İhaneti Gördüm, Fakat Haini Yakalayacak Kahraman Yok! Yazdır E-posta
Yazar Öner Bulut   
Çarşamba, 17 Haziran 2009
http://img208.imageshack.us/img208/6959/basbugistifa.jpg

Kurmay Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı iddia olunan darbe planı Taraf Gazetesi’nde yayınlanalı dört gün oldu. Bu dört günlük süre zarfında, kamuoyundaki zihin med-cezirini gidermekten çok, ortalığı daha da toz dumana katan, kem kümlü birkaç beyanat dışında, ilgililerden, haberin ve haberde adı geçen belgenin asparagas veya sahte olduğu konusunda sarih bir açıklama duyamadık. Dört günlük bu süre, bu belge, belgede yazılanlar ve belgeyi hazırlayanlar konusunda, ilgililerin az çok bir bilgi ve fikir edinmeleri için sanırım yeterli bir süredir. Sükût ikrardan gelir karinesi işletilirse, belgenin ve belgede yazılanların doğru olduğunu kabul etmekten başka bir çaremiz kalmıyor.

Belgenin doğruluğunu esas aldığımızda, ikinci aşamada ilgililer tarafından neler yapılması gerektiğinin, bugüne kadar bir plan ve programa oturtulması gerekirdi. Normal şartlar altında, gerçek bir demokratik rejim ile yönetilen modern devletlerde, Genelkurmay görev sınırları dâhilinde hazırlanmış olan ve doğruluğu konusunda şüphe uyandıracak herhangi bir kanıt olmayan böyle bir darbe belgesinin ortaya çıkması halinde, uygulanacak yegâne yaptırım belirlidir:

Darbe yapmak ciddi bir suçtur, darbe için plan yapmak da, en az darbe yapmak kadar ciddi bir suçtur. Bu nedenle darbe planının hazırlanmasında sorumluluğu veya ihmali olan, yani kasten veya ihmalen bu suçun işlenmesine müsebbip bütün üst düzey asker ve sivil bürokratlar, başta Milli Savunma Bakanı olmak üzere, Genelkurmay başkanı ve özellikle denetimi altında bulunan astı tarafından işlenen bir suçu engelleyemediği için Deniz Kuvvetleri Komutanı, Başbakan tarafından derhal görevden alınır ve devletin koruma zırhı üzerlerinden çıkarılarak yargıya teslim edilir. Veya en azından soruşturma tamamlanıp, ak koyun kara koyun belli olana dek, tüm sorumlular açığa alınır ve yargılanmaya müsait hale getirilir.

Fakat Mehmet Altan’ın da dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti, demokratik devlet değil de, bir ‘Garnizon Devleti’ olduğu için, demokratik devletlerce normal olarak işletilen bu süreçlerin hiçbirisinin, bu ülkede esamesi bile okunmaz. Bu olayda da, geçmiş tekrarlanacak, hükümet ekranlarda esip gürleyecek, asker araştırıyoruz, soruşturuyoruz, araştırma ve soruşturmalarımız bitene kadar bizi yıpratmayın diyecek, bu amaç doğrultusunda elinde bulundurduğu yargı erkini kullanarak, yazılı ve görsel basın organlarına yayın yasakları getirecek, pek muhterem ve demokrat köşe yazarlarımız, “bu çağda, halen darbe planı yapmak ne kadar ayıp, yakışıyor mu bizim gözbebeğimiz olan ordumuza” mealinde kelamlar edecek ve saire…

Dört gündür takip ediyorum, Ali Bayramoğlu dışında, genelkurmay başkanının derhal görevden alınması gerektiği fikrini dile getiren yazar yok. Evet, genelkurmay başkanı derhal görevden alınmalıdır. Bu ülke, bu toprakların insanlarının hak ve hürriyet arayışının en önemli dönemeç noktası olan İkinci Meşrutiyet’ten bugüne değin, yani bir asrı geçkin bir süredir, hala askeri tahakküm ile yöneltiyor. Zaman zaman sivil yönetimler işbaşına gelmiş gibi gözükse de, bu bir aldatmacadır. Bu ülkede siyasetin gerçek yöneticisi ve yönlendiricisi daima ordu olmuştur. Bu bir asırlık süre zarfında, bu topraklarda hiçbir zaman demokratik bir rejimin emareleri hissedilmemiştir.

