Asker "Dosya Kapandı" Deyince Kapanır mı? Yazdır E-posta
Yazar Öner Bulut   
Çarşamba, 01 Temmuz 2009

Birkaç haftadır yaşanılan bu hukuk karmaşası bir kez daha göstermiştir ki, yargı erkindeki mevcut çift başlılık durumu, ceza yargılamasının yegâne amacı olan ‘maddi gerçeklere ulaşma’ noktasında hukukun ve hukuk uygulayıcılarının önünü tıkamaya devam etmektedir.


 Genelkurmay Askeri Savcılık makamı, malum ‘belge’ye ilişkin başlattığı soruşturmasını nihayete erdirdi. Soruşturmayı takipsizlik kararı ile noktalayan askeri yargı mekanizması, kendisi açısından, söz konusu belgeye ilişkin açmış olduğu soruşturma dosyasını şimdilik kapattı.  

Takipsizlik kararında vurgulanan, “soruşturma konusu belgenin orijinalinin bulunamadığı”, “fotokopisi üzerinde yaptırılan grafolojik inceleme sonucu, imzanın kuvvetle muhtemel Albay Dursun Çiçek’e ait olduğuna ilişkin bir kanaate varıldığı”, “buna rağmen belgenin genelkurmayın bilgisi dâhilinde hazırlandığına dair yeterli ve kuvvetli kanıt toplanamadığı” hususları dikkate değerdi. 

İki haftayı aşkın bir süredir Türkiye’nin gündemini meşgul eden malum belge, Taraf Gazetesi’nde yayınlandığı günden itibaren girilen soruşturma sürecinin, baştan sona değin hukuki hatalarla dolu olduğunu düşünüyorum.

En büyük hata, söz konusu belge ile ortaya çıkan “darbe planı”nı soruşturma görevini, adli yargının değil de, askeri yargının üstlenmiş olmasıdır. Eğer ortada gerçekten sivil siyasete ve toplum sükûnuna yönelik bir eylem planı varsa ve bu plan, doğuracağı hukuk dışı sonuçlar itibariyle, sadece askeri alanı değil, tüm sivil alanı da etkiliyorsa, burada artık askeri bir suçtan bahsedilemez. 

Bir diğer hata ise, kriminal ve grafolojik incelemeler sonucu alınan bilirkişi raporlarında, belgenin altındaki imzanın, yüksek ihtimalle Albay Dursun Çiçek’in elinin ürünü olduğu tespit edilmişken, yani belgenin Albay Çiçek tarafından hazırlandığına ilişkin şüpheleri doğrulayacak kuvvetli bir delil elde edilmişken, askeri savcılık makamının, belgenin aslına ulaşılamadığı, askeri hiyerarşi içerisinde hazırlandığına dair kanıt elde edilemediği gerekçeleriyle, belgenin suç unsuru taşımadığına kanaat getirerek, takipsizlik kararı vermiş olmasıdır.

Böyle bir belgenin var olup olmadığı, varsa sahte olup olmadığı, aslının yok edilip edilmediği hususlarındaki şüpheleri giderme mercii savcılık makamı değil, mahkemedir. Savcılık zaten şüphe üzerine hareket eden, şüphe üzerine soruşturma gerçekleştiren ve şüphe üzerine delil toplayarak, iddianame tanzim eden makamdır. Savcının ve kamuoyunun zihnindeki şüphenin aydınlanacağı yer, mahkemedir. Savcılık makamının yapması gereken, şüpheden ve toplanan kuvvetli delillerden hareketle, bir iddianame hazırlamak ve mahkemeye sunmaktır. Bundan sonraki aşamada söz mahkemenin olur. Belgenin sahteliği konusunda bir şüphe varsa, bu şüpheyi araştırması gereken ve eğer öyleyse, belgenin sahteliğine karar vermesi gereken makam da yine mahkemedir. 

Tüm bu hatalara rağmen, askeri savcılık makamı tarafından verilen takipsizlik kararı, mevcut şekli hukuk düzenlemeleri içerisinde uygulanması gereken bir karar olup, bu karardan sonra oluşan yeni durumu değerlendirmeye ihtiyaç vardır. 

Askeri savcılık makamınca verilen takipsizlik kararı, kimilerince “belgenin sahteliği kanıtlandı” olarak yorumlandı. Genelkurmay Başkanı da bu yanlış yorumu benimsedi ve yaptığı basın toplantısında, “belgenin sahteliğinin kanıtlandığını” ve “artık bu belgenin, bir kâğıt parçası haline geldiğini”, “askeriyeye karşı girişilen bu komplo, kim tarafından hazırlandıysa, bunu bulup çıkarma görevinin sivil savcılık makamında olduğunu”, “sivil savcıların, belge üzerinde soruşturma yaparken, belgenin sahte mi gerçek mi olduğunu araştıramayacaklarını, belgenin sahteliğinin zaten kanıtlandığını, bu nedenle belgenin sahteliğinden hareketle, bu komplo belgesinin kimlerce hazırlanarak, basına servis edildiğinin bulunması gerektiğini” beyan etti. 

Öncelikle şu hususun bilinmesi gerekir ki, takipsizlik kararı, kovuşturma için yeterli delil bulunamayan hallerde verilir, bu nedenle de askeri savcılık makamınca verilen söz konusu takipsizlik kararı, belgenin kesin olarak sahteliğini kanıtlamaya yetmez. Ayrıca asker “bu belge sahte” dedi diye de, sivil yargı mekanizması, bu belgenin gerçekliğini araştırma ve bu belge üzerinde en baştan soruşturma yapma yetkilerini kaybetmez. 

Belgenin sahte olup olmadığını, bu aşamadan sonra, elbette ki sivil yargı mekanizması, kendi yol ve yöntemlerini kullanarak araştıracaktır. Zaten bu belge Ergenekon iddianamesine ekli klasörlerde bulunan bir belge olup, belgenin sıhhatinin araştırılması yetkisinin Ergenekon savcılarında olduğu hususu hukuksal bir realitedir (Makale yayına gönderildiği an itibariyle Ergenekon soruşturması kapsamında Albay Dursun Çiçek, tutuklama istemiyle nöbetçi mahkeme önünde ifade veriyor). Hal böyleyken, basın-yayın organlarının ve üst düzey askeri yetkililerin, kamuoyunu yanlış bilgilendirmeleri ve yönlendirmeleri hiç hoş değil. 

Hatalarla dolu bu sürecin sonunda, bugün gelinin noktada hukuk adına üzücü ve düşündürücü olan durum şudur ki, askeri savcılığın gerçekleştirdiği soruşturma aşamasında, Ergenekon savcıları, belgeyi hazırladığı iddia olunan albayın ifadesini alamadı, evini ve ofisini arayamadı ve belki de söz konusu darbe planına ilişkin var olması muhtemel delilleri toplayamadı. 

Birkaç haftadır yaşanılan bu hukuk karmaşası bir kez daha göstermiştir ki, yargı erkindeki mevcut çift başlılık durumu, ceza yargılamasının yegâne amacı olan ‘maddi gerçeklere ulaşma’ noktasında hukukun ve hukuk uygulayıcılarının önünü tıkamaya devam etmektedir.

Son Güncelleme ( Çarşamba, 01 Temmuz 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans