliyor. Sözümona serbest piyasanın mabedi ABD'de devlet piyasaya o kadar müdahil ki, ve devlet evrensel hukuk kurallarına o kadar aykırı davranıyor ki, bunun serbest piyasa mantığıyla izahı imkânsız. Hesabı yanlış yapan bankacı, sigortacı, finansçı; ama bunun bedelini ödeyen vergi mükellefi. Piyasayı likiditeye boğan devlet ve devletle beraber çalışan finansal kurumlar; ama krizin bedelini ödeyenler işini kaybeden insanlar, batan şirketler veya alacaklarını tahsil edemeyen küçük ve orta boy işletmelerdir. Yani burada yine korkunç bir hokkabazlık var. Burada "Ahmet'in günahını Mehmet'e ödetme" var. Bankacının yaptığı yanlışın bedelini vergi mükellefine ödetme var. Dolayısıyla burada sorun serbest piyasanın değil, tam tersine devletçiliğin sorunudur. Kısacası bence bu kriz; şeffaf olmayan, denetlenebilir olmayan, çok fazla güç ve yetki kullanan, para-kredi genişlemesiyle iktisadi sorunları çözeceğini sanan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan, alanı daraltılmamış ve gücü sınırlanmamış bir devlet anlayışının meyvesidir. Burak Başkan: Peki devletin denetlemesinde de bir sakınca var mıdır? Krizden sonra "Devlet piyasaya yine müdahale etmesin, ancak denetimi de elinden bırakmasın" şeklinde görüşler ortaya atıldı. Sizce devlet denetim işine de mi karışmamalıdır? Mustafa Acar: Bu bağlamda sap ile samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Eğer rekabetin kurallarını tarafsız bir hakem olarak koyacaksanız, o kurallara uyulup uyulmadığını denetleme görevi de devlet olarak sizindir. Adalet fonksiyonu denen şey budur zaten: Kuralları koyarsınız, birinin diğerine haksızlık etmemesini sağlayan, sözleşmelerin yerine getirilmesini sağlayan, birisi suç işlediği zaman cezasını çekmesini sağlayan mekanizmayı kurarsınız, bunun işlemesini sağlarsınız. Bu devletin denetleme görevidir; adalet fonksiyonunun gereğidir. Burada yanlışlık nerede biliyor musunuz? Sorun, devletin denetleme işini düzgün yapmaması, veya sözde birtakım özel kuruluşlara yaptırması ve bu denetlemenin usulüne uygun, dürüstçe yapılıp yapılmadığını yeterince kontrol etmemesidir. Örneğin hani şu herkesin itibar ettiği denetleme kuruluşları ve kredi notu veren “reyting” şirketleri var ya, onlara şirketleri “acaba şirketin kağıtları birinci sınıf kağıt olmayı hakediyor mu etmiyor mu?” diye denetletiyorlar. Fakat ilginçtir ki, denetlenen şirketlerin kağıtlarını satın alan kişiler, denetleyenlerin arasında yer alıyor. Düşünün ki, adamın portföyünde A şirketinin kağıtları var ve A şirketinin iyi bir şirket olup olmadığını yine bu adam denetliyor. “İnsanoğlu çiğ süt emmiş” derler. Bir insanın eline böyle kendi ortağı olduğu bir şirketin kağıtlarını değerlendirme fırsatı gelse, eğer kişinin ahiret inancı da sağlam değilse, bu kişinin menfaati şirketin yüksek reyting almasını gerektirir; bu sayede şirketin kağıtlarının fiyatı yükselecek, kendisi de bundan rant elde edecektir. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz reyting kuruluşları, kendi elemanlarının portföylerinde kağıtları bulunan şirketleri sözde denetleyerek, bu şirketlere gerçeği yansıtmayan tarzda yüksek notlar vererek, bir anlamda bu yozlaşma sürecinin hızlanmasına katkıları olmuştur. Sadede gelelim: denetleme olmalıdır, denetleme gerekli bir mekanizmadır. Ama hakkıyla, usulüne uygun, dürüstçe yapılmalıdır; denetleme sürecinde “al gülüm-ver gülüm” ilişkilerine asla meydan verilmemelidir. İnsanların menfaat çatışması veya menfaat çakışması içerisinde olduğu durumlarda kendilerine asla denetleme yaptırılmamalıdır. Bu devlet için olsa da böyledir, özel şirketler için olsa da böyledir. Denetlemenin soyut, kimseye torpil geçmeyen, objektif, şeffaf, anlaşılabilir, hakkaniyete uygun kuralları olmalıdır. Denetim bağımsız, tarafsız, hesap verebilir organlarca yapılmalıdır. Bir aksaklık olduğu zaman da, kimsenin gözünün yaşına bakılmadan, torpil geçilmeden, “devlet şirketi mi, özel şirket mi? Amerikan şirketi mi, Rus şirketi mi?” demeden en ağır ceza verilmeli, kanun neyi gerektiriyorsa bu yapılmalıdır. Burak Başkan: Bu krizin 1929 Ekonomik Buhranı’ndan farklı yönleri ve benzer yönleri nelerdir? Bu iki ekonomik krizi karşılaştırabilir miyiz? Mustafa Acar: Bence benzer tarafları da vardır, farklı tarafları da vardır. Literatüre baktığımızda bir kısmı tıpatıp aynıdır diyor, bir kısmı tamamen farklıdır diyor. Bence bu iki görüş de aşırı, gerçeği yansıtmaktan uzak görünüyor. Benim de mensup olduğum daha orta-yolcu görüşe göre bu krizin 1929 kriziyle benzer yönleri de, farklı yönleri de vardır. Daha genel bir çerçevede bütün krizlerin birbirine benzeyen tarafları vardır. O da –Kindleberger’in Cinnet-Panik-Çöküş adlı eserinde belirttiği üzere- piyasada önce irrasyonel biçimde belirli metalar üzerinden aşırı spekülasyon yapılmasıdır. Örneğin insanların rasyonel olmayan biçimde, adeta bir cinnet haliyle borsaya koşmalarıdır. Spekülasyon konusu nesneler bazen hisse senetleri olmaktadır, bazen lale soğanı olmaktadır, bazen gayrimenkul. Sonuçta insanoğlu biraz çılgın bir vaziyette, mantıklı mı değil mi diye ölçüp tartmadan, sürü psikolojisiyle, başkalarının ne yaptığına bakarak aynı şeyleri yapmaktadır. Bu durum kısa vadede spekülasyon konusu nesnelere aşırı talep yaratmaktadır. Örneğin bu talep borsaya yöneldiğinde hisse senetlerinin fiyatları alıp başını gitmektedir. Kısa dönemde o kadar yüksek kâr elde edenler olmaktadır ki, bunun cazibesi etraftakileri de peşine takıp sürüklemektedir. Bunun sonucu olarak bir süre sonra bakıyorsunuz; fiyatlarda aşırı bir şişkinlik ortaya çıkmış. Bu balon bir gün patlamak durumunda. Uyanıklar “kâr realizasyonu” yaparak fiyatlar zirvede iken borsadan çıkıyor; geriden gelenler fiyatların artık daha yukarı gitmeyeceğini fark ettikleri gün artık çok geç oluyor; herkes elindeki portföyü birden boşaltmaya kalktığı gün, kriz kapıya dayanmış oluyor. Buradan 1929 Bunalımı ile 2008 krizinin benzer taraflarına dönecek olursak, 1929 Bunalımı’nda da borsada şişkinliğin olduğunu, şişkinlik öncesinde 1920’den 1929’a kadar uzanan dönemde parasallaşma olgusunun varlığını, piyasanın likiditeye boğulduğunu görmekteyiz. Yani devletin karşılıksız para basma yetkisi, para-kredi genişlemesiyle piyasayı canlandırma arayışı o zaman da vardı. I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın ertesinde sözde “piyasayı canlandırma” gayretiyle, veya başka dürtülerle, aşırı parasal ve kredisel genişleme mekanizmaları o zaman da çalıştırıldı. Fiyatlar şimdikine benzer şekilde o zaman da şişmişti. Bu gidişin sonunun bir patlama olacağını Hayek gibi, Mises gibi Avusturya ekolüne mensup, feraset sahibi bazı iktisatçılar o zaman da söylemişlerdi, ama kulak veren olmamıştı. Ne zaman ki fiyat balonu patladı, ne zaman ki zenginler aniden fakirleştiler, ne zaman ki dünyanın ekonomik düzeninin altı üstüne geldi, ondan sonra insanlar acı gerçeği gördüler; ama iş işten geçmişti. 11 Eylül faciasının hemen ardından dedik ki, faizler aşırı düşürüldü, piyasada likidite bolluğu oldu, piyasa para ve kredi genişlemesine fena halde terk edildi; eldeki likidite fazlası belli piyasalara yönelerek aşırı talep yarattı. Mesela konut piyasasına, petrol piyasasına, enerji piyasasına ve gıda piyasasına yöneldi. Buralarda fiyatlar hakikaten anormal derecede, iktisaden açıklanabilir olmanın çok ötesinde şişti. Yani yine para ve kredi piyasasındaki şişkinlik, likidite bolluğu fiyatları şişirdi. İşte iki krizin benzer tarafı budur. Farklı olan tarafı ise şudur: 1920’li yıllarda dünya küreselleşme sürecini bu denli yaşamamıştı. Yani dünya bugünküne kıyasla mesafelerin daha uzak olduğu; ulus devletlerin daha güçlü, totaliter ideolojilerin daha belirgin olduğu; sınırlar arasında paranın, fikirlerin, insanların, malların ve hizmetlerin daha zor geçebildiği bir dünya idi. Dünyanın bir köşesinde olan olaylar, dünyanın diğer taraflarını bügünkü kadar hızlı ve çok boyutlu olarak etkileyemiyordu. Bugün küreselleşme süreci ile duvarlar yıkıldı, finansal engeller aşıldı, sermaye piyasaları birbirine entegre hale geldi. Bir ülkeden başka ülkeye sermayenin geçişi çok kolay hale geldi. Bütün bunların sonucunda dünyanın bir köşesinde olan olumlu olaylar da diğer tarafları çok hızlı şekilde olumlu etkilerken, tam tersine bir kriz patlak verdiğinde dünya ekonomileri birbirine çok daha fazla bağımlı olduğu için, kriz tüm boyutları ile etkisini dünyanın diğer taraflarında kolayca ve hızlı biçimde hissettirmeye başladı. İşte bugünkü krizin farklı boyutu da budur. Bu bağlamda, ABD hapşurdu, bütün dünya nezle oldu. Bu biraz da ABD ekonomisinin dünya ekonomisine fazlasıyla entegre olmasının, bir taraftaki batık kredinin alacaklısının ya da borçlusunun dünyanın öteki ekonomilerine yayılmış bulunmasının, ve nihayet krizin yarattığı talep daralmasının ihracat olanaklarını aniden daraltmasının sonucudur. Burak Başkan: Yaşamakta olduğumuz krizde dibi gördük mü? Düzelme süreci başladı mı? Eğer başlamadı ise, ne zaman başlayacağını öngörüyorsunuz? Mustafa Acar: Geleceğin kesin olarak öngörülmesi mümkün değildir. Eğer bu mümkün olsaydı, geleceği önceden görebilen insanlar köşeyi dönerlerdi. İktisatçılar da geleceği önceden tahmin etme çalışmaları yapar dururlar, eğer onlar isabetli tahminler yapabilmiş olsalardı, şimdiye çoktan bu mesleği bırakmışlar ve Kanarya Adaları’nda tatil yapıyor olurlardı! Demek ki, ne söylesek boş aslında; haddimizi bilmemiz lazım. “Geçmişteki krizlerden yola çıkarak, elimizdeki donelere bakarak, ya da belirli olasılık marjlarında şöyle olacağını tahmin etmek mümkündür” şeklinde son derece esnek bir dil kullanırsak, bu kabul edilebilir. Bu çerçevede ihtiyat payını elden bırakmadan şunu söylemek mümkün: Geçmişte meydana gelmiş kırk küsur kriz incelendiğinde, krizin dibi gördüğü dönemin, krizin başladığı tarihten itibaren 7. ila 11. ay arasındaki 4 aylık dönem olduğu anlaşılmaktadır. Yani bu aylarda olabilecek en kötü rakamlar ortaya çıkmış, bu dönemden sonra yavaş yavaş yukarıya gidiş başlamıştır. Eğer bu trendin şimdi de süreceğini düşünürsek, 2008’in Ağustos, Eylül aylarında bu krizin patladığını göz önüne alarak, Şubat-Mayıs arası dönemin “dip ayları” olduğunu söylemek mümkündür. Haziran’dan itibaren dipten çıkış yaşanacağını, trendin yukarıya doğru olacağını tahmin edebiliriz. Bu anlamda benim görüşüm, krizin dibi gördüğü ve bundan sonra hafiften yukarıya doğru bir seyrin gerçekleşeceği şeklindedir. Buna ek olarak, krizin daha ne kadar süreceği biraz da biz insanların ruh haline, beklentilerine bağlıdır. Dolayısıyla krizden çıkışın hızı hem bireylerin gelecekle ilgili beklentilerine, hem de bu beklentileri yönetmekle görevli kamu otoritelerinin bu beklentileri kötümserlikten iyimserliğe ne kadar başarılı bir biçimde yönlendirebileceğine bağlıdır. Bizler ne zaman harcamaya başlarsak çark daha hızlı dönmeye başlar, talep yetersizliği sorunu yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlar, siparişler artar, stoklar erir, yeni siparişler geldikçe de üretim yapma ihtiyacı doğar, işçi alma ihtiyacı doğar. Yani zincirleme olarak üretim çarkı dönmeye başlar, bu da krizden daha erken çıkmak anlamına gelir. Ama “daha en kötüsünü görmedik” şeklinde olumsuz bir bakış açısıyla bakarsak ve kemer sıkmaya devam edersek, harcamalarımızı kısmaya ve eve kapanmaya devam edersek, krizin süresi biraz daha uzayacaktır. Burak Başkan: Türkiye özelinde düşünürsek krizin daha hafif atlatıldığını söyleyebiliriz. En azından ABD’deki kadar derinden bir kriz yaşamadık. Sayın Erdoğan’ın “Kriz bizi teğet geçti” sözlerine katılıyor musunuz? Mustafa Acar: İnsanoğlunun orta yolu bulabilmesi için illa birilerinin aşırı bir söylem kullanması gerekli gibi görünüyor. Sayın Erdoğan’ın “Bizi teğet geçecek” lafı belki bir aşırı, hafifleştirici söylemdi. Buna karşılık krizi sanki Türkiye çıkarmış gibi, “yandık, bittik, mahvolduk, hükümet aymazlık içerisinde” diyenler de diğer aşırı ucu temsil ediyorlardı. Gerçek bu iki ucun arasında bir yerlerdedir. Kriz Türkiye’yi etkiledi mi? Evet, etkiledi. Teğet mi geçti? Hayır, teğet geçmekten daha ötesini yaptı. Peki kriz Türkiye’yi paramparça mı etti? Hayır, değil. Kriz dünyanın birçok ülkesini etkilediği gibi, Türkiye’yi de etkilemiştir. Ama hakkını yememek gerekir, Türkiye krizden nispeten daha az hasarla çıkan ülkelerden birisidir. Nitekim ABD’de yirmi küsur banka batarken, yüzlerce milyar dolar batırılırken, bunları kurtarmak için bilmem kaç trilyon dolarlık kurtarma paketleri devreye sokulmaya çalışılırken, Türkiye’de bir tek banka bile batmamıştır. Mortgage piyasasında ya da konut piyasasında batık kredi sorunu da yoktur. Dolayısıyla Türkiye’nin finans sistemi bu krizi en az yarayla atlatmıştır. Reel sektörde krizin etkisi en belirgin bir şekilde işsizlik oranlarının artmasında görülmüştür. Onun dışında kamu maliyesinde disiplin nispeten iyidir. Büyük boyutlu batık krediler mevcut değildir. Ekonominin çarkları işlemeye devam etmektedir. Burak Başkan: Ak Parti’nin 2002’den bu yana uyguladığı iktisadi politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Hükümet sizce iktisadi anlamda genel olarak başarılı mıdır, yoksa başarısız mı? Mustafa Acar: Ak Parti’nin 2002 sonlarında iktidara gelmesinden bu yana gösterdiği performansa genel olarak baktığımızda, yani resmin tamamına bakıldığında oldukça başarılı bir performans sergilediğini söylemek mümkündür. Atalarımız “Yiğidi öldür, hakkını yeme” demişler. Bu çerçevede, Ak Parti’nin genel performansını ben olumlu buluyorum. “Her şeyiyle mükemmeldir” diyebilir miyiz? Hayır, diyemeyiz. Gayet olumlu sayılabilecek, iyi performans gösterdiği alanlar da vardır, fakat pek de iyi bir performans gösteremediği alanlar da vardır. Bunlardan, rakamların hakemliğine başvurarak konuşmak gerekirse, 2002-2007 arasında ortalama %7 civarındaki büyüme oranları oldukça yüksektir. 2008’deki yavaşlama malum büyük ölçüde krizin etkisidir. Bu dönemde büyüme hızı dünya ortalamasının oldukça üstündedir. Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde emsalleriyle kıyaslandığında Türkiye en tepelerdedir. Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca çok az dönemde bu kadar üst üste yüksek büyüme performansı gösterebilmiştir. Ekonomilerin en önemli üç sorunu vardır; birincisi büyümedir, ikincisi enflasyon, üçüncüsü işsizliktir. Memnuniyetsizlik endeksinin de iki ayağından biri enflasyon, diğeri işsizliktir. Enflasyon konusunda Ak Parti döneminde Türkiye, 35 yıl aradan sonra, 70’li yılların başlarından bu yana ilk defa tek haneli rakamlarda enflasyonu görmüştür. Bunu da başarı hanesine yazmak gerekir. Kamu mali disiplini, aşırı bütçe açıklarından vazgeçme, ayağını yorganına göre uzatma, bütçe harcamalarını kısma, bütçe gelirlerini arttırma, dolayısıyla toplam bütçe açığının, gayri safi yurtiçi hasılaya oranını düşürme, bu sayede devletin piyasadan borçlanma ihtiyacını azaltma, dolayısıyla kamunun borçlarını kolay çevirebilir hale getirme konularında Ak Parti’nin gösterdiği performansı hakikaten takdir etmek gerekir. Kamu mali disiplini sağlanmıştır. Reel faizler belirgin ölçüde düşürülmüştür. Bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı ciddi biçimde düşürülmüştür. Kamu borç stokunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı yine ciddi biçimde düşürülmüştür. Özetle bugün kamu borç stokunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı bakımından da, bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya oranı bakımından da Türkiye’nin durumu oldukça iyidir. Bunda da hükümetin uyguladığı mali disiplin politikaları, IMF istikrar programına sıkı sıkıya bağlılık, siyasi ve ekonomik istikrar gibi etkenlerin büyük payı vardır. Hükümetin başarılı olamadığı alanlar da elbette ki vardır. Hükümetin cari açıkla mücadele konusunda çok başarılı olduğu söylenemez. Normal büyüme döneminde ortada çok ciddi bir cari açık sorunu vardır. Bugün krizin etkisiyle cari açık neredeyse ortadan kalkmış ve sıfıra yaklaşmıştır. Ama krizin etkileri görünmeden önceki dönemde, 50 milyar dolar civarına çıkmış olan bir cari açık mevcuttur ve bu Türkiye için önemli bir kırılganlık noktasıdır. Ak Parti’nin bu konuda eleştirilmesi gerekir. Bir diğer nokta işsizlikle mücadele meselesidir. Elbette Türkiye’nin genç nüfus oranı yüksektir, ve işsizlik rakamları üzerinde ekonomik krizin de etkileri olmuştur. Ama Türkiye gibi ülkelerde yapısal işsizlik oranı yüzde 5-6’dır. Türkiye’nin işsizliği ise 2001 krizi sonrası dönemde %9’un altına hiç inmemiştir; bugün krizin de etkisiyle %15 dolayındadır. Gizli işsizlik, kayıt dışı işsizlik, gençler arasında ve kentsel yörelerdeki işsizlik oranı dikkate alındığında, bu rakamlardan daha yüksek bir işsizlik oranının olduğunu söyleyenler de vardır ki büsbütün haksız sayılmazlar. Kısaca hükümetin işsizlikle mücadele konusunda başarılı olamadığını söylemek mümkündür. Nihayet yapısal sorunların çözümüne yönelik olarak ikinci nesil mikro-reformların (AR-GE, inovasyon, finansman olanakları, vergi reformu, kayıtdışıyla mücadele, ölçek büyütme, dışa açılma,..) konularında daha hızlı hareket etmek gerektiğini de vurgulamakta yarar vardır. Burak Başkan: Son sorum da şu olacak; Türkiye’de mevcut işsizlik sorunu nasıl çözülmelidir, yani devletin bu konuda üzerine düşen ne görev vardır? İşsizliği çözmek sadece devletin sorumluluğunda mıdır? Yoksa piyasa bu konuda kendi haline mi bırakılmalıdır? Mustafa Acar: Şimdi bir “normal şartlarda nasıl olmalıdır” diye sormak lazım, bir de bugün krizin bu kadar ortalığı berbat ettiği bir durumda ne yapmak gerekir, diye sormak lazım. İki durumda önerilecek çözüm birbirinden kısmen farklı olacaktır. Normal şartlarda, istikrarın korunduğu, seçilmiş hükümetlerin ülkeyi yönettiği, Ergenekon belasının olmadığı, dünya ekonomik krizinin şartlarının ortadan kalktığı bir ortamda devletin yapması gereken şey, piyasadan elini çekmesidir. Bu durumda devlet en büyük işveren olmaktan çıkmalı, rekabetin kurallarını koymalı ve bu kurallara uyulmasını gözetlemelidir, tarafsız hakemlik yapmalıdır. İstikrarı koruması, piyasanın önünü görmesini sağlaması, sözleşmelerin yerine getirilmesini sağlaması, yeni iş ve yatırım alanlarının açılmasını cazip kılması, devletin yapabileceği en büyük iyiliktir. Yani firmalar bilirlerse ki bu ülkede istikrar var, bilirlerse ki bu ülkenin makro göstergelerinde büyük oynaklıklar olmayacak, döviz kurlarında büyük sıçramalar yaşanmayacak, akşamdan sabaha büyük hükümet krizleriyle karşılaşılmayacak; böyle bir ortamda yatırımcı da geleceğe güvenle bakar, daha cesur yatırım kararları alabilir. Böyle bir ortamda dünya Türkiye’ye daha çok güven duyar, daha çok yabancı sermaye gelir, böyle bir ortamda daha çok istihdam kapısı açılır, devletin işveren olmasına zaten gerek kalmaz. Ama bugun dünyada yüzyılın en büyük krizi var, Amerika’da bile işsizlik oranları kriz öncesine göre iki katını aşmış durumda. Daha önce de belirttiğim gibi ABD’de kurtarma paketlerinin değeri 4 trilyon doları geçmiş durumda. Şu an da artık her şey normalmiş gibi rahat hareket etme lüksümüz yok. Bugün son TÜİK rakamlarına göre işsizlik oranı %15-16’yı bulmuş durumdadır. Kentsel nüfusun içerisinde eğitimli genç nüfusun işsizlik oranı daha yüksektir ve bu sorun gerçekten sosyal boyutları da olan, düşündürücü bir sorundur. Ondan dolayı bugünkü ortamda devlet, mali disiplinden bir süre için sapma pahasına, bütçe açığının biraz artması pahasına, kamuda gerçekten elemana ihtiyaç duyulan alanlar varsa oralara öncelik vermek üzere, biraz eleman alımı yapabilir; istihdam teşvikleri konusunda biraz kesenin ağzını açabilir. Yani ortalık duruluncaya kadar biraz işverenlik fonksyonuna devam edebilir. Özellikle eğitimli şehirli genç nüfusun işsiz kalması, işin sosyal boyutları da dikkate alındığında, aciliyet arz etmektedir. Türkiye’nin istikrarının bozulmasından medet uman çevrelerin fırsat kollaması da dikkate alındığında, işsizlik sorunuyla devletin, gerekirse işveren olarak müdahil olması, belirli yatırım alanlarının cazip kılınması için ekstra teşvikler sağlanması bağlamında biraz cömert davranması makul karşılanabilir. Ama ne zaman ki normal hayata döndük, o zaman, -büyük bütçe açıklarının yeni ekonomik krizlerin tetikleyici olduğu biliciyle- yeniden mali disipline dönülmesi gerekir. Burak Başkan: Değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz...
|
|
| Son Güncelleme ( Cuma, 24 Temmuz 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

