| Kamusallaştırılmış Sağlık Hizmetleri: Komünist Hayal ve Sovyet Gerçeği |
|
|
| Yazar Anna Ebeling | |
| Salı, 26 Mayıs 2009 | |
|
Orjinal Link: www.fee.org Çeviren: Ekin Can Genç Şartların eşit olduğu bir ütopya fikri insanların hayallerinde eski zamanlardan beri yer bulmuştur. Herkes her şeyin aynısına sahip olsaydı, dünya daha değişik bir yer olurdu. Kıskançlık, suçlar, açlık, hırs ve mutsuzluk olmazdı. Plato’dan Karl Marx’a bir çok düşünür bu cenneti dünyada oluşturmak görevini devletlere biçti. Bu zamanlara kadar, “refah devleti” formunda yaşayan bu rüya kendini günümüzde belirgin biçimde devletin yürüttüğü sağlık hizmetlerinde gösteriyor. Birçok insan, bencil ve kâr amacı güden serbest piyasadan daha adilce ve daha ucuz bir sağlık hizmetini devletin sunabileceğini söylemez mi? Hatırlayalım ki Sovyet Rusya’da sağlık hizmeti cehennemine giden yol da aynı iyi niyetlerle döşenmişti. Ekim 1917’de, Marksistlerin Rusya’da iktidara gelme hayali gerçek oldu. Artık herkes hayatın tüm alanlarında eşit olacak; insanlar sokaklarda hastalıktan ölmeyecekti. Sadece “açgözlü zenginler” değil, artık herkes ücretsiz sağlık hizmetinden faydalanabilecekti. Oysa Bolşevikler neyi harap etti ve ne yarattı? ![]()
Eski Rusya’da sağlık hizmeti tüketici merkezli bir işti. Doktorların gelirleri ve hayat standartları tamamen uzmanlıklarına ve camiadaki itibarlarına bağlıydı. Hastalar hangi doktora görüneceklerine, hangi hastaneye gideceklerine ve hangi ilaçlara güveneceklerine kendileri karar veriyordu. Doktorlar, itibar kazanabilmek için çok uğraşıyorlardı ve itibarlarının büyük bir kısmını da fakirlere yaptıkları yardım oluşturuyordu. Batı’da da olduğu gibi, tüm Rus doktorlar mezuniyet sonrası tıbbi yardıma ihtiyacı olan hiç kimseyi reddetmeyeceklerine dair Hipokrat Yemini’ni ediyorlardı ve kural olarak da yeminlerine bağlıydılar. Rusya’nın kentsel bölgelerinde, fakirler ve aileleri için hayır kurumlarının hastaneleri ve ayakta tedavi hizmetleri vardı. Kırsal alanda ise, köylüler genelde doktorlara ödemelerini tavuk, patates, ekmek vererek ya da doktorların ev işlerine yardım ederek yaparlardı veya tıbbi tedavilerini ücretsiz olurlardı. Eski Rusya’nın özel sağlık sisteminde doktorlar rahat bir hayat standardına sahip olabiliyordu ve bu nedenle ihtiyacı olanlara yardımda bulunma konusunda cömertlerdi. Yüksek gelir beklentileri ve saygı duyulan bir meslekte statüye sahip olma düşüncesi, tıp okullarına girişte kıyasıya rekabete neden oldu. En iyiler öğrenci olarak kabul ediliyordu ve en nitelikliler de profesör olarak tutuluyordu. 20. yüzyılın başında Rus sağlık hizmetlerinin ve tıbbı araştırmalarının niteliği uluslararası alanda kabul görüyordu. Kusursuz bir sistem miydi? Elbette değildi. Ama sosyalist efsanecilerinin dediklerinin aksine, Rusya İmparatorluğu’nda sağlık hizmeti geniş bir alanda sunulabiliyordu ve epeyce düşük bir maliyete sahipti. Hem rekabete dayalı piyasadaki kâr hırsı hem de hayırseverlik ruhu kaliteli tıbbı hizmetlerin tüm Rus toplumuna sunulmasını sağlamıştı. Bolşeviklerin yıkmak istedikleri sistem buydu. Maalesef, doktorların kendileri dahil birçok Rus aydın sosyalist hastalığa yakalanmıştı. Geri kalmış Rusya’da gördükleri açlık üzerine birçok doktor sırtlarını serbest piyasaya çevirdi ve hükümet planlamasıyla eşit hayat şartları, eğitim ve –hiç kuşkusuz- sağlık hizmeti yoluyla daha iyi bir toplumun yaratılabileceğine inandı. Böylelikle, bu yanlış fikirlerin rehberliği eşliğinde, sağlıkçılar insanların gelirlerine ve sosyal geçmişlerine bakmaksızın profesyonel bir tedavi imkanı veren sağlık sisteminin kendi elleriyle yıkılmasına yardımcı oldular. Herkese Eşitlik1917 yılında her şey gibi sağlık hizmetleri de yeni sosyalist hükümet tarafından devletleştirildi. Gitgide küçük tıbbi uygulamalar yok oldu ve fabrika benzeri hastaneler ve ayakta tedavi klinikleri ağı tüm ülke boyunca kuruldu. Herkes hem ayakta tedavi kliniklerine hem de hastanelere devletin belirlediği ikametlere göre kaydedildi. Her bireyin tıbbı giderlerinin ve sağlık hizmetinin tüm sorumluluğunu üstlenen Sovyet Devlet tarafından hastanın seçme hakkı elinden alındı. Özel sağlık hizmetleri giderlerinin tasfiyesiyle, sağlık hizmetinin şekli ve ölçüsü artık devletin bütçe öncelliklerine bağlıydı. Tıp sektörünün tüm üyeleri aylık sabit maaşa bağlandı ve günlük devasa hasta kontenjanına göre hastaları muayene ve tedavi etmeleri zorunlu tutuldu. Tıbbi araştırmalar devletten gelen yıllık yetersiz bütçe tahsisine bağlı hale geldi. Doktorların ve hemşirelerin gelirleri artık uzmanlık becerilerine veya tedavi ettikleri hasta sayılarına göre belirlenmiyordu. Tıp sektörünün tam sendikalaştırılması herhangi bir kimsenin kovulmasını neredeyse imkansız kıldı. Sağlık hizmetinin değerini ve sağlanırlığını belirleyen piyasalar ve ücretler olmadan devlet, sağlık hizmetleri ve eczane ürünleri için karne sistemini uygulamaya soktu. Uzmanlık gerektiren hizmetler (mamogramlar, ultrasonlar, vs.), hem hastaları tedavi etmesi hem de araştırmalara katılması gereken doktorların bulunduğu seçilmiş hastanelerde mevcuttu. Yani, beyin veya kardiyovasküler ameliyatı ve tedavisi gibi bir durum için tüm ülkede sadece birkaç seçilmiş hastane vardı. İnsanlar bu tür tedaviler için kabul edilmelerini sırada beklerken bazen hayatlarını kaybederdi. Eski Rusya’da tüketici merkezli olan sağlık hizmeti, üretici merkezli bir sektör haline geldi. Ama devlet, Tanrı’nın ve doğanın kanunlarını feshedemediği gibi aynen piyasayı da öldüremez. Piyasa “yeraltından” yürütüldü ve böylece kara borsa halini aldı. Kara borsanın devlet karnelemesine karşı cevabı çabuk oldu. Doktor hizmetleri, eczane ürünleri (hem yerli hem de yabancı yapım) ve tıbbi cihazlarda muayene, rüşvet karşılığı ulaşılır oldu. Fakir çoğunluk artık sırtını hayır kurumlarına dayayamazken, ne yazık ki sadece zengin elit tabakanın bu pahalı kara borsa sağlık hizmetine gücü yetiyordu Sovyetler Birliği’nin “ücretsiz” sağlık hizmetleri dünyasında, çoğu zaman insanlar aile üyelerini ve arkadaşlarını kurtaracak ilaçları almak için ‘bağlantılara’ sahip olmak zorundaydı. İlgisiz ve çoğunlukla agresif hemşirelere ve hastane hademelerine bir hastanın sürgüsünü değiştirtmek veya herhangi bir Amerikalının doğal karşılayacağı sıradan bir ilgiyi sağlayabilmek için rüşvet verilmesi gerekiyordu. Hastane koğuşları kalabalıktı ve antiseptik anlamda temiz olmaktan çok uzaktı. Anestezikler ve temel ağrı kesiciler çoğunlukla bulunmuyordu. Hastaların acı içinde haykırışı, hastane dışında bile yoldan geçenlerce bazen duyulabiliyordu. Bazıları Diğerlerinden Daha EşittirSiyasi elit tabakanın “halk” için sunulan sağlık hizmetinde tedavi olmak istememesi hiç de şaşırtıcı değildir. Sovyetler Birliği hakkındaki en büyük efsanelerden biri de Sovyetler’in sözde eşitliğidir. Hiçbir toplum, Sovyet toplumu kadar imtiyazlı gruplara ve sınıflara bölünmemişti. Bireyin, Komünist Parti’nin siyasi hiyerarşisinde ve sosyalist ekonominin bürokratik yapısında bulunduğu pozisyon, temel gereksinimlere ve lükslere erişimini belirliyordu. Sovyetler Birliği’nde baştan sonra hususi hastaneler yapıldı. Bunlar Komünist Parti’nin Merkez Komitesi üyeleri, Bakanlar Konseyi, yerel ve bölgesel Parti elitleri, vs. için tahsis edilmişti. Sonucunda da “halkın hizmetkarları”, “kitlelere” göre niteliksel olarak farklı seviyede sağlık hizmetinden yararlandı. İmtiyazlıların sadece Sovyet yapımı ilaçlara ve ilaç tedavilerine değil, aynı zamanda normal “proleter” hastanın ulaşamayacağı Batı Avrupa ve Amerika kökenli ilaçlara ve cihazlara da erişimi vardır. Pozitif Ayrımcılık, Sovyet TarzıTıp eğitiminin doğası ve kalitesi de etkilenmişti. Rüşvetler ve bağlantılar hem tıp okullarına grime hem de tıp okullarında atanma sürecini belirlerdi. Yeteneğin ve uzmanlığın pek önemi yoktu ve toplum hizmeti de pek önemli değildi. Bu verimsiz sağlık hizmeti, yüksek öğretime girişin 1917’deki Sosyalist Devrim zaferinin hemen sonrasında oluşturulan pozitif ayrımcılık sistemine göre belirlenmesi gerçeğiyle pekiştirilmişti. Başlangıçta, bir sınıfa –işçi, köylü veya aydın- ait olmak üniversitelere ve teknik okullara girişteki kontenjanı belirlerdi. Ancak, Sovyet pozitif ayrımcılık sistemi çok geçmeden cinsiyet ve etnik sınıflandırmaları da içerecek kadar genişledi. Bir gencin mesleği ve kariyer fırsatları hünerine göre değil sözgelimi bir Rus, Özbek, Gürcü, Litvanyalı, Yahudi, vs. olmasına göre belirleniyordu. Her sınıfın, cinsiyetin ve etnik grubun yüksek öğretime girişte ve atanmada kendi kontenjanı vardı. Sovyet Rusya’da bağlantılar, rüşvetler, cinsiyet ve etnisite kimin tıp okuluna gireceğini ve kimin buradan mezun olacağını ağırlıklı ölçüde belirliyordu. “İşçi cennetindeki” her şey gibi, hastane levazımı, hekimler, tıbbı cihazlar ve ilaçlar sosyalist merkez planlamanın ve siyasi önceliklerin kurbanı oldu. 20. yüzyılın sonlarında, dünyanın en kötü sağlık hizmetlerinden birine sahip olma konusunda Rusya ün yapmıştı. Rusların bu acı durumlar için fıkraları ve anekdotları vardır. Fıkranın birinde bir Amerikalı doktorla bir Sovyet doktor sohbet eder. Amerikalı der ki, “Sevgili meslektaşım, bizim meslekte eksik olan bir şey var. Hastayı bir hastalık için tedavi ediyorsun; ama o başka hastalıktan ölüyor.” Bunun üzerine Sovyet doktor, “Yok, sevgili meslektaşım, benim durumum öyle değil. Benimkiler tedavilerimden ölüyor.” diye cevaplar. Mevcut sistemin kusurlu olduğunu ve kökten bir değişimin kısa sürede sistemi mükemmel hale getireceğini söylemek kolaydır. Ama her zaman, tarihten çıkarılacak dersler vardır. Bazen, komşunuzun tarihi sizi hangi yoldan asla gitmemeniz konusunda uyarır.
Anna Ebeling, eski Sovyet Rusya’da doğdu, büyüdü ve eğitim gördü. Ronald Reagan’ın “şeytani imparatorluk” dediği yerin kalbinde hayatının büyük bir kısmını geçirirken, “işçi cennetini” doğrudan yaşadı. Hayatın kolektivist ütopyadaki absürdlükleriyle ilgili hikayeleri çoktur. Anna, Richard Ebeling’le 1991 yılında Moskova’da tanıştı ve ertesi yıl onunla evlendi. Komünist darbe girişimi sırasında, birlikte özgürlük savunucularına katıldılar ve Moskova’da Rus Meclisi’nde Sovyet tanklarına göğüs gerdiler. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


