Toplumsal Cinsiyete Bakış Açıları Yazdır E-posta
Yazar Efe Baştürk   
Cumartesi, 23 Mayıs 2009

http://www.statistics.gov.uk/focuson/gender/images/gender.gifİşlevselci Yaklaşımlar

İşlevselci teori bugün hala ailenin konumu konusunda modernizm öncesi döneme gönderme yapmaktadır. Bilhassa ailenin toplumsal rolüne atıfta bulunan bu teorik yaklaşım, eşlerin aile ortamındaki rollerini ailenin içsel dengesinden veya toplumdan özerk bir biçimde almadığına inanır. Bu inanç yaygın biçimde kadın erkek arasındaki sosyal farklılıkları olağan hatta toplumsallaşmanın devamı açısından yararlı görmektedir.

İşlevselciliğin en önemli tarafı, bir toplum içerisinde yer alan farklı grupları bir arada ele alma ve her birini hem diğerleriyle hem de bütünün(toplumun) kendisiyle bir arada değerlendirme metodolojisini benimsemesidir. Buna göre toplumu oluşturan her parçalı yapı ancak diğerleriyle bir arada değerlendirildiğinde anlaşılabilir hale getirilebilir.

Örneğin bir toplumda dine bağlı yapılanmaları incelemek isteyen bir araştırmacının yapması gereken şey, eğitim, hukuk, ticari sözleşmeye bağlı ortaklıklar, aile, siyaset gibi değer-kurumların toplum içerisindeki yerini ve konumunu inceleme altına almasıdır. Toplumdaki bireylerin ve grupların davranışı kendi içlerinde değerlendirilemezler ancak diğer yapıların da bu eylemlere etkisiyle anlamlı bir bütün halinde değerlendirilebilir. Örneğin Türkiye’de dinin gelişimini araştırmak isteyen birisi, devlet mekanizmasının biçiminden, eğitim alanına kadar pek çok şeye bakmalıdır. Din, makro düzeylerden mikro düzeylere kadar geniş bir perspektifte etkilenerek biçimlenir böylece toplumun her katmanından ve yapısından izler taşır.

Cinsiyetin toplumsallaşması olgusunda işlevselciliğin en önemli boyutu, aileyi, toplumsal bir yapı olarak ele alarak eşlere sosyal görevler yüklemesidir. Aile, çocuğun yetiştirildiği ve çocuğun “ilk toplumsallaşma” yı yaşadığı alan olması itibariyle mahremiyet olarak düşünülmez. Aile, ne kadar mahremiyet çizgisinde ele alınırsa, o kadar toplumdan ve toplumsallıktan uzak bir yer haline gelir ve aile bireyleri, bilhassa çocuk(lar) topluma ve onun kurumları ile değerlerine yabancılaşırlar. Ancak işlevselciliğin karşı çıktığı mahremiyet fikri ne Marksist mülkiyet bağlamında ne de Platoncu evlilik düzenlemesi olarak algılanmamalıdır. İşlevselciler, kadının erkeğe erkeğin de kadına ait olduğu ve cinsel ve duygusal açıdan onların birbirilerine karşı sorumlu olduğu fikrine sadıktırlar. İşlevselciliğin karşı çıktığı mahremiyet fikri, ailenin çocuğun toplumsallaşmasına engel oluşturacak derecede içe kapanmacı bir değerler kümesine sahip olmasıdır. Çocuk ailede büyüyecektir ancak ileride toplumsal bir role sahip olacağından ötürü toplumsal ilişkileri etkileyecek düzeye gelecektir. Toplumsal ilişkilerin ve yapıların devamı açısından işlevselciler çocukların aileleri tarafından toplumsallaştırılması gerektiği fikrini sahiplenirler.

İşlevselciliğin bir diğer önemli boyutunu, işlevselcilerin, biyolojik farklılıkların sosyal planda azaltılmaması gerektiği fikri üzerine yoğunlaşmaları oluşturur. Onlara göre, “doğal farklılıklar” sayesinde aile temelinde istikrarlı bir ilişki kurulması mümkündür. Bu doğal farklılıkları azaltma yoluna gidildiği takdirde, evlilik de kendi doğal çizgisinden sapma gösterecek ve ilk toplumsallaşmanın yaşandığı aile ortamında görülen istikrarsızlık ve bozukluk, haliyle tüm toplumsal yapılar ve kurumlar üzerinde etkili olacaktır. önemli işlevselci sosyologlardan Talcott Parsons, aile kurumunun temelinde doğal farklılıkların korunması olgusu yatmaktadır. Aile, biyolojik farklılıkların en bariz görüldüğü yer olarak da çocuğun, kendi cinsiyetinden kaynaklanan özelliklerinin ve sorumluluklarının bilincine varması bakımından çok önemli bir rol üstlenmektedir. Anne olan kadının duygulanımsal rol üstlenerek çocuklarla ev içerisinde duygusal ağırlıklı bir ilişki kurması ile çocukların duygusal zekaları ve vicdanları gelişecektir. Bu sayede topluma kazandırılan çocuklar, toplumun diğer bireylerine karşı acıma, merhamet, sevgi gibi hisleri göstererek onlarla kaynaşarak bütün oluşturabilecektir. Baba olan erkek ise, hayatın zorluklarını çocuklarına anlatarak onları bilinçli bireyler haline getirmekle yükümlüdürler. Bu yönüyle kadın erkek arasındaki her farklılığın tüm alanlarda ortaya konulması işlevselciler açısından gerekli görülmektedir.

Feminist Yaklaşımlar

Bugün sosyal bilimlerde kuramsal düzeyde tek bir feminist bakış açısından bahsetmek mümkün değildir. Kadın erkek eşitsizliklerinin yarattığı çeşitli sorunların ortadan kaldırılması için kamusal düzeyde yeni bir uzlaşı mekanizmasının – genel anlamda siyaset kurumunun – harekete geçirilerek konsensüs etrafında yeni çözümlemeler yapılması gerektiği fikrine daha çok odaklanan liberal feminist hareket, kadın erkek arasındaki farklılıkları ortadan kaldırma amacını gütmez, onun yerine bu farklılığın yarattığı sorunları yeni bir uzlaşı anlayışı ile yasal yollardan çözmeye çalışır. Bu nedenle liberal feministler eşit vatandaşlığa dayalı ve her tür ayrımcılıktan soyutlanmış hukuk devletine sıklıkla vurgu yaparlar.

Uzun yıllardır modernizmin de etkisiyle siyaset ve ekonomik dünyanın iç içe geçtiği kapitalist sistemde Marksist yaklaşımlar hatırı sayılır ölçüde feminist hareket üzerinde popüler olmuşlardır. Sanayi devriminin ardından erkeğin para kazanan aktör haline gelmesi ve toplumsal ilişki düzeninde “kısmi” ataerkilliğin devam etmesinden dolayı kadının salt ev işleriyle uğraşan bir varlık olması ile kadın, erkeğe bağlı olmuştur. Bu bağlılığın ekonomik araçlar, kültürel alışkanlıklar ve mahremiyetin kabulleriyle birlikte yarattığı genel sonuç, kadının erkeğin mülkiyeti altında olan bir araç olarak ortaya çıkması olgusudur. Marksist feminizmin çıkış noktası tam da budur. Ayrıca, ev işleriyle uğraşan kadınların “bedava” çalıştığını ve erkekler tarafından emeklerinin sömürüldüğünü öne süren Engels, kapitalizm ile kadınların bağlı tükticiler haline geldiğini öne sürerek, tüketim dünyasında yer alabilmeleri için ekonomik olarak bağlı oldukları erkeklere hizmet etmeleri gereken insanlar haline getirildiklerini savunmuştur. Kısaca Marksist feministler aile ilişkilerine ve cinsiyetin toplumsallaşması olgusuna bir mülkiyet ilişkisi olarak bakarlar ve kapitalizmin yarattığı iktisadi ve sosyolojik faktörler ışığı altında toplumsal cinsiyeti incelerler.

Marksist feminist hareketin bir adım ötesini Radikal(Köktenci) Feminizm oluşturur. Bu hareketin doğasında göze çarpan ilk şey, Radikallerin, tıpkı Marksistler gibi konuyu mülkiyet bağlamında ele almalarıdır ancak konuyu iktisadi bir olgu olmanın yanında psikolojik-biyolojik-kültürel açıdan da tanımlama çabası içine girmeleridir. Radikaller, toplumun geneli itibariyle erkek egemenliği üzerine oturtulduğunu savunarak kadınların erkeğe hizmet etmekle görevlendirilen ve onların sömürüsüne açık olan varlıklar olarak görüldüğü fikrini savunurlar. Radikaller, kadınların erkekler tarafından cinsel obje haline getirildiğini savunarak kadınların günden güne erkeğin arzuları istikametinde nesneleştirildiklerini öne sürerler. Bunun arkasında yatan neden olarak ise, yine kültürel alışkanlıklar ve toplumsal ilişki yapılarının elverişliliği olduğu savını paylaşırlar. Radikaller, kadın dergileriyle kadınların toplum içerisindeki konumunu aşağı seviyeye düşürdüğünü öne sürer ve bu gibi olguların çoğalması ile kadınların kişisel mahremiyetlerinin ellerinden alındığına işaret ederek, giderek kendilerine ait olmaktan çıkarak erkeklerin hizmetinde olmaları beklenen insanlar haline gelmektedirler.

Radikal Feminizm metodolojik olarak Marksist öğeler taşısa da konuyu çok geniş perspektiften ele alır. Örneğin Marksizmin öngördüğü komünist sistemde de aynı olguların devam edebileceği görüşünü paylaşan radikaller, komünist aşamanın da kendilerine yardımcı olamayacağını söylerler.

Postmodern Yaklaşımlar Altında Toplumsal Cinsiyet

Toplumun giderek eski alışkanlıklardan çıktığı ve yeni hayat tarzları ile yeni kalıpların yaşanmaya başladığı postmodern çağda cinsiyetin toplumsallaşması da farklı görüngüler ile cereyan ediyor.

Eskiden kadın erkek arasındaki ilişki ailesel kalıplardan çıkmış ve giderek bireysel bağlamda romantik aşk ve kişisel cazibe olgularıyla anılmaya başlamıştı. Modernizmin yarattığı birey düşüncesi ile cinsiyetin toplumsal hale gelişinde mahremiyet fikri ortaya çıkmıştı. Yeni çağda ise bambaşka bir cinsiyet hali ortaya çıkmıştır: plastik cinselliğin meydana gelişi. İlk defa İngiliz sosyolog Anthony Giddens tarafından ortaya konulan bu olgu, eskiden ailenin belirlenmişliği altında yaşanan evlilik ilişkilerinin modernizmle beraber boyut atlayarak bireysellik etrafında yeniden kümelenmesiyle cinsiyetin fiziksel olarak kişinin kendisine ait olduğu fikri üzerinde durmuştur. Ancak cinsiyetin toplumsallaşması bugün modernizmin de kalıplarından giderek soyutlanmaktadır. Tıp biliminde ortaya konan çeşitli gelişmeler ile cinsiyet, hem pre-modern hem de modern zamanlardan farklı bir hal almaktadır. Bu dönemin en büyük özelliği, cinsiyet gibi belirlenmiş özelliklerin yapısal(kalıcı) olmadığı fikri üzerine kurulu olmasıdır. Estetik ameliyatlarının yaygınlaşması ile kadın ve erkekler bireyselliğe yeni bir yaklaşım getirmişlerdir. Artık küreselleşmenin de etkisiyle, küresel çapta yaratılan yeni modeller etrafında kümelenen cinsiyet tabuları ortaya çıkmaktadır. Farklı toplumlardaki kadın erkek modelleri artık diğer toplumlara küreselleşme ile bir görüntü olarak ihraç edilebiliyor. Kadın ve erkek, artık kendilerini yeni modellere göre değiştirebilmekte ve fiziksel-biyolojik belirlenmişliklerinden sıyrılabiliyorlar. Bunun yarattığı en enteresan sonuçlardan bir tanesi, yine Giddens’ın ortaya koyduğu şekliyle, özellikle gebelik testlerinin ve gebelik önleyici tıbbi gelişmelerin yaratılması ile artık kadınlar, eskiye nazaran daha özgüven ve rahatlıkla toplumsal alanda cinsiyetlerini ortaya koyabiliyorlar.

Giddens’ın teorisinin ardından onunla mantıksal bir bağ kuracak biçimde Ulrich Beck ve Elizabeth Beck’in “Aşkın Olağan Kaosu” adlı teorileri sosyal bilimler alanına giriş yaptı. Beck çifti, Giddens’tan etkilenerek hem de ona destekte bulunarak yeni bir bakış açısı getirdiler. Bu yeni bakış açısı, bireyselliğin modern zamanlardan daha farklı bir hale bürünerek yeni bir tarz yakaladığına ilişkindir. Beck çifti, eskiden toplumsal kalıplar ve belirlenmişliklerin artı kotradan kalktığına ve kişilerin sahip oldukları değer kümelerini geçmişten değil, bugün yaratılan ve hızla yayılan postmodern kimliklerden aldıklarını öne sürerler. Artık ilişkiler, bilhassa kadınların özgürlük seviyelerinin de artışıyla, geleneksel değer kalıplarından çıkıp gönüllülük esasına göre düzenlenmektedir. Bir diğer önemli boyut, ilişkilerin artık mahremiyete dair konular üzerinden değil, çok farklı meseleler etrafında oluşturulmasıdır. Örneğin siyasi tercihler, edebiyata bakış açısı, müzik sevgisi, vs. gibi unsurlar bireylerin ilişki seçimlerinde ön plana çıkmaktadır.

Bunun en önemli nedeni olarak ortaya şu sonucu çıkartmak mümkün: bireyselliğin yükselmesi ve toplum içerisinde ortaya konan ilişki düzenlerinin geleneksel belirlenmişliklerin etkisinden sıyrılarak bugüne dair özerk tercihlerden oluşması. İnsanlar, artık ailelerinin veya geleneksel yapılarının üyeleri olmaktan çıkıyor ve giderek daha kozmopolit bir kimlik kazanıyorlar. Bu yeni kimlik oluşumu sürecinde bireylerin tercihleri de geleneklerine göre daha fazla özerk bir hal alıyor.

Beck çiftinin teorisi zincirleme olarak bir başka sosyolog, Zygmunt Bauman’a ilham oluşturdu ve Bauman’ın, hem Giddens’ın teorisini hem de Beck çiftinin teorisini bir paydada buluşturmasına yardımcı oldu. Bauman, 2003 yılında ortaya attığı “Akışkan Sevgi” tipolojisiyle insan ilişkilerinin giderek bireyselleştiğini ancak buna mukabil giderek dayanıksızlaştığını öne sürdü. “İnsanlar…” diyor Bauman, “giderek daha gevşek ilişki kalıplarıyla çevreleniyor. Gevşekliğin sebebini ise…modern toplumun içerdiği değişimde aramak lazımdır”.

Bauman, bu tipolojisiyle esas itibariyle, insanların giderek bireyselleştiklerini öne sürerken giderek yalnızlaştıklarından ötürü de güvensizlik hissine kapıldıklarını söyler. Bauman’a göre yaşadığımız yüzyılda bireyselliğe ve özerkliğe daha fazla ihtiyaç ve istek duyarız ancak bir yandan da tıpkı bizim gibi isteklere sahip olan diğer bireylerin özerk kalma isteklerinden güvensizlik duyarız ve onların bizimle sağlam bağlara sahip olmadıklarını görünce telaşa düşerek, eşlerimizle daha sağlam bağlar kurma yoluna gideriz. Bir yandan gevşek kalıplara olanak sağlayan özerkliğe duyulan ihtiyaç, öte yandan bu gevşekliği önleme ihtiyacının yarattığı sağlam bağlar kurma ihtiyacı.

Bauman, bu söyledikleriyle postmodern zamanda ilişkilerin dikotomik bir yapıya büründüğünü göstermektedir diyebiliriz. Öte yandan Bauman’ın ortaya koyduğu bu dikotomik yapı ve ikircikli hal, bireyselleşmenin yükseldiği dünyada ilişkilerin giderek referans noktalarından çıkarak, bireyselliğin doğasına özgü kişisel tatmin ve dönemsel ihtiyaçların karşılanmasına dönük bir olgu olarak ortaya çıktığını göstermesi bakımından önemlidir. Eskiden ilişkiyi bir arada tutan yapı aile beklentileri ve tercihleriyken, modernizmle beraber bireyselliğin yükselişi ile romantik aşk ve kişisel cazibe unsurları ile mahremiyete dönük bir hal almıştır. Ancak modern zamanlarda kapitalist üretim sürecinin toplumsal alanda giderek etkin olmasıyla beraber özerklik bir yandan artarken, kadın erkek bireyselliği aynı oranda yükselmemiştir. Erkeğin evin dışında sürekli para peşinde koşan birisi olması, kadının da hem ataerkillikten henüz çıkamamış olması hem de ağır sanayi koşullarına ayak uyduramayacak olması sebebiyle salt ev işleriyle meşgul kalması, kadın erkek arasında henüz tam bireyselliğin oluşmadığını göstermiştir. Ancak, Giddens’ın ortaya koyduğu gibi plastik cinselliğin ortaya çıkışı ve kadınların eskiye nazaran daha özgüven sahibi bireyler olarak ortaya çıkması, yeni bir bireyselleşmeyi mümkün kılmıştır.

Burada bir parantez açarak, bilhassa kadınların modernliğin ilk zamanlarında sahip oldukları özgürlükten daha ileri bir noktaya gittiklerini ve iktisadi-toplumsal hayata katılım noktasında bugün çok daha fazla şans ve imkana sahip olduklarını söylemem gerekmektedir. Modernliğin ilk zamanlarında ağır sanayi koşulları ile nitelendirilen kapitalist sistemde kadınların yer bulması mümkün değildi. Ancak giderek toplumsal hayata inen ve çok merkezli bir hal alan bu toplumsal yapı, yeni işbölümü alanları yarattı. Bu yeni işbölümü alanları sırf kadınlara özgü olmaları sebebiyle hayli enteresanlık taşıyordu. Kadının cinsel güzelliğinin ve erkekten daha nazik oluşunun keşfedilmesiyle birlikte (kadın, kendi cinsiyetini ilk keşfedendir, ancak onun keşfinin ardından toplumsal bir keşif aşaması da ortaya çıkmıştır) kadınlar iktisadi hayatta örneğin mankenlik gibi mesleklere sahip olmuşlardır. Diğer yandan salt cinsiyetin sergilenmesi açısından değil, cinsiyetin tam olarak fiziksel değil ama kesinlikle obje niteliğinden soyutlanmış yeni iş kolları da ortaya çıkmıştır. Örneğin hosteslik, sekreterlik, hatta yakın zamandan itibaren erkeklere kıyasla daha artan şekilde halkla ilişkiler, yine erkeklere oranla artan şekilde sunuculuk gibi meslekler giderek kadınlara özgü hale gelmektedir. Kadınlara açılan yeni işbölümü olgusu ile kadının özerkleşmesinin ekonomik ayağı da olduğu bu nedenle unutulmamalıdır.

Dolayısıyla, modernliği yavaş yavaş geride bırakarak toplumsal cinsiyetin yeniden toplumsallaşarak cinsiyetlerin daha fazla özerk kılındığı postmodern çağda ortaya çıkan en önemli olgu, cinsel kimliğin biyolojik olgudan gittikçe uzaklaşarak toplumsal açıdan ifade edilmeye başlanmasıdır. Bunun yanında cinsiyet kimlikleri artık geleneksel kabullerden de sıyrılmaya başlayarak deneyimlerin ve özerkliğin egemenliğine girmeye başlamıştır. Meta-anlatılardan ziyade ve evrensel bir “kadın” – ya da ona göre daha istisnai kalacak şekilde “erkek” – söyleminden ziyade farklı anlatıların ve farklı deneyimlere sahip yeni kabullerin ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Toplumda ortaya çıkan ve etkisi giderek artan yeni işbölümü anlayışı ile kadın artık cinsel bir obje olarak değil, ekonomik bir aktör olarak değerlendirilmeye alınmaktadır. Bu nedenle kadının kazandığı özerklik olgusu, bilhassa çalışan kadınları çok farklı bir noktaya taşıyarak diğer kadınlardan – özellikle halen ataerkil ilişki yapısı içerisinde kalan – ayrı bir noktaya taşımıştır. Şüphe yok ki kadınların dünyasında artık bir çoğulculuk hakimdir.

Ancak bu çoğulculuk yalnızca retorik düzeyde kalan bir olgudur. Çünkü, toplumsal ilişkiler hala erkek egemenliği altında “eril” değerler üzerinden yürütülmektedir ve kadınların işbölümü neticesinde sosyal-ekonomik hayata daha çok katılımları, toplumsal hayattaki ilişkilerin doğasında herhangi bir değişim yaratmaz. Kadınların, sosyal hayatta daha fazla yer almaları ile toplumsal cinsiyet meselesi ve onun yarattığı eşitsizlik çözümlenebilir olmaktan uzaktır. Bu nedenle toplumsal cinsiyeti eşitsizlik ve sosyal hayatta belirleyici role sahip olma olgularından tartışacaksak, iktidar olgusundan bağımsız bir kavramsal çerçeve getiremeyiz. Aksi takdirde, toplumsal cinsiyetin farklı yaklaşımlarda dinamik biçimde toplumsallaşmasının sebeplerini yeterince izah edemeyiz. 
Son Güncelleme ( Cumartesi, 23 Mayıs 2009 )
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >
design by macroajans