Hep Fransa halklarının demokrasi mücadelesi misal gösterilerek, gerçek manada demokratik bir rejime ulaşabilmek için, daha çok mesafe kat etmemiz ve acı çekmemiz gerektiği söylenir durur, benim saf ve cahil bilinen, bu nedenle de ülkenin kurucu elitleri tarafından pür demokrasiye layık görülmeyen, ancak aslında çok zeki ve demokrasinin ana ilkelerini, o kurucu elitlerden daha fazla siyasi hayatına eklemlendirmiş olan halkıma.

30 Mayıs 1876(1), 14 Şubat 1878(2), 23 Ocak 1913(3), 3 Haziran 1925(4), 17 Kasım 1930(5), 27 Mayıs 1960(6), 12 Mart 1971(7), 12 Eylül 1980(8), 28 Şubat 1997(9), 27 Nisan 2007(10) …

Bu ülke üzerinde yaşayan halk, hiçbir zaman rahat yüzü görmedi, hiçbir zaman kendi kaderini tayin yetkisine sahip olamadı. Sık sık tekrarlanan darbelerle, bizlere, bu ülkenin gerçek sahibi ve yöneticilerinin, halk değil de, devletin bürokratik elitleri olduğu hatırlatıldı daima. Hala, ancak ve ancak bu ülkenin insanlarının ürettikleri ile hayatını idame ettirebilen, silahla düşman öldürmek dışında başkaca bir üstün meziyeti! olmayan bir takım askeri bürokratların, 70 milyon halkın kaderi ile oynama hakkını kendilerinde görmeleri ne kadar acı? Esas bunun kadar acı olan başka bir şey de, sivil siyasetin, askeri tahakküme hala boyun eğiyor olması.

Gerçek bir demokrasiye sahip olabilmek adına, bu ülkenin insanları, aydınları, gençleri daha ne kadar acı çekmek durumunda kalacak? Ne kadar daha kan akacak bu ülkede, demokrasi ideali uğruna. Bu ülkenin ezilmişleri, dışlanmışları, horlanmışları ne zaman hak edecek demokrasiyi ve iktidar olabilme onurunu? Yetmedi mi bu denli cinayet, bu denli mezalim, bu denli sefalet? Zenginleşmek, müreffeh bir hayata erişmek, batılıların standartlarında yaşamak, bu ülkenin gerçek sahipleri için ne zaman hayal olmaktan bir adım öteye geçebilecek? Ancak cesur, gözünü budaktan sakınmayan, kirli iç siyasetin, iğrenç oyunlarını, demokratik ve özgür gelecek adına elinin tersi ile itebilen ve askeri bürokrasiye, hatta oligarşiye karşı, sivil ve demokrat direnç gösterebilen bir hükümet iktidar olduğunda. Bu hükümetin, AKP hükümeti olmadığı, artık gün gibi aydınlık ve aşikâr.

 


 

(1)   Bu tarihte Jön Türkler adıyla bilinen batı yandaşı Genç Osmanlılar, Sultan Abdülaziz’e karşı bir darbe gerçekleştirmişler ve Abdülaziz’i tahttan indirmişlerdir. Bu darbe, asker-aydın-yönetici ittifakı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde gerçekleştirilen elitist bir darbe olması açısından önemlidir.

