| Serbest Piyasa Ekonomisi Nedir, Ne Değildir? (2) |
|
|
| Yazar Alper Akalın | |
| Pazartesi, 25 Mayıs 2009 | |
|
Bu yazıyı, Zeytinburnu Gençlik Meclisi'ne yapacağım bir sunum için hazırlamıştım. Şimdi görüyorum ki, dizinin önceki ayağı ile beraber, şu ana kadar yazdığım en titiz ve keyifli ekonomi çalışmam diyebilirim.. İlk yazımızda, serbest piyasa ekonomisinin, bireylerin mal ve mülk edinme hakkı üzerinden meydana gelen bir düzen olduğundan bahsetmiştik. Şimdi gelelim, bir piyasanın serbest sayılabilmesi için gerekli olan diğer iki ayağa.. 2. Alışveriş Özgürlüğü lışvreriş özgürlüğünden kastımız, bir bireyin üreterek elde ettiği bir malını istediği fiyata, istediği yerde, istediği zaman, istediği miktarda istediği kişiye satma veya satmama veya tüketici olarak aynı koşullarda bir malı istediği kişiden satın alma ya da almama özgürlüğüdür. Tabi, okuyucu bu durumu da çok normal karşılayabilir. “Tabi heralde, bundan doğalı ne olabilir ki?” diye sorabilir ama inanın dünyada hala alışveriş özgürlüğünü tam olarak tesis edebilmiş bir ülke yok. Bunun sebebi ise devlet regülasyonları veya müdahaleleri. Devlet’in alışveriş özgürlüğümüzü ilga ettiği en bariz alan, dış ticarettir. Devletlerin bir çoğu, bir mal ihraç veya ithal ederken, o mal için kota koyar. Bu da, istediğimiz kadar malı satmamızı / satın almamızı engeller. Gümrük vergisi koyar, istediğimiz fiyata alış veriş yapmamızı önler. Bazı ülkelere daha çok regulasyon ya da zorluk çıkarır, istediğimiz kişiler / yerlerle mübadelede bulunmamızı caydırır. Tabi tüm bu önlemlerin sonucunda, ya yağlı bir müşteri kaçırırız, ya da yurtdışında daha ucuzunu almak varken, yurtiçinde daha pahalısına razı kalırız. Ama nihayetinde, bu önlemler bizi daha da fakirleştirir. Bahsettiğim devlet politikalarının hiçbiri kimseyi daha zengin yapmaz. Alışveriş Özgürlüğümüzün Kısıtlandığı Vakalar : İthal Otomobil ve Kira Kontratları Bu duruma en güzel verilecek örnek ithal otomobillerdir. Türkiye’de normal satış fiyatı, üretildiği ülkede x olan bir araba, Türkiye’ye gelinceye kadar yediği gümrük, ötv ve kdvlerden dolayı 2x olur. (4) Yani, her bireyin x kadar kazancına devlet resmen el koyar. Bu durumda, bizim normalde x kadar daha zengin olacakken, devletin alışveriş özgürlüğümüzü yoksaymasından ötürü, x kadar fakirleşmemiz kaçınılmaz son olur. Devlet’in alışveriş özgürlüğümüz sabote ettiği diğer alan ise fiyat tarifeleri yoluyla piyasaya müdahalesidir. Mesela, bu ülkede ilgili kanun gereğince kira fiyatları ancak enflasyon oranında arttırılabilir. Hepimize “aman ne güzel kiracıları koruyan bir yasa” yanılsamasıyla sunulan bu politikanın aslında en büyük zararı yine kiracılaradır. Kira fiyatlarını sonradan arttırmanın sınırlı olduğunu bilen her ev sahibi, yeni kontrat yapma zamanı geldiğinde, piyasa değerinin çok üstünde fiyatta evini kiraya vermek ister. Bu da, ev kira fiyatlarını otomatikman arttırır. Aynı zamanda, istediğimiz fiyata mülkümüzü kiralayamadığımız bir ortamda, evi kiraya verme yoluyla gelir elde etme uzun vadede cazibesini kaybeder. Bunun yerine insanlar, ev sahibi olmak yerine alternatif olarak başka risksiz yatırım araçlarına (altın, mevduat faizi, bono) paralarını emanet eder ve bu durumda inşaat sektörü zayıflar. Dahası, yapılan yeni evler de genelde, fiyat regulasyonlarının caydırıcılığı yüzünden kiraya verilmez, satılmak için bekletilir. Tüm bu durumlar, kiraya verilecek ev sayısını azalatacağından, kira fiyatları otomatikman yine yükselir. Sonuçta, ekonomi kanunlarının da belirttiği gibi, eğer bir şeyin arzı talepten azsa, fiyatlar yükselir. En nihayetinde yükselen fiyatlar yüzünden, yine olan, daha da fakirleşen tüketiciye olur.
3. Küçük ve Hakem Devlet Devlet, yukarıda belirttiğimiz iki temel hakka; mal / mülk edinme hakkına ve alışveriş özgürlüğümüze tecavüz edecek en potansiyel suçlu ya da olağan şüphelidir. Çünkü, sadece devlet zor kullanma meşruiyetini elinde taşır ve gerekirse “kamu iyiliği” adına bu hakları ortadan kaldırma görevini zaman zaman kendisinde görebilir. Tarih boyunca hiç bir iktisadi tekel veyahut zümre, devletin elinde biriktirdiği ekonomik güç kadar bir güç elinde biriktirememiştir. Bu denli önemli bir gücün tekel olarak devletin elinde yoğunlaşması, yozlaşmayı, rant dağıtımını ve kaynakların verimsiz tüketimine olanak kılar. Bu yüzden, devletin iktisadi gücünün sınırlandırılması, sadece kaynakların daha etkin ve toplum çıkarına daha faydalı işlerde kullanımlası adına değil, bireylerin siyasi ve sosyal hayatlarında da devlete bağımlı olmadan özgürce yaşamaları adına büyük önem taşır. Devlet’in alışveriş özgürlüğümüzü kısıtladığı örnekleri, gümrük ve kira kontratlarında gördük. Özel mülkümüzü gaspettiği en klasik vaka ise, devletin “gereğinden fazla” vergi toplamasıdır. Liberallere göre, devletin en temel görevi, güvenliği sağlamak ve bireysel hak ve özgürlüklerimizi garanti altına almak için hukukun üstünlüğünü tesis etmesidir. Benim de içlerinde bulunduğum başka liberallere göre, bu vazifelere temel kamusal hizmetlerin teminini içeren belediye hizmetleri (yol, su, aydınlatma) de dahildir. Liberallere göre, bahsedilen tüm bu hizmetler için bireylerden vergi toplanması meşrudur. Ama aynı zamanda bir çok liberal, dünyadaki hemen hemen tüm devletlerin, bu meşruiyeti çoktan aşan vergi toplamalarından şikayetçidir ve bunun temel insan haklarına aykırı olduğunu iddia eder. (özel mülkiyetin gaspı) Devlet’in kaynakları, kamusal malların trajedisi örneğinde de gösterdiğimiz gibi verimsiz kullandığından biraz bahsetmiştik. Hiç bir memur, devlet dairesinde kendi işinde çalışıyormuş gibi çalışmaz. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözünün Türklere ait olması da bir tesadüf değil; bilakis kamuoyunda yaygın görünen bir anlayışın hicivli bir uslupla dile getirilmesidir. Devlet memurlarını zaten kendi işlerinde gibi çalışmaya motive etmek zordur; bir de devlet memurlarını denetleyen kişilerin de devlet memuru olması, devletin sahip olduğu kuruluşlardaki keyfiliği iyice arttırır. Özel sektörde çalışanlar da bir bakıma memurdur ama en azından onu sıkıca denetleyen bir patron vardır. İşini kaybetme riskini her daim gözeten bir çalışan, özel sektörde bilgi ve becerilerini daha verimli kullanacak ve böylelikle ülke ekonomisine katkısı daha büyük olacaktır. Bu yüzden, devlet elindeyken zararına çalışan Kamu İktisadi Teşekküllerinin, özelleştirilmesiyle birlikte yeniden kara geçmesi tesadüf değildir.
Örnek Vaka: Bedava Sağlık İşsizliğe Neden Olur Liberaller, hemen hemen her türlü ekonomik değerin piyasada daha ucuza ve kaliteli üretileceğine inanırlar. Mesela sağlık sektörünü ele alalım. Sağlık sektörü, ekonomik değeri olan bir pazardır. Nihayetinde her insan sağlığını korumak için bir bedel ödemeye hazırdır. Şuna hiç şüphe yoktur ki, bir özel sağlık kurumu, sağlık hizmetini bir devlet kurumundan daha kaliteli ve daha ucuza verir. Tabi, çoğu okuyucu bu duruma da “Devlet Hastaneleri bedava, Özel Hastaneler Paralı” diyerek, özel hastanelerin daha ucuz olduğuna itiraz edebilir. Yalnız burada unutulan nokta vardır ki o da; devlet hastanelerinin bedava olmadığı, hastaneye gittiğimizde para vermediğimiz sağlık hizmetlerinin devlete toplam bedelinin 30 milyar TL olmasıdır (5). Bu durumda, 30 milyar TL zarar karşılığında bir kamu kuruluşunın saglık hizmetinin bedava olduğunu düşünmek akla ve mantığa terstir, zira bu açığı kapatan finansman, bedava sağlık hizmeti aldığını sanan halkın ödemiş olduğu vergilerden sağlanır. Şimdi düşünelim ki, tüm sağlık sektörü özelleşti ve bütün hastalar özel hastanelerde muayene olmak durumunda kaldı. Piyasanın mantığına göre, bu 30 milyar TL’lik açık derhal kapanır ve hatta sektör direkt kar etmeye başlar. Zira, yeteri kadar kar etmeyen hiç bir girişim uzun süre ayakta kalamaz. Diyelim ki, devlet özel sektörün karı kadar sağlık bakımına muhtaç ve durumu olmayan insanlara yardım etti ve en azından gelir-gideri eşitledi. Bu durumda, yine 30 milyar TL zarardan kurtulan bir sektör sayesinde, halk bir anda 30 milyar TL zenginleşir. 30 Milyar TL’lik ek bir kaynak, basit bir ekonomik hesapla ekonominin yaklaşık %1 büyümesine, bu da en az 100 bin kişinin iş bulmasına neden olacaktır. (6) Devlet’in şu sırada işsizliğe çare yolları aradığı bir ortamda, aslında yapması gereken ilk şeyin verimsiz kullandığı kamu harcamalarını kısmak ve gelirlerden aldığı payı özel sektörün tasarrufuna bırakarak, daha fazla istihdam kaynağı yaratmak olduğunu söylemek için kahin olmaya gerek yok..
Devlet ve Para: Ateş ile Barut Devlet sadece vergi yoluyla değil, para politikaları ile de bireylerin mülkiyet hakkı için bir tehlike oluşturmaktadır. Amerika’yı krize hazırlayan süreç de, ABD Merkez Bankası FED’in uygulamış olduğu keyfi para politikalarıdır. Para, bir alışveriş aracıdır. İlkel toplumlarda, eskiden üretilen mallar takas edilir, yalnız takasın pratik ve bireysel ihtiyaçları tam olarak karşılamayan bir mekanizma olması, paranın icadını beraberinde getirmiştir. Para nasıl icad olmuştur diye düşündüğümde, daima aklıma ilkel çağlarda geçen şuna benzer bir hikaye gelir. “ Yumurtacı: Kasap Kardeş, getirdim 1000 yumurta, hadi bana 1 koyun ver Kasap: Ay yine mi yumurta. Vallahi karım beni eve almaz yine 1000 yumurta ile eve gelirsem. Yumurtalı kavurma yemekten, karnımızda yumurta ağacı çıktı. Yumurtacı: Ben de bayılmıyorum bir koyun almak için 1000 tavuk başında beklemeye. Benim de etten evvel gelen bir sürü ihtiyacım var. Sütçü: Ya komşular kulak misafiri oldum da, ben de aynı dertten müzdaripim. Her gün bir koyun için 100 litre, 10 yumurta için de 1 litre süt vermekten sıkıldım. Halbuki, bana günde 1 yumurta, bir kilo et yeter. Benim daha giyecek, yakacak felan da almam lazım. Napsak ki bilmiyorum? Kasap: Benim bir fikrim var. Esnaf olarak bir para icad edelim ve bu kağıt parçasını her türlü alışverişimiz için kullanalım. Mesela her yumurta 1 lira olsun. Bundan böyle süt de 10 lira, Koyunlarda 1000 lira. Sütçü: Evet harika bir fikir. Böylelikle, ben de bir litre süt sattığımda, aldığım 10 lira ile bir yumurta alır, geri kalan 9lira için diğer ihtiyaçlarımı karşılarım. İhtiyacım olmadığı halde, sadece yumurtaya bağlamam tüm gelirimi. “ Evet, hikayeden de anlaşılacağı üzere, para sadece alışverişi kolaylaştırmak için bir araç. Yani, ekonomiyi ekonomi yapan şey, ürettiğimiz et, süt ve yumurtadır. Ülkede ancak bunların üretimi yükselirse, ekonomi büyür. Ama, bazı zeki iktisatçılar, para basarak da ülke büyüyeceğini zannetmektedir. (7) Yine bunun neden imkansız olduğunu bir örnekle açıklayalım. Düşünelim ki, bir ülkenin ekonomisi sadece 1 koca ekmekten oluşuyor. Ve bu ekmeğin karşılığı da tam 1YTL’lik banknot. Diyelim ki, devlet 1 YTL’lik daha banknot basma kararı aldı. Şimdi bu durumda, ekmek büyüdü mü? Hayır. Sadece artık bir elimizde 1 ekmek ve karşılığında diğer elimizde 2 YTL’lik banknot. Yani artık 1 ekmek 2 YTL. Yani, eskiden 1 YTLye 1 ekmek alabiliyorken, şimdi 1 ekmeği artık 2YTL’ye alabiliyoruz. Yani, paramızın alım gücü azaldı ama ekonomideki toplam değer değişmedi. Aynı durum, günümüzün bir ekmekten çok daha komplike bir yapıya sahip olan tüm devlet ekonomileri için de geçerli. Devletler para basarak, sadece paranın alım gücünü düşürür, yaratılan ekonomik değer dolayısıyla gayrı safi milli hasıla yine aynı kalır. Devlet’in elinde para basma yetkisi ile bizim ürettiğimiz değerler sonucu elde ettiğimiz birikimlerin değerini düşürmeye ne hakkı olabilir? Bu sorudan dolayıdır ki, liberaller devletin para basma yetkisine karşı çıkar ve para sisteminin de piyasa sürecine bırakılması gerektiğini düşünürler.
Sonuç: Sonuç olarak, devletin sınırlandırılmadığı bir ekonomide, serbest piyasanın iki temel koşulunun ilga edilmemesi bir mucize bile değildir; bu iki koşul, refah devletlerinde mutlak surette tecavüze uğrar. 2008 krizinin de, ABD hantal devletinin politikaları sonucunda ortaya çıktığını, 3H Hareketinde onlarca kez dile getirdik.Ve şimdi, bir sonraki yazıda, bahsettiğimiz serbest piyasayı serbest piyasa yapan bu 3 temel ilkenin; kriz öncesi ve kriz sonrası, hangi politikalarla nasıl harap ve bitap düştüğünü gözler önüne sereceğiz.
Dipnotlar: 4- X olarak verdiğimiz rakam, basit bir binek aile otomobili için 15.000-20.000 TL arasında değişmektedir. Otomotivden alına toplam vergi oranları için: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9091384&yazarid=147 5- Devlet Planlama Teşkilatı, 2008 SGK açığının 29 milyar TL olacağını öngörmüş.. http://www.tumgazeteler.com/?a=2325424 6- Basitleştirilmiş bir hesapla, 30 milyarlık bir açığın; nasıl 100.000 kişinin ekmeğine mani olduğunu açıklayalım. Sermaye- Milli Hasıla katsayısı denilen bir olgu vardır. Ekonomide bir birim gelir elde edebilmek için ne kadar yatırım yapılması gerektiğini gösteren bir katsayıdır. Mesela, bir ülkenin sermaye Milli Hasıla katsayısı 2 ise, 1 lira gelir elde etmek için 2 liralık yatırım yapmak gerekirmiş. Orhan Karaca, 1968-2005 arası dataları kullanarak, bu rakamın Türkiye için 4.5 olduğunu hesaplamış. Yalnız, ben son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmeler ve Türkiye’de verimlilik artışlarına dayanarak, bu rasyoyu 4 diye düzelttim. Böylelikle, SGK’dan 30 milyarlık açığımız olmasaydı da, biz bu tasarrufu yatırım amacıyla kullanmış olsaydık, 2008’te 7.5 milyarlık gelir elde ederdik. Bu da yaklaşık, milli gelirin %0.8 (binde 8) ine denk geliyor. Milli gelirdeki büyümenin istihdama etkisini ise, 2003-2006 arasındaki milli gelir-istihdam rakamlarına bakarak bulmaya çalıştım. Buna göre, 2003-2006 arası milli gelirdeki %10’luk bir artış, tarım dışı istihdamı %6.3 arttırıyor (istihdam-milli gelir esnekliği: 0.63). Bu da, SGK açığını kapatmamızla doğan %0.8’lik gelir artışından %0.5 (binde 5) lik bir tarım dışı istihdam yaratabildiğimizi gösteriyor. Niceliksel olarak, 30 Milyarlık açığı kapatınca, tarım dışı sektörde 80.000 kişiye iş sağlıyabiliyoruz. Tarım’ı da işin içine kattık mı, bu rakam net 100.000 e ulaşır. (ki bu rakam, en muhafazakar tahminlerle) Tabi, bu 30 milyarı TL’yi, direkt hiç bir iş yapmayacak bankamatik memurlarını kamu kuruluşlarında istihdam ederek harcayacak olsak, ayda ortalama 1000 TL maaştan, 2.5 milyon kişiyi istihdam edebiliyoruz.. Tabi, sürdürülebilir ve ekonomiyi verimli kılan bir politika olmadığı apaçık.. 7- Ben çocukken, babama “devlet neden para basıp, herkese dağıtmıyor? Böylelikle hepimiz zengin oluruz” diye sorardım. Günümüz mainstream ekonomistlerinin, benim ilk okuldaki çözüm önerilerini ciddi reçete olarak önümüze sürmesi, ekonomi biliminin keynes önderliğinde geldiği nokta açısından oldukça dikkat çekici.. |
|
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 25 Mayıs 2009 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