(2)  1876 yılının Aralık ayında 1. Meşrutiyet ilan edildi. İlk kez seçim gerçekleştirilerek, millet yönetimde söz sahibi kılındı. İki meclisli bu sistemde Padişahın mevcut yetkilerinin, meclisler üzerindeki gölgesi, 14 Şubat 1978 günü daha da koyulaşıyor ve II. Abdulhamid Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak meclisi feshediyordu. Böylece ilk demokrasi denemesi hüsranla sonuçlanıyor, ilerleyen yıllar İstipdat Rejimi’ni de beraberinde getiriyordu.

(3)  1909 yılının Nisan ayında patlak veren 31 Mart Vakası’nı bahane eden İttihatçılar muhalefeti, komitacı yollar kullanarak sindirdi, dik duran muhalifleri ise tutuklatıp yargılattı. Ahrar Fırkası, İttihad-i Muhammedi Fırkası gibi muhalif fırka ve cemiyetler kapatıldı. Bütün muhalifler, mürteci ve halk düşmanı ilan edildi. Muhalif gazeteciler, faili meçhul cinayetlere kurban edildi. İttihatçıların kurduğu dikta rejimine karşı dik durabilen Hürriyet ve İtilaf Fırkası 1912 seçimlerinde çoğunlu sağladı ve fakat meclise girmeleri İttihatçılar tarafından silah zoru ile engellendi. 23 Ocak 1913 günü Bab-ı Ali Baskınını gerçekleştiren İttihatçılar, birçok bakanı katledip, mevcut başbakanı silah tehdidi ile istifaya zorladı ve böylece hükümete karşı silahlı darbe gerçekleştirdi. Bab-ı Ali baskını sonrası kurulan İttihatçı oligarşik ve despotist hükümet, 1. Dünya Savaşı’na sokarak Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırladı.

(4)  1925 yılının Şubat ayında patlak veren Şeyh Said İsyanı bahane edilerek, 3 Haziran 1925 günü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk muhalefet partisi olan ve 17 Kasım 1924 günü, hürriyetperverlik (liberalizm), halkın hâkimiyeti (demokrasi), fikir ve din özgürlüğü ilkelerini şiar edinerek, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar ve Rauf Orbay ile 28 milletvekili tarafından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı, kurulan İstiklâl Mahkemeleri ile muhaliflerin tamamı sonsuza değin susturuldu.

(5)  1929 yılında patlak veren Dünya Ekonomik Krizi’nin etkisi altında ezilen Türkiye Cumhuriyeti, aynı dönemlerde çok partili siyasi hayata geçişi denemiş ve 1930 yılında Fethi Okyar Başkanlığında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası, aynı yıl girdiği ilk seçim olan mahalli seçimleri kazanmıştı. Halkın teveccühünü bu kadar kısa sürede kazanan Serbest Fırka, kurucu güç olan CHP elitlerinin hiddet ve hışımlarını üzerine çekmekte gecikmemişti. Yandaş gazetecilerin de desteğini arkasına alan CHP elitleri, 31 Mart vakası ve Şeyh Said Ayaklanması’ndaki gibi irticayı ve şeriat tehlikesini topluma pompalıyor ve bu söylem üzerinden siyasi hayatı geriyordu. Çok geçmeden ordu ve devlet mekanizmasını harekete geçiren CHP, Atatürk’ün de desteğini arkasına alarak, 17 Kasım 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapattırılmasını sağlıyordu. Böylece demokrasi denememiz bir kez daha derin bir darbe yiyordu. Serbest Fırka’nın kapatılmasını takip eden süreç, derin bir provokasyon tezgâhının hazırlandığı süreç olarak işliyor, 23 Aralık 1930 Menemen Olayı sonucunda kurulan İstiklal Mahkemeleri tarafından verilen kararlarla siyasal İslam’ın önde gelen tüm muhalifleri katlediliyordu.

(6)  II. Dünya Savaşı Avrupa’daki mevcut tüm totaliter rejimleri yıkmış ve Türkiye’yi de tüm Avrupa gibi demokratikleşmeye zorlamıştır. Bu sürecin sonunda 1946 yılının ilk günleri Demokrat Parti’nin kuruluşuna sahne oluyordu. DP henüz kurulmuşken 21 Temmuz 1946’da gerçekleştirilen ilk çok partili genel seçim, CHP’nin mutlak zaferi ile sonuçlanıyor ve fakat açık oy, gizli sayım ilkesi ile gerçekleştirilen bu seçimler üzerindeki şaibe bulutları dinmiyordu. Milli Koruma Kanunu, Varlık Vergisi ve Ayniyat Vergisi gibi baskıcı ve halka zulmeden uygulamalar sonucu hırpalanan seçmen, zaman ilerledikçe siyasi tercihini DP’ye yönlendiriyordu. Kimilerince demokrasinin bir zaferi olarak addedilen 14 Mayıs 1950 genel seçimi, DP’nin ezici galibiyeti ile sonuçlanıyor, CHP Cumhuriyet tarihinde ilk kez muhalefete düşüyordu. DP’nin hükümetinde geçen 10 yıllık süreçte, CHP elitleri tarafından pompalanan irtica korkusu ve şeriat söylemleri, askeri kanatta muhatap buluyor ve 27 Mayıs 1960 günü darbe gerçekleştirilerek, meşru hükümet iktidardan indiriliyordu. Bu darbe, halkın oyları ile seçilmiş ve başbakan olmuş bir vekilin, Adnan Menderes’in haince idamı ile tarihin kara sayfalarında baş sıraları alıyordu.

(7)  Bu tarihte Demirel’in başbakanlığındaki hükümete, ordu tarafından bir muhtıra verildi. Süleyman Demirel görevden indirildi, yerine Nihat Erim Hükümeti kuruldu, başbakan Demirel başta olmak üzere birçok siyasi parti lideri yargılandı, cezalandırıldı, siyaseten yasaklandı.

(8)  68 Kuşağı ile birlikte etkisini hissettiren sol siyasetin 70’lerin Soğuk Savaş dönemiyle birlikte yükselişi, karşısında, komünizm tehlikesine karşı kurulan NATO güdümlü Gladio örgütlenmelerinin Türkiye ayağı tarafından sahnelenen şiddet senaryosu sonucu, 12 Eylül 1980 sabahı askeri darbe gerçekleştiriliyordu. Kurulan özel mahkemelerde yargılanan çoğu solcu, sistem muhalifi birçok genç idam ediliyor, bir kısmı hakkında ise tutuklandıktan sonra haber dahi alınamıyordu.

(9)  Ankara’nın Sincan ilçesinde ordu tarafından tankların yürütülmesi ile simgeleşen 28 Şubat Darbesi, darbeler tarihimizin altın sayfalarına post-modern darbe olarak işlendi. Derin bir komplonun kademe kademe ilerletilen sonucunda, mevcut Refah-Yol hükümeti meşhur MGK toplantısında istifaya zorlandı. Böylece bin yıl sürecek olan 28 Şubat süreci başarıyla hayata geçirilmiş oldu. Bu süreç kâğıt üzerinde belki bitti ama süreçten geriye birçok yasaklar ve baskı uygulamaları kaldı yadigâr. Bir de tarihimizin en büyük ekonomik krizi.

(10)  27 Nisan 2007 tarihi, Türk Ordusunun siyasete müdahale konusunda yöntem değiştirdiği tarih olarak kayıtlara geçti. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin gergin siyasi atmosferinden oldukça etkilenen genelkurmay, internet sitesi üzerinden mevcut hükümet aleyhine bir bildiri yayınlayarak, “sözde değil, özde” uyarısı yaptı. Muhtırayı üzerine alan hükümet, ilk kez askeri müdahaleye karşı dik bir duruş sergiledi ve akabinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ve şaşaalı zaferine imza attı. 27 Nisan 2007 bildirisi, Türkiye’nin siyasetçileri ve aydınlarının, özde demokrat ve sözde demokrat olarak ayrılmaları açısından da önemli bir fırsat yarattı. 

Son Güncelleme ( Salı, 16 Haziran 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